“İnsanın, yalnız Allah’a ihtiyacı var.” L.Wittgenstein  

Modernlik, kadim tarihten, bilme tarzındaki farklılaşmayla başlayan bir sapmadır. Kopernik’ten itibaren, matematik diliyle ifade edilen bir dünya algısı şekillenir ki Kepler, bunu şöyle anlatır; “nasıl göz, renkleri görmek için, kulak, sesleri duymak içinse, akıl da niceliği anlamak içindir”. Bacon’un varoluş üzerinde düşünmenin boş bir çaba olduğunu söylemesi de, bu algıdaki anlamsal boşluğa işaret eder. Matematik diliyle ifade edilebilen bir dünya aynı zamanda Tanrı’ya ihtiyacın olmadığı veya  ‘işlevsiz’ olduğu bir dünyadır. Oysa kadim dünya, ‘Tanrı-insan-tabiat’  arasında fikri bir bağlantının kurulabildiği ve yaradılıştaki kudret ve ahengin tefekkür edilebildiği bir yerdi.**

Bacon’un bilimde yaptığını, Descartes, düşüncede yapar. Onun bütün bildiklerinden şüphe etmesi de, Bacon’un söyledikleriyle aynı kapıya çıkar. Medeniyet idealinin gerçekleşmesinde geliştirici bir faktör olarak kalması gereken bilimin, kutsallık mevkiine çıkmasından sonra, akılda, her türlü bağlılıktan uzak, yegâne belirleyici olduğu bir zirveye tırmanır.*** “Düşünüyorum o halde varım” noktasında; ruhla beden, madde ile şuur, özne ile varlık kesin olarak birbirinden ayrılır. Fakat Descartes, nasıl olupta ruhla bedenin bir arada bulunabildiğini açıklamakta yetersizdir. Yine benzeri çoğaltılabilecek örneklerden biri olarak, her çiçeğin farklı farklı kokması ile bu kokuları ayrı ayrı fark eden bir koku alma duyusunu bir bütün halinde anlama imkânı kaybolmuştur. Modern haritada Tanrı’ya çıkan bütün yollar kapalıdır. Her biri parçalanmış bir gerçeklikten yola çıkan ideolojilerde, bu modern inanca dayanır. Maddecilere göre sadece madde, idealistlere göre ise sadece bilinç gerçektir. Descartes rasyonalizmi, uygulamadaki doruk noktasına Fransa’da ulaşır ve devrimle beraber Katolikliğin yerine getirilmek istenen ‘akıl dini’, eğitim politikalarında da yer bulur.

Bütün bu gidişata karşı en etkili başkaldırı yine içerden, Nietzsche’den gelir. O “Tanrı öldü.“ derken, hayatın bütün canlılığını kaybettiğini anlatır ve “Görünen o ki insan Kopernik’ten bu yana yokuş aşağı gidiyor. Nereye? Hiçliğe mi? “diye yakınır. Düşüncesini, canlı bir hayatın devamlılığı üzerine kuran Nietzsche, akla ve bilime aşırı inanmayla bu hale düşüldüğünü iddia eder. Farklı bir akıl ve bilim teklif etmemekle de aslında kendi zindanını inşa etmiş olur. ”Böyle Buyurdu Zerdüşt “, onun için biraz hava almak için dışarı çıkıp dönmektir sadece. Modern macera bir trajedi ise -ki öyledir, Nietzsche’de bu trajedinin ete kemiğe bürünmüş halidir sanki. Modern insanda, bir dinin pratiklerine uymak yerine, eklektik din veya spritüal arayışlarla zindanda vakit geçiriyor gibidir.

Modern bilme tarzı, Einstein ’in, “Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir.” diye tarif ettiği bir duvara çarpsa da olan olmuş, hakikat algısı derin bir sarsıntıya uğramıştır. Diğer taraftan, hesabiliğin; ahlakı, adaleti ve merhametinin olmadığı gerçeği veya başka bir ifadeyle niceliğin egemenliği, (mesela maddi verimliliğin, iktisadi hayatın tek ölçüsü olması gibi) her alanda devam etmektedir. Birçok batılı aydın derdin ne olduğunda hem fikirdir. Edgar Morin,‘Yolumuzu Değiştirelim’ adlı kitabında ”Baskın tekno-ekonomik düşünce tarzı hesaplamayı insani gerçeklikleri tanımak bakımından ayrıcalıklı yöntem sayıyor (büyüme oranı, GSYH, anketler vs.),oysa acı ve sevinç mutsuzluk ve mutluluk, sevgi ve nefret hesaba gelmiyor.” derken doğru bir tespit yapıyor. Ne var ki ilaç olarak söylediği  ”Medeniyet politikası medeniyetimizin olumlu özelliklerini geliştirirken artan olumsuz özelliklerine karşı durarak icra edilmelidir” sözleri, eğer modern düşüncenin bugününü yansıtma yeterliliğine sahipse Nietzsche’den bu yana hiçbir şeyin değişmediğini gösterir. Ayrıca Morin’in dile getirdiği ‘insani dünyasallaşmanın, esas olarak dünyasallaşmanın ‘insani olmayana’ dayanması dolayısıyla, tıpkı ideolojiler gibi,  boş bir fikir olarak kalacağı o kadar açıktır ki, dahası bu tür fikirlerin devam edip gideceğini tahmin etmek de zor değildir.

Modern tecrübenin ,‘Tanrı-insan-tabiat’ arasındaki bağlantıyı koparmakla, deyim yerindeyse, hayata hayat veren damarları da kopardığı ve bir anlam buhranına yol açtığı çarpıcı bir gerçek. Bu tecrübe, niteliğin/hasbiliğin egemenliğini gerçekleştirememiş bir yağmacı kültürün, elde ettiği iktisadi güç ve dünyevi bir bilme / düşünme tarzıyla, bütün hedeflerinde zıt neticelere ulaşmasını ifade eder.****

Manevi anlamda, çölde başıboş dolaşmaktan bir farkı olmayan modern hayat, hal diliyle, gerçek medeniyetin varoluş bilinci etrafında kurulabileceğini, bu olmadığında insani hedeflere de ulaşılamayacağını söyler. Batı kültürü, eğer düşünme körlüğünü tedavi edebilirse, niteliğin / hasbiliğin ne olduğunu, hep sömürüp aşağıladığı, ‘ötekinin tarihi’nde görebilir.

Kadim tecrübenin gösterdiği bir gerçektir ki, niteliğin egemenliği vahyin rüzgârıyla dalgalanır. İyiye/doğruya ve güzele samimiyetle bağlı bir toplumun, hayatı bir bütün olarak kavrayacak bir bilme ve düşünme tarzıyla, insanlığın, ‘dünya varmış ‘diyeceği bir hayat tarzının mümkün olduğunu gösterme imkânı hep vardı zaten. Bunu gerçekleştirecek olan kültür de,  hiç şüphe yok ki “Ey Allah’ım beni senden ayırma” diyen bir kültürdür.

Mustafa KENARLI

Yararlanılan Kaynaklar:

1) Dünya’nın Sonbaharı, Âdem İnce, Dr.

2)Bilim Susunca, Alper Bilgili, Dr.

3)Din ve Sekülerleşme Ramazan Altıntaş, Prof. Dr.

4)Modern Düşüncenin Felsefi Temelleri, Tuncay İmamoğlu, Prof.Dr.

5)Üç Tanrı Anlayışı, Ergun Yıldırım, Prof.Dr

6)Batının Sekülerleşme Süreci, Çağrı Taşgetiren, Dr.

7)”Ben Böyle Düşünüyorum Demekle Olmuyor!” Alev Alatlı

8)Yolumuzu Değiştirelim, Edgar Morin

Dipnotlar:

*Eşrefoğlu Rumi Hz.nin münacatı.

**Aydınlanma düşünürleri, nicel sınırlar içinde kalan bir akıl ve nesnel bir bilgi türüyle, mükemmel bir insan ve toplum hayali kuruyorlardı. Bu şekilde ancak mükemmel bir makine yapılabilir ama o makineyi yapan insanın mükemmel olması ne kadar mümkündür!   Makul olmaktan bu kadar uzaklaşmanın açıklanabilir sebepleri Avrupa ortaçağında görülebilir. Yalnızca hayvanlar hakkında açılan davalar ve yargılamalar bile örnek olarak yeterli olabilir!

***Bilimin kutsal kitap seviyesine çıkması ve aklın peygamber rolünü oynaması gibi ilginç benzerlikler kurulabilir. Keza kadim zamanlarda kutsal kitapların tahrif edilmesiyle bilimin yanlış kullanılması arasında da ilginç benzerlikler vardır. Sosyal ve siyasi güçlerin bilim üzerindeki etkileri ile ilgili birçok örnek bulunabilir. Batıda bilim felsefesi alanında, P. Feyerabend’in ‘Bilim Kilisesi ‘ ve T. Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı ‘gibi başyapıtların olduğu bir gelenek devam ediyor.

****”Kapitalizmin ortaya çıkışında Rönesans sıkça işaret edilen bir dönemdir. Bu dönem Avrupa’nın Amerika kıtasının zenginliklerini kıtaya taşıdığı ve bu zenginlikler sayesinde Uzakdoğu ile ticaret hacmini genişlettiği dönemdir. Bu dönemi işaret edenler arasında Immanuel Wallerstein, Werner Sombart ve Karl Marx gibi isimler dikkat çeker.”(Medeniyet Endüstrisi, Abdullah Metin, Dr.)

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Sabahın ilk ışığında
Bir gül açar,
Kırılgan yapraklarında
Bir ömürlük sevgi saklıdır.

*

Cennetten bir amber
Senin kokun anne.
En güvenli sığınağım
Senin kucağın anne.

*

Nasır tutmuş avuçlarında
Zaman yoğrulur,
Hayatın en ağır yükü
Sevginle şekillenir.

Umudu taşırsın
Hep yüreğime.

*

Yorgunluğun gizlenir
Derin bakan gözlerinde.
Bakışlarında bir deniz var,
Dalga dalga büyür şefkatin,
Besler yüreğimi.

*

Her sözün

Anlam katar anlarıma,
Her dokunuşun,

İnşa eder ruhumu anne.

*

Dünyamı ayakta tutan
Görünmez bir köprü
Senin o sevgin,
Yüreğimin kalesi.

*

 

Her damla gözyaşın
Karanlıkta parlayan inci tanesi.
Acı görmesin bu dünyada
O çilekeş başın.

*

Sensin baharımın
En nadide çiçeği,
Köklerin toprağa,
Dalların gökyüzüne uzanır.

*

Her çiçek senin adınla açar,
Umutlarım seninle yeşerir,
Yarınlarım sevginle güçlenir.
Sevgin yarınlarımın tohumudur,
Işığın aydınlatır karanlığımı.

*

Bugüne “Anneler Günü” derler,
Ama bir gün olamaz senin günün.
Her günüm senin anne,
Her nefeste teşekkürüm,
Her adımda minnetim gizlidir.

*

Sonsuz bir yerin var
Kalbimin en derin yerinde…
Sen varsın anne.

*

06.05.2026 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Kültür Bakanlığı Halk Şairi

 

https://www.youtube.com/shorts/SVJhFm7WCoM

https://edebiyatevi.com/yazi/324455/anne

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


     Ermenekli yazarlarımızdan Emekli Öğretmen, Kültür Bakanlığı Halk Şairi Durmuş Ali ÖZBEK, yazdığı kitaplara “KELOĞLAN MASALLARI –Meslekler” adlı kitabını da ekleyen Özbek, kitabın sunuş yazısında;

“Türk masal geleneğinin sevilen kahramanı Keloğlan, zekâsı, saflığı ve çalışkanlığıyla nesiller boyunca çocuklara yol gösteren bir bilge dost gibidir. Kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren maceralarıyla hayatın içinden önemli dersler sunar.

“Keloğlan Masalları – Meslekler” adlı bu eser, Keloğlan’ın farklı meslekler içindeki serüvenleri aracılığıyla çalışmanın değeri, emek, sorumluluk ve dürüstlük gibi temel insani değerleri masalların eğlenceli diliyle çocuklara aktarmayı amaçlamaktadır. Geleneksel meslekleri tanıtan bu masallar, çocukların hayal dünyasını zenginleştirirken karşılaştıkları zorlukları akıl ve sabırla aşmanın önemini de vurgular.

Bu eserin, küçük okurlar için hem keyifli hem de öğretici bir başucu kitabı olmasını diliyoruz.

Keyifli okumalar…” diyor.

Özbek kitabı için;

“Hayat bazen bir çobanlık kadar sabır, bazen bir demircilik kadar emek, bazen de bir terzilik kadar incelik ister… İşte Keloğlan, bu kitapta birbirinden farklı meslekleri deneyimleyerek çalışmanın, üretmenin ve dürüstlüğün değerini keşfediyor.

Çobandan manava, berberden kayıkçıya, nalbanttan davulcuya kadar pek çok meslekle tanışacağınız bu masallarda; zekâ, azim, iyilik ve hayatın içinden dersler sizleri bekliyor.

Eğlenceli anlatımıyla güldüren, düşündüren ve öğreten bu hikâyeler, çocuklara hem geleneksel meslekleri tanıtıyor hem de hayat yolculuklarında rehberlik ediyor.

Keloğlan’ın renkli dünyasına adım atmaya hazır mısınız?” diyor.

Bizde “Keloğlan Masalları – Meslekler” kitabının okuyucusu bol olsun diyoruz.

Kitap için iletişim: Durmuş Ali ÖZBEK / watsapp: 0535 544 97 67







Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



İstanbul’un kalabalık sabah trafiğinde, gri betonlar arasında ilerlerken, her şey sıradan görünüyordu. Ahmet, her zamanki gibi işine yetişmek için acele ediyordu. Radyoda eski bir türkü çalıyordu, o da türküyü mırıldanmaya başladı.

“(Ah) Sabah ile sabah ile

Kahve gelir tabak ile

Annen seni bana vermiş

Küçük yavrum nazar ile

 

İşte böyle

Her gün böyle

Hâlimiz böyle

Uy amman amman”

 

Bir yandan küçük termos bardaktaki kahvesini yudumlarken bir yandan da arabanın göğsündeki telefonlukta takılı duran telefonuna bakmayı ihmal etmiyordu. Ama o gün, hayatında filmlerde gördüğü ama hiç yaşamadığı bir an onu bekliyordu.

Yol kenarında, eski bir otobüs durağının yanında küçük bir kalabalık toplanmıştı. Birkaç kadın, ellerini ovuşturarak birine yardım etmeye çalışıyorlardı.

Ahmet ilk başta dikkat etmedi. Şehrin telaşı içinde böyle sahneler yaygındı. Ama arabayı biraz ilerletince, göz ucuyla baktı. Ortada hamile bir kadın vardı, yüzü acıyla buruşmuş, elleri karnını tutuyordu. Sancıları o kadar şiddetliydi ki, ayakta zor duruyordu. Etrafındaki kadınlar onu teselli etmeye çalışıyorlardı, ama taksiler bir bir geçip gidiyordu, kimse durmuyordu.

Ahmet arabayı biraz daha ilerletti, ama vicdanı rahat bırakmadı. "Ne yapıyorsun sen?" diye mırıldandı kendi kendine. Dikiz aynasından geriye baktı ve kararını verdi.

Frenlere asıldı, geri vitese taktı ve kalabalığın yanına döndü. Camı indirip seslendi; "Hanımefendi, bir şey mi oldu? Hastaneye mi gitmeniz lazım?"

Kadın, adının Fatma olduğunu sonradan öğreneceği kadın, gözleri yaşlı bir şekilde başını salladı. "Doğum... Sancılarım başladı. Taksi bulamıyorum." Etrafındaki kadınlar da onayladı. "Allah rızası için yardım et abi, kadıncağız perişan." Ahmet bir an tereddüt etti. Arabasında bir yabancı, hem de hamile bir kadın... Ya bir şey olursa? Ama sonra düşündü: "Eğer ben yardım etmezsem, kim edecek?" Kapıyı açtı ve Fatma'yı arka koltuğa oturttu. "Hemen hastaneye gidelim. Dayanın lütfen." Yola çıktılar. Trafik yoğundu, kornalar çalıyordu, ama Ahmet'in kalbi daha hızlı atıyordu. Fatma arkadan inliyordu, bağırıyordu. "Ah... Dayanamıyorum!" diyordu.

Ahmet aynadan bakıp teselli etmeye çalışıyordu. "Az kaldı hanımefendi, sakin olun. Hastane yakın." Ama sancılar şiddetleniyordu. Fatma birden haykırdı: "Geliyor... Bebek geliyor!"

Ahmet'in elleri direksiyonda buz kesti. "Ne? Burada mı?" Panikle sağa çekmeyi düşündü, ama trafik izin vermiyordu. Derin bir nefes aldı, aklına ilk yardım kursundan kalan bilgiler geldi. "Sakin ol, derin nefes al. Yardım çağıracağım." Ama vakit yoktu. Fatma'nın çığlığıyla birlikte, arabanın arka koltuğunda bir bebek ağlaması duyuldu. Bir erkek bebek, minicik elleriyle hayata merhaba diyordu.

 Ahmet şok içinde durdu, ama Fatma 'Bir tane daha geliyor!' diye fısıldadı. İkizler...

Ahmet'in korkusu doruktaydı, 'Allah'ım, yardım et.' diye dua etti içinden. Arabayı yeniden sürdü, dörtlüler yanıyor, siren gibi korna çalarak hastaneye yöneldi. Yol boyunca Fatma'ya su verdi, onu rahatlatmaya çalıştı.

Sonunda hastanenin acil kapısına vardılar. Birkaç hasta bakıcısı ve hemşireler koşarak geldi. Fatma'yı sedyeye aldılar. Doğumhaneye doğru hızlı bir şekilde ilerlediler. Dakikalar içinde ikinci bebeğin de doğduğu duyuruldu. “Sağlıklı bir erkek çocuğu daha doğdu.”

Ahmet dışarıda bekledi, hâlâ elleri titriyordu. Doktorlar doğumhaneden çıkınca gülümsediler. “Anne ve bebekler gayet iyi. Senin sayende zamanında yetiştin.” dediler Ahmet’e.

Fatma'nın kocası geldi, Ahmet'e sarıldı: “Kardeşim, sen bir kahramansın. Allah senden razı olsun.” dedi. Gözleri sevinçten nemli nemliydi.

O günden sonra Ahmet, her sabah aynı yoldan geçerken o durağa bakıyordu. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, bir anlık kararın nasıl mucizeler meydana getirebileceğini düşünüyordu. Ve bu olayı her hatırlayışında gözleri yaşararak şükrediyordu: “Ey Rabbim, o gün bana o gücü verdiğin için şükürler olsun.”

Belki de her birimiz, bir yol kenarında bir mucizenin parçası olabiliriz.

Ahmet yaşanan mucizeden sonra, o sabah radyoda dinlediği Urfa türküsü dilinden düşmez oldu.

“(Ah) Çay başında yâri gördüm
Yolun kenar
ına durdum
Nazl
ı yârim gelir diye
Bir
çift cevabını sordum 

 

İşte böyle
Her g
ün böyle
H
âlimiz böyle
Uy amman amman”

 

20.12.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Eğitimci Yazar

Kültür Bakanlığı Halk Şairi




Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.




Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Antika dükkânının vitrininde, tozlu bir kadife kutuda tek bir yüzük.

Altında küçük bir kâğıt: “Satılık; Düğün yüzüğü. Bir kez takıldı.” Gümüş halka, bir anın ağırlığını taşıyordu. O sabah, Leyla nikâh masasında “Evet” demiş, gece ise hastane koridorunda vedalaşmıştı.
Aşk bir gündü, ama izi sonsuz.

(:::::::::::::::::::::::::::::SİZ DE KISA ÖYKÜNÜZÜ YAZAR MISINIZ?::::::::::::::::::::::)
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Yukarı Çağlar Köyü Eski Öğretmenlerinden Mehmet Çiçek'in baldızı Zekiye (Ağardan) vefat etti.  Cenazesi yarın (24.10.2025) Cuma Namazından sonra Konya, Selçuklu, Yazır Mezarlığına defnedilecektir. Merhumeye Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

  


Dünya sosyal tarihinde, başka hiçbir yer, Batı Avrupa kadar köklü değişikliklere sahne olmamıştı. Devrimlere ve sosyal tabakaların yer değiştirmesine varan bir hercümerç içinde, hayata ışık tutacak kaynağı, varoluşun maddi tarafında arayan bir akıl hâkimiyet kurmuştu. Geçmişe ait hiç bir anlam haritasının tesir edemeyeceği yeni bir dünya kurgulanıyor; tabiri caizse boş bir kervan, muhayyel bir zamana doğru yola çıkıyordu. Kervan; insana, tabiata ve topluma dair araştırma ve tecrübelerle yüklenecekti ama bunların hangi hedefleri gerçekleştireceği belli değildi. Prezzolini, daha sonra bu durumu şöyle anlatacaktır:”…Kilise harap olmuştur ve onun uçsuz bucaksız yıkıntılarından neye benzeyeceğini henüz bilemeyeceğimiz yeni bir yapı gelişigüzel inşa ediliyor.” (1)

 

Bu ahval içinde, tutunacak bir dalı olmayan bireyin kaygı ve ümitlerine tercüman olacak yeni bir anlatım türü ortaya çıkıyordu: roman. Dickens, romanlarında, olay mahallinden bildiriyor gibidir. İki Şehrin Hikâyesi’nde açlık, pislik ve yoksulluğun her sokağını sardığı bir Paris manzarası çizilir.(2)

 

Sefalet içindeki halkın, gösteriş düşkünü seçkinler tabakasıyla oluşturduğu tezat, bu manzaranın daha trajik bir parçasıdır. Suç, cehalet ve hastalıklarla manzara tamamlanır. Dostoyevski, Paris ve Londra izlenimlerinde, Fransız ruhunda-genelde de Batı’da-,kardeşlik değil, bencilliğin olduğunu söyler; bir ideal olarak İhtilal sırasında ortaya çıkmışsa da, hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır. Asıl Fouıllee’nin şu cümleleri dikkat çekicidir: “Muhakemeyi muhakemesizliğe kadar vardıran Fransız aklı, tabiat ve hayatın pek görünmeyen ve derin gerekliliklerini anlamamaktadır. Yeni bir idare usulü kurmak istedikleri zaman, ‘Buna bir ihtilal yeterlidir’ sanırlar. Zamanın gücünü anlamazlar.” (3)

 

Bu arada, kendi şato veya köşkünde seçkin bir davetli topluluğunu ağırlayabilmeyi ve nasıl içki içileceğinden nasıl dans edileceğine kadar, bir dizi görgü kuralına uymayı gerektiren bir hayat tarzı da gittikçe artan bir ilgi görmekteydi.(4)

 

Civilization, ilk kez bu aristokrat hayat tarzını ifade için kullanıldı ve zamanla öteki (barbar) karşısına yerleştirilerek sömürgecilikle at başı giden bir yaygınlık kazandı.

 

Medeniyet kavramı, Osmanlıda, ‘civilization’la aynı anlama gelecek şekilde icat edildi. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşmış ve iç yüzünü bilmediği bir kültüre hayranlık duyan, aslında belirgin niteliği ‘uydu’ bir tip olmaktan öteye geçmeyen Osmanlı aydını, bu yeni hayat tarzına büyük bir heves duydu. Bundan böyle  ‘medeniyetin kıblesi ‘ Paris’ti. Hoca Tahsin Efendi: “Paris’e git bir gün evvel akl u fikrin var ise/ Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” diyordu. Andı’nın ifadesiyle, trajik olanla bağlantısı ünsiyet haline dönüşmüş olan batılı hayat tarzının gölgesi düşmüştür artık.

 

Maddeci hayat tarzı, Osmanlı toplumunda ‘alafrangalık’ haliyle iyice görünür oldu ve alafranga tipler ortaya çıktı. Kılık kıyafet ve adabı muaşeret kurallarına uymadaki aşırı özenti, ahlaki düşüklük ve cehaletin gülünç bir terkibi olan bu tip; Felatun Beyle Rakım Efendi, Araba Sevdası ve Şık romanlarında boy göstermeye başladı.(5)

 

Ahmet Mithat Efendi, romanındaki Felatun Bey’le alay eder ama gidişatın sonunda, Berna Moran’ın” Alafranga Züppeden Alafranga Haine” başlığıyla incelediği acı bir taraf da vardır.(6)

 

Maddeci kültür sahasında, Amerikalı fizikçi Ralp Lapp’ın dediği gibi devam ediyor her şey: “Hiç kimse, günümüzün yaşayan en büyük bilginleri bile, bilimin bizi nereye götürdüğünü bilmiyor. Gittikçe hızı artan bir tren içindeyiz.”  Üstelik insanın organizmaya, toplumun mekanik bir aygıta indirgendiği bu bilme tarzıyla, bütün dertlerin biteceği bir son nokta imkânsız görünüyor. Gerçekten de böyle bir noktaya ulaşılsa bile, bu aygıtın çalıştırılma usul ve esaslarını kimin nasıl belirleyeceği tam bir muamma. Şu halde romanın ölmesi bir tarafa, bireyin iç çelişkilerine, çıkmazlarına ve arayışlarına dair anlatacağı daha çok şeyi olacağı tahmin edilebilir.

 

Maddeci kültürün altın çağ hayali devam ededursun, tarih penceresi, belli dönemlere açıldığında; Kurtuba’nın, İşbiliye’nin, Semerkant’ın, Buhara’nın (vs.) göz alıcı pırıltısı, Müslümanların kendi altın çağlarıına birçok defa ulaştığını söyler. Aslında bu, Müslüman aklın; taşa ve toprağa, sanata ve edebiyata, ahlaka ve maneviyata dokunuşudur.

 

İslam, insanlığa nasıl son bir çağrı ise, Müslüman akılda, vahiyle var oluş arasında sahih bir bağ kurabilecek yegâne imkândır. Bu akıl, “O (Allah) aklını kullanmayanları pislik içerisinde bırakır”* hakikatinden yola çıkar ve yaradılış maksadına uygun faaliyetlerle anlamlı hale gelir. Müslüman bilim adamı hüviyeti de, maddi kültürün bilme tarzıyla değil, Müslüman aklın bilme tarzıyla faaliyete geçildiğinde kazanılır. **

 

Yahya Kemal, bir toprak parçasının, manevi hedeflere göre nasıl değiştiğini ne kadar veciz anlatır:” Ah! Büyük Cedlerimiz! Onlarda Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerine yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur, sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi”.(7)

 

Osmanlı asırları; Müslüman aklın faaliyette bulunuşu ve işlerlikten uzaklaşmasının yanı sıra, maddeci kültürde medet umuşu da ifade eder. (8)Takiyüddin rasathanesinin topa tutuluşu, aslında Müslüman aklın topa tutuluşudur ki, tamda: “Erişir fasl-ı hazan, bağ u bahar elden gider “mısraının/ ifade ettiği anlamın hatırlanacağı anlardan biridir.

 

Gelgelelim romanın bizde neden doğmadığına. Aşağıdaki satırlar bu sorunun cevabı gibi de okunabilir: “Mescidi, büyük çınarın altındaki çeşmesi, kıraathanesi, çocukların oynadığı boş arsaları, bakkalı, seyyar satıcıları ve bahçe içindeki evleriyle orası bizim mahallemizdi... Mahallenin zenginleri servetlerini teşhir etmezler, orta halli yer, içer, giyinirlerdi. Kendilerine karşı israfa kaçmayan bu insanlar verirken çok cömertlerdi. Kimsenin isteme durumuna düşmemesi için fakir fukarayı arar bulurlar, zevkte, sefada yemeyip vatan evlatlarına tahsil imkânı sağlarlardı. Bu dünyadan göçerken sadece yaptığı iyilikleri götüreceklerini bilirdi insanlar.” (9)

Mustafa KENARLI

 

 Kaynakça ve Dipnotlar:

1)Avrupa’nın Entellektüel Tarihi, François Chaubet, 2021,İstanbul

2)Türkiye’nin Sosyal Tarihi, Zihinsel Savrulma, Celalettin Vatandaş,2023,İstanbul

3)Avrupa Milletlerinin Karakter ve Psikolojileri, Alfred Fouıllee,2012,İstanbul 

4İslam-Batı ilişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, Tahsin Görgün, Prof.Dr,2020,İstanbul 

5)Roman ve Hayat, M. Fatih Andı, Doç.Dr,1999,İstanbul

6)Kökten Uca Bir Kopuş Yunus Emre Özsaray2021,İstanbul

7)Yahya Kemal ve Din, Habil Şentürk Prof. Dr,2014,İstanbul

8)İslam Kültüründe Kurucu Paradigmanın Değişimi, İbrahim Çetintaş,2022,Ankara

9))Edep Mektebinden Hatıralar, Haluk Sena Arı,2005,İstanbul

*Kur’an:10/100

**Hristiyanlığın macerası,  Hz. İsa’dan sonra, İncilin eksen alınması üzerinden değil, tahrifi üzerinden ilerledi. Aydınlanmayla beraber bilim, sanat, ekonomi gibi bütün dünyevi pratikler, her türlü maneviyattan uzak bir şekilde gerçekleştirildi. Dahası, söylem gücünün de elde bulundurulması dolayısıyla, böyle olması gerektiği dünya ölçeğinde dikte edildi. Hâlbuki bu bir gereklilik değil apaçık yoksunluktur. Gerçek bir medeniyet, kökü maneviyat olan bir tasarıma dayanır ve bütün pratikler bu tasarımın öngördüğü hedeflere göre yapılır. Ayrıca bu faaliyetler sırasında uyulması gereken kurallar da vardır. Mesela, insanlığın ve tabiatın zararına sebep olunamayacağı, beyaz adam üzerinde denenemeyen bir icadın herhangi bir Afrika kabilesi üzerinde de denenemeyeceği, teknolojinin bir sömürü aracı olarak kullanılamayacağı gibi. Müslüman bilim adamı, bilime imanın bir gereği olarak değil, Allah’ın insanı mesul tuttuğu hedefler için bilim yapar.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


İlk baltayı vururken geyicek ağacına
Bir geyicek düşmüştü baltacının başına
Yayıldı vücuduna ilk baltayla bir acı
Dile geldi o anda son geyicek ağacı
Ben size ne yaptım ki bana balta vurursun
Geçmişte o yaptığım her şeyi unutursun
Gün geldi şu dalıma salıncak kurdu oğlun
Gün oldu ter içinde gölgeme düştü yolun
Unutma bir zamanlar bağların kurumuştu
Benden yaptığın pekmez küpünü doldurmuştu
Sende vefa olsaydı bunları unutmazdın
Vicdanın dile gelir kökümü kurutmazdın
Kıtlık yılları vardı muhtaçtın bir ekmeğe
Hazırdın ekmek için her şeyini vermeye
Topladın meyvelerim çuvallarla götürdün
Dövüp kuruttun beni değirmende öğüttün
Karıştırdın bir avuç buğday unuyla beni
Besledim kızıl renkli döğmel(i)ekmekle seni
Unutma balta tutan ellerinde ben varım
Vefasızlığınadır bütün şu ahüzarım
Keser döner sap döner yine yoksul olursun
Allah korusun lakin ekmeğe kul olursun
İşte o gün gelince belki oğlun bilecek
Şu yaptıkların için çok beddua edecek
Bazı yerlerde bana geyik elması derler
Sorar mısın babana o geyikler nerdeler
Bin yıldır bu toprakta hüküm sürmüştü soyum
Köylünün baltasıyla bak işte geldi sonum
Muhtaçtın döğmel(i)ekmek ve kıymaca aşına
Kırk iki kıtlığında mendil oldum yaşına
Sana çok şey verdim ben fakat bunu bilmedin
Bir kör baltayla gelip gövdemi yere serdin
Uzaktan bakardım ben Del(i)oğlan'ın Taşı'na
Koca Dağ'dan bir rüzgâr vururdu şu başıma
Artık ne geyik kaldı ne de bir tek geyicek
Bu hüzünlü sonuma kim ağıt söyleyecek
Prof. Dr. Hacı KURT
Mademki geyicek paylaşımı instagram ve özellikle facebookta çok ilgi ve beğeni topladı; öyleyse, daha önce yazdığım ve Medyaermenek'te yayımlanan iki geyicek şiirinden birini ve çiçek açmış, yetişkin geyicek ağacı ve bakımını yaptırdığımız büyüme yolundaki geyicek fidanı fotoğraflarıyla tamamlamak iyi olur diye düşündüm.


 






Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.






Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

Kentin gri betonlarının arasında, adliyenin loş koridorlarında, her gün aynı telaş hüküm sürerdi. Dava dosyaları masalarda birikir, avukatlar koşuşturur, müvekkiller umutla ya da çaresizlikle beklerdi. Ama o gün, Sema için farklıydı. Onun için bu, sadece bir dosya değildi; yılların yükünü taşıyan, içini kemiren bir hikâyeydi.

Sema, genç bir avukattı. Henüz otuzlarının başında, idealist ama hayatın sert köşeleriyle yeni yeni tanışıyordu. Üstlendiği boşanma davası, on iki yıldır kapanmamış bir yara gibiydi. Müvekkili Ayşe, bir zamanlar sevgiyle başladığı evliliğini bitirmek için on iki yıl önce yola çıkmış ama dava bir türlü sonuçlanmamıştı. Koca, başka bir şehre gitmiş, çocuklar bölünmüştü. Kızı babayla, oğlu anneyle kalmıştı. Yollar ayrılmış, hayatlar kopmuştu. Ayşe, oğlunu büyütürken kızını sadece rüyalarında görmüş; baba, kızına sarılırken oğlunun kokusunu unutmuştu.

Sema, dosyayı ilk eline aldığında hissettiği ağırlığı hâlâ hatırlıyordu. Kâğıtlar sadece hukuki terimlerle dolu değildi. Her satırında bir ailenin dağılmış parçaları saklıydı. Ayşe’nin gözlerindeki keder, Sema’yı uykusuz bırakmıştı. Ayşe, sesi titreyerek “Onları bir kez daha görmek istiyorum.” demişti. “Kızımı, oğlumu… Bir anne nasıl dayanır bu hasrete?”

Duruşma günü geldiğinde, adliyenin üçüncü katındaki küçük salonda hava ağırdı. Sema, müvekkili Ayşe’nin yanında, dosyalarını düzenliyordu. Karşı tarafın avukatı, bir köşede müvekkiliyle fısıldaşıyordu. Hâkim, masasında dosyayı inceliyor, kâtip klavyede notlar alıyordu. Salonun kapısı açıldığında, önce bir gölge düştü içeri. Sonra bir adam, ardından genç bir kız ve bir delikanlı. Ayşe’nin nefesi kesildi. Sema, müvekkilinin elini sıkıca tuttu.

O an, zaman durdu. Salonun sessizliğini bir fısıltı bozdu önce; Ayşe’nin dudaklarından dökülen bir “Oğlum…” kelimesi. Aynı anda, karşıdaki adam, yani baba, “Kızım…” diye mırıldandı. Sonra, sanki görünmez bir ip hepsini birbirine çekti. Kız, babasının kollarına atıldı; oğul, annesinin boynuna sarıldı. Kardeşler, birbirlerini bulduklarında, yılların özlemi bir çığ gibi patladı. Sarılmalar, hıçkırıklar, kesik kesik kelimeler… “Anne… Baba… Ablam…” Kimse kimseden ayrılmak istemiyordu. Sanki bir an için dünya, sadece onların kavuşması için dönüyordu.

Hâkim, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Kâtip, klavyeden elini çekti. Sema’nın gözleri doldu ama ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Salondaki diğer avukatlar, mübaşir, hatta bir sonraki duruşmayı bekleyen yabancılar bile sessizce gözyaşlarını sildi. Kimse konuşmadı. Sadece o ailenin koklaşması, sarılması, birbirine dokunması vardı. Yıllar önce kopan bağlar, o birkaç dakikada yeniden örülüyordu.

Yarım saat sonra, hâkim tokmakla masaya vurduğunda, herkes toparlandı. Ama o an, salondaki herkesi değiştirmişti. Sema, dosyayı kapatırken, hukukun sadece kâğıt ve kanunlardan ibaret olmadığını anladı. O gün, adalet, bir ailenin birbirine kavuşmasında saklıydı.

Dava, birkaç ay sonra sonuçlandı. Boşanma gerçekleşti ama o aile, o duruşma salonunda yeniden bir olmuştu. Sema, her adliyeye gittiğinde, o koklaşmayı, o sarılmayı hatırlar. Ve her defasında, içindeki idealist genç avukat, bir aileyi kurtarmanın değil, bir anı yaşatmanın ne kadar kıymetli olduğunu düşünür.

17.06.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Suriye’nin Halep şehrinden 2012’de kaçıp Türkiye’ye sığınan Hüseyin, Fatma ve iki çocukları, Ahmed ile Zeynep’in hikâyesi, hem bir kayıp hem de bir yeniden başlangıç öyküsüydü.

On üç yıl boyunca İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük bir dairede yaşamışlardı. Hüseyin, inşaatlarda çalışarak, Fatma ise komşuların evlerinde temizlik yaparak geçimlerini sağlamıştı. Çocuklar, Türkiye’de doğup büyümüş, Türkçe öğrenmiş, mahallede arkadaş edinmiş, okula gitmişti. Zeynep, lise son sınıfta okulunun başarılı öğrencilerinden biriydi. Ahmed ise mahallenin futbol takımında yıldız bir oyuncuydu. Türkiye, onlara hem sığınak olmuş hem de yeni bir kimlik kazandırmıştı. Ama içlerinde hep bir yara kanıyordu; vatan hasreti.

2025’te Suriye’de savaşın ateşi sönmeye yüz tutmuş, bazı bölgeler yeniden inşa edilmeye başlanmıştı. Hüseyin ve Fatma, Halep’e dönme hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Çocuklar ise kararsızdı. Türkiye’yi vatan bellemişlerdi ama aile birliğini bozmak istemiyorlardı. Sonunda, bir sabah eşyalarını toplayıp Halep’e doğru yola çıktılar. Dönerlerken içlerinde bir umut vardı ama aynı zamanda derin bir belirsizlik.

Halep’e vardıklarında karşılaştıkları manzara, hayallerini gölgeledi. Şehir, savaşın izlerini fazlasıyla taşıyordu. Hüseyin’in çocukluk evi artık bir moloz yığınıydı. Mahallede tanıdık yüzler azalmış, komşular ya başka ülkelere göçmüş ya da hayatlarını kaybetmişti.

Elektrik ve su kesintileri günlük hayatı zorlaştırıyordu. Hüseyin, inşaat tecrübesine güvenerek iş bulabileceğini düşünmüştü ama yeniden inşa projeleri sınırlıydı ve yerel halk öncelikliydi. Fatma, evde yemek yapmaya çalışırken tanıdık tatları bulmakta zorlanıyordu. Türkiye’de alıştıkları ürünlerin çoğu burada yoktu ya da çok pahalıydı.

Ahmed ve Zeynep için dönüş daha karmaşıktı. Türkçeyi ana dilleri gibi konuşan bu gençler, Arapçayı akıcı şekilde konuşsalar da Halep’in yerel şivesine yabancılık çekiyorlardı. Zeynep, Türkiye’deki okul hayatını özlüyordu. Halep’teki okullarda eğitim sistemi farklıydı, sınıflar kalabalık ve kaynaklar kısıtlıydı. Ahmed, mahallede futbol oynayacak bir saha bulamadı. Arkadaşlarının çoğu Türkiye’de kalmıştı. İkisi de sık sık İstanbul’daki mahallelerini, simitçinin sesini, Boğaz’daki martıları ve arkadaşlarıyla geçirdikleri akşamları anıyordu.



Bir akşam, aile sofrasında otururken Zeynep, Türkiye’den getirdikleri bir kutu çayı çıkardı. “Bunu içince sanki hâlâ oradayız.” dedi hüzünle. Fatma, çay bardağını elinde tutarken gözleri doldu. “Türkiye bize kucak açtı ama bizim köklerimiz burada.” dedi. Hüseyin ise sessizdi. Türkiye’de geçirdikleri yıllarda kazandıkları dostlukları, komşularının sıcaklığını, çocuklarının Türkçe şiirler okuduğu okul müsamerelerini düşünüyordu. Ancak Halep’te, kendi topraklarında olmanın ağırlığı da bir o kadar gerçekti.

Bir gün Hüseyin, mahallede eski bir komşusuna rastladı. Adam, “Türkiye’de ne yaptınız bu kadar yıl?” diye sordu. Hüseyin, gülümseyerek, “Yaşadık, çalıştık, çocuklarımız büyüdü. Ama en çok, barışın hayalini kurduk.” dedi. Komşu başını salladı. “Burada da o hayal için uğraşıyoruz ama kolay değil.”

Aile, Halep’te birçok zorlukla karşılaştı. Ekonomik sıkıntılar, iş bulma güçlüğü ve temel ihtiyaçlara erişimdeki sorunlar, günlük hayatı bir mücadele haline getirdi. Çocukların eğitim sistemi ve sosyal çevreye uyum sağlaması zaman aldı. Türkiye’de alıştıkları düzen, burada bir lükstü. Ayrıca, savaş sonrası toplumda güven eksikliği ve sosyal bağların zayıflaması, ailenin yalnız hissetmesine neden oldu. Türkiye’deki komşuluk ilişkileri ve mahalle dayanışması burada eksikti.

Zeynep bir gün annesine; “Anne, Türkiye’deyken Suriyeliydik, buradaysa sanki yabancıyız.” dedi. Bu söz, ailenin içindeki ikilemi özetliyordu. Türkiye, onlara hem bir yuva hem de geçici bir sığınak olmuştu. Halep ise hem vatanları hem de yeniden tanımaları gereken bir yabancıydı.

Zamanla, aile küçük adımlarla yeni bir düzen kurmaya başladı. Hüseyin, bir inşaat kooperatifinde iş buldu. Fatma, mahalledeki kadınlarla bir araya gelip küçük bir yemek atölyesi kurdu. Türkiye’den öğrendiği tarifleri Halep’in tatlarıyla harmanladı. Zeynep, okulda öğretmenlerinin dikkatini çekti ve bir burs kazanarak eğitimine devam etme şansı buldu. Ahmed, mahallede birkaç çocukla futbol oynamaya başladı. Eski sahasını özlese de yeni arkadaşlıklar kuruyordu.

Bir akşam, aile yeniden çay sofrasında buluştu. Hüseyin; “Türkiye bize çok şey öğretti.” dedi. “Ama burada, kendi toprağımızda, o öğrendiklerimizi yeniden inşa için kullanacağız.” Fatma gülümsedi: “Ve bir gün, belki çocuklarımız hem burayı hem orayı vatan bilecek.”

Halepli bir ailenin iki vatan arasındaki yaşam köprüsünde Türkiye’de geçirdikleri on üç yıl, onlara dayanıklılık, dostluk ve yeni bir dil kazandırmıştı. Halep’e dönüş ise hem bir özlemle kavuşma hem de yeniden inşa mücadelesiydi. Her iki ülkede de karşılaştıkları zorluklar, onların umudunu kıramadı; çünkü aile, sevgiyle ve dayanışmayla her yaranın sarılabileceğini öğrenmişti.

 

24.05.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com