DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Sabahın ilk ışığında
Bir gül açar,
Kırılgan yapraklarında
Bir ömürlük sevgi saklıdır.
*
Cennetten bir amber
Senin kokun anne.
En güvenli sığınağım
Senin kucağın anne.
*
Nasır tutmuş
avuçlarında
Zaman yoğrulur,
Hayatın en ağır yükü
Sevginle şekillenir.
Umudu taşırsın
Hep yüreğime.
*
Yorgunluğun gizlenir
Derin bakan gözlerinde.
Bakışlarında bir deniz var,
Dalga dalga büyür şefkatin,
Besler yüreğimi.
*
Her sözün
Anlam katar
anlarıma,
Her dokunuşun,
İnşa eder ruhumu anne.
*
Dünyamı
ayakta tutan
Görünmez bir köprü
Senin o sevgin,
Yüreğimin kalesi.
*
Her damla gözyaşın
Karanlıkta parlayan inci tanesi.
Acı görmesin bu dünyada
O çilekeş başın.
*
Sensin baharımın
En nadide çiçeği,
Köklerin toprağa,
Dalların gökyüzüne uzanır.
*
Her çiçek senin adınla açar,
Umutlarım seninle yeşerir,
Yarınlarım sevginle güçlenir.
Sevgin yarınlarımın tohumudur,
Işığın aydınlatır karanlığımı.
*
Bugüne “Anneler Günü” derler,
Ama bir gün olamaz senin günün.
Her günüm senin anne,
Her nefeste teşekkürüm,
Her adımda minnetim gizlidir.
*
Sonsuz bir yerin var
Kalbimin en derin yerinde…
Sen varsın anne.
*
06.05.2026
Konya
Durmuş Ali
ÖZBEK
Kültür
Bakanlığı Halk Şairi
https://www.youtube.com/shorts/SVJhFm7WCoM
https://edebiyatevi.com/yazi/324455/anne
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Ermenekli yazarlarımızdan Emekli Öğretmen, Kültür Bakanlığı Halk Şairi Durmuş Ali ÖZBEK, yazdığı kitaplara “KELOĞLAN MASALLARI –Meslekler” adlı kitabını da ekleyen Özbek, kitabın sunuş yazısında;
“Türk masal geleneğinin sevilen kahramanı Keloğlan, zekâsı, saflığı ve çalışkanlığıyla
nesiller boyunca çocuklara yol gösteren bir bilge dost gibidir. Kimi zaman
güldüren, kimi zaman düşündüren maceralarıyla hayatın içinden önemli dersler
sunar.
“Keloğlan
Masalları – Meslekler”
adlı bu eser, Keloğlan’ın farklı meslekler içindeki serüvenleri aracılığıyla
çalışmanın değeri, emek, sorumluluk ve dürüstlük gibi temel insani değerleri
masalların eğlenceli diliyle çocuklara aktarmayı amaçlamaktadır. Geleneksel meslekleri
tanıtan bu masallar, çocukların hayal dünyasını zenginleştirirken
karşılaştıkları zorlukları akıl ve sabırla aşmanın önemini de vurgular.
Bu eserin, küçük okurlar için hem keyifli hem de öğretici
bir başucu kitabı olmasını diliyoruz.
Keyifli
okumalar…” diyor.
Özbek kitabı için;
“Hayat bazen bir çobanlık kadar sabır, bazen bir
demircilik kadar emek, bazen de bir terzilik kadar incelik ister… İşte Keloğlan, bu kitapta birbirinden farklı
meslekleri deneyimleyerek çalışmanın, üretmenin ve dürüstlüğün değerini
keşfediyor.
Çobandan manava, berberden kayıkçıya, nalbanttan
davulcuya kadar pek çok meslekle tanışacağınız bu masallarda; zekâ, azim,
iyilik ve hayatın içinden dersler sizleri bekliyor.
Eğlenceli anlatımıyla güldüren, düşündüren ve öğreten bu
hikâyeler, çocuklara hem geleneksel meslekleri tanıtıyor hem de hayat
yolculuklarında rehberlik ediyor.
Keloğlan’ın renkli dünyasına adım atmaya hazır mısınız?”
diyor.
Bizde “Keloğlan Masalları – Meslekler” kitabının okuyucusu bol olsun diyoruz.
Kitap için iletişim: Durmuş Ali ÖZBEK / watsapp: 0535 544 97 67
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
İstanbul’un kalabalık sabah trafiğinde, gri betonlar arasında ilerlerken, her şey sıradan görünüyordu. Ahmet, her zamanki gibi işine yetişmek için acele ediyordu. Radyoda eski bir türkü çalıyordu, o da türküyü mırıldanmaya başladı.
“(Ah) Sabah ile sabah ile
Kahve gelir tabak ile
Annen seni bana vermiş
Küçük yavrum nazar ile
İşte böyle
Her gün böyle
Hâlimiz böyle
Uy amman amman”
Bir yandan küçük termos bardaktaki kahvesini yudumlarken bir yandan da
arabanın göğsündeki telefonlukta takılı duran telefonuna bakmayı ihmal etmiyordu. Ama o gün, hayatında filmlerde gördüğü ama hiç yaşamadığı bir an onu bekliyordu.
Yol kenarında, eski bir otobüs durağının yanında küçük bir kalabalık toplanmıştı. Birkaç kadın, ellerini ovuşturarak birine yardım etmeye çalışıyorlardı.
Ahmet ilk başta dikkat etmedi. Şehrin telaşı içinde böyle sahneler yaygındı. Ama arabayı biraz ilerletince, göz ucuyla baktı. Ortada hamile bir kadın vardı, yüzü acıyla buruşmuş, elleri karnını tutuyordu. Sancıları o kadar şiddetliydi ki, ayakta zor duruyordu. Etrafındaki kadınlar onu teselli etmeye çalışıyorlardı, ama taksiler bir bir geçip gidiyordu, kimse durmuyordu.
Ahmet arabayı biraz daha ilerletti, ama vicdanı rahat bırakmadı. "Ne yapıyorsun sen?" diye mırıldandı kendi kendine. Dikiz aynasından geriye baktı ve kararını verdi.
Frenlere asıldı, geri vitese taktı ve kalabalığın yanına döndü. Camı indirip seslendi; "Hanımefendi, bir şey mi oldu? Hastaneye mi gitmeniz lazım?"
Kadın, adının Fatma olduğunu sonradan öğreneceği kadın, gözleri yaşlı bir şekilde başını salladı. "Doğum... Sancılarım başladı. Taksi bulamıyorum." Etrafındaki kadınlar da onayladı. "Allah rızası için yardım et abi, kadıncağız perişan." Ahmet bir an tereddüt etti. Arabasında bir yabancı, hem de hamile bir kadın... Ya bir şey olursa? Ama sonra düşündü: "Eğer ben yardım etmezsem, kim edecek?" Kapıyı açtı ve Fatma'yı arka koltuğa oturttu. "Hemen hastaneye gidelim.
Dayanın lütfen." Yola çıktılar. Trafik yoğundu, kornalar çalıyordu, ama Ahmet'in kalbi daha hızlı atıyordu. Fatma arkadan inliyordu, bağırıyordu. "Ah... Dayanamıyorum!" diyordu.
Ahmet aynadan bakıp teselli etmeye çalışıyordu. "Az kaldı hanımefendi, sakin olun. Hastane yakın." Ama sancılar şiddetleniyordu. Fatma birden haykırdı: "Geliyor... Bebek geliyor!"
Ahmet'in elleri direksiyonda buz kesti. "Ne? Burada mı?" Panikle sağa çekmeyi düşündü, ama trafik izin vermiyordu. Derin bir nefes aldı, aklına ilk yardım kursundan kalan bilgiler geldi. "Sakin ol, derin nefes al. Yardım çağıracağım." Ama vakit yoktu. Fatma'nın çığlığıyla birlikte, arabanın arka koltuğunda
bir bebek ağlaması duyuldu. Bir erkek bebek, minicik elleriyle
hayata merhaba diyordu.
Ahmet şok içinde durdu, ama Fatma
'Bir tane daha geliyor!' diye fısıldadı. İkizler...
Ahmet'in korkusu doruktaydı, 'Allah'ım, yardım et.' diye dua etti içinden. Arabayı yeniden sürdü, dörtlüler yanıyor, siren gibi korna çalarak hastaneye yöneldi.
Yol boyunca Fatma'ya su verdi, onu rahatlatmaya çalıştı.
Sonunda hastanenin acil kapısına vardılar. Birkaç hasta bakıcısı ve hemşireler koşarak geldi. Fatma'yı sedyeye aldılar.
Doğumhaneye doğru hızlı bir şekilde ilerlediler.
Dakikalar içinde ikinci bebeğin de doğduğu duyuruldu. “Sağlıklı bir erkek çocuğu
daha doğdu.”
Ahmet dışarıda bekledi, hâlâ elleri
titriyordu. Doktorlar doğumhaneden çıkınca gülümsediler. “Anne ve
bebekler gayet iyi. Senin sayende zamanında yetiştin.” dediler Ahmet’e.
Fatma'nın kocası geldi, Ahmet'e sarıldı: “Kardeşim, sen bir kahramansın. Allah senden razı olsun.” dedi. Gözleri sevinçten nemli
nemliydi.
O günden sonra Ahmet, her
sabah aynı yoldan geçerken o durağa bakıyordu. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, bir anlık kararın nasıl mucizeler meydana getirebileceğini düşünüyordu. Ve bu olayı her hatırlayışında gözleri yaşararak
şükrediyordu: “Ey Rabbim, o gün
bana o gücü verdiğin için şükürler olsun.”
Belki de her birimiz, bir
yol kenarında bir mucizenin parçası olabiliriz.
Ahmet yaşanan mucizeden sonra, o sabah radyoda dinlediği Urfa türküsü dilinden düşmez oldu.
“(Ah)
Çay başında yâri gördüm
Yolun kenarına durdum
Nazlı yârim gelir diye
Bir çift
cevabını sordum
İşte böyle
Her gün
böyle
Hâlimiz
böyle
Uy amman amman”
20.12.2025
Konya
Durmuş Ali ÖZBEK
Eğitimci
Yazar
Kültür
Bakanlığı Halk Şairi
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Antika dükkânının vitrininde, tozlu bir kadife kutuda tek bir yüzük.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Yukarı Çağlar Köyü Eski Öğretmenlerinden Mehmet Çiçek'in baldızı
Zekiye (Ağardan) vefat etti. Cenazesi
yarın (24.10.2025) Cuma Namazından sonra Konya, Selçuklu, Yazır Mezarlığına
defnedilecektir. Merhumeye Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine
başsağlığı dileriz.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Dünya sosyal tarihinde, başka hiçbir yer, Batı
Avrupa kadar köklü değişikliklere sahne olmamıştı. Devrimlere ve sosyal
tabakaların yer değiştirmesine varan bir hercümerç içinde, hayata ışık tutacak
kaynağı, varoluşun maddi tarafında arayan bir akıl hâkimiyet kurmuştu. Geçmişe
ait hiç bir anlam haritasının tesir edemeyeceği yeni bir dünya kurgulanıyor;
tabiri caizse boş bir kervan, muhayyel bir zamana doğru yola çıkıyordu. Kervan;
insana, tabiata ve topluma dair araştırma ve tecrübelerle yüklenecekti ama
bunların hangi hedefleri gerçekleştireceği belli değildi. Prezzolini, daha
sonra bu durumu şöyle anlatacaktır:”…Kilise harap olmuştur ve onun uçsuz
bucaksız yıkıntılarından neye benzeyeceğini henüz bilemeyeceğimiz yeni bir yapı
gelişigüzel inşa ediliyor.” (1)
Bu ahval içinde, tutunacak bir dalı olmayan bireyin
kaygı ve ümitlerine tercüman olacak yeni bir anlatım türü ortaya çıkıyordu:
roman. Dickens, romanlarında, olay mahallinden bildiriyor gibidir. İki Şehrin
Hikâyesi’nde açlık, pislik ve yoksulluğun her sokağını sardığı bir Paris
manzarası çizilir.(2)
Sefalet içindeki halkın, gösteriş düşkünü seçkinler
tabakasıyla oluşturduğu tezat, bu manzaranın daha trajik bir parçasıdır. Suç,
cehalet ve hastalıklarla manzara tamamlanır. Dostoyevski, Paris ve Londra
izlenimlerinde, Fransız ruhunda-genelde de Batı’da-,kardeşlik değil,
bencilliğin olduğunu söyler; bir ideal olarak İhtilal sırasında ortaya çıkmışsa
da, hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır. Asıl Fouıllee’nin şu cümleleri dikkat
çekicidir: “Muhakemeyi muhakemesizliğe kadar vardıran Fransız aklı, tabiat ve
hayatın pek görünmeyen ve derin gerekliliklerini anlamamaktadır. Yeni bir idare
usulü kurmak istedikleri zaman, ‘Buna bir ihtilal yeterlidir’ sanırlar. Zamanın
gücünü anlamazlar.” (3)
Bu arada, kendi şato veya köşkünde seçkin bir
davetli topluluğunu ağırlayabilmeyi ve nasıl içki içileceğinden nasıl dans
edileceğine kadar, bir dizi görgü kuralına uymayı gerektiren bir hayat tarzı da
gittikçe artan bir ilgi görmekteydi.(4)
Civilization, ilk kez bu aristokrat hayat tarzını
ifade için kullanıldı ve zamanla öteki (barbar) karşısına yerleştirilerek
sömürgecilikle at başı giden bir yaygınlık kazandı.
Medeniyet kavramı, Osmanlıda, ‘civilization’la aynı
anlama gelecek şekilde icat edildi. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşmış ve iç
yüzünü bilmediği bir kültüre hayranlık duyan, aslında belirgin niteliği ‘uydu’
bir tip olmaktan öteye geçmeyen Osmanlı aydını, bu yeni hayat tarzına büyük bir
heves duydu. Bundan böyle ‘medeniyetin
kıblesi ‘ Paris’ti. Hoca Tahsin Efendi: “Paris’e git bir gün evvel akl u fikrin
var ise/ Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” diyordu. Andı’nın
ifadesiyle, trajik olanla bağlantısı ünsiyet haline dönüşmüş olan batılı hayat
tarzının gölgesi düşmüştür artık.
Maddeci hayat tarzı, Osmanlı toplumunda
‘alafrangalık’ haliyle iyice görünür oldu ve alafranga tipler ortaya çıktı.
Kılık kıyafet ve adabı muaşeret kurallarına uymadaki aşırı özenti, ahlaki
düşüklük ve cehaletin gülünç bir terkibi olan bu tip; Felatun Beyle Rakım
Efendi, Araba Sevdası ve Şık romanlarında boy göstermeye başladı.(5)
Ahmet Mithat Efendi, romanındaki Felatun Bey’le
alay eder ama gidişatın sonunda, Berna Moran’ın” Alafranga Züppeden Alafranga
Haine” başlığıyla incelediği acı bir taraf da vardır.(6)
Maddeci kültür sahasında, Amerikalı fizikçi Ralp
Lapp’ın dediği gibi devam ediyor her şey: “Hiç kimse, günümüzün yaşayan en
büyük bilginleri bile, bilimin bizi nereye götürdüğünü bilmiyor. Gittikçe hızı
artan bir tren içindeyiz.” Üstelik
insanın organizmaya, toplumun mekanik bir aygıta indirgendiği bu bilme
tarzıyla, bütün dertlerin biteceği bir son nokta imkânsız görünüyor. Gerçekten
de böyle bir noktaya ulaşılsa bile, bu aygıtın çalıştırılma usul ve esaslarını
kimin nasıl belirleyeceği tam bir muamma. Şu halde romanın ölmesi bir tarafa,
bireyin iç çelişkilerine, çıkmazlarına ve arayışlarına dair anlatacağı daha çok
şeyi olacağı tahmin edilebilir.
Maddeci kültürün altın çağ hayali devam ededursun,
tarih penceresi, belli dönemlere açıldığında; Kurtuba’nın, İşbiliye’nin,
Semerkant’ın, Buhara’nın (vs.) göz alıcı pırıltısı, Müslümanların kendi altın
çağlarıına birçok defa ulaştığını söyler. Aslında bu, Müslüman aklın; taşa ve
toprağa, sanata ve edebiyata, ahlaka ve maneviyata dokunuşudur.
İslam, insanlığa nasıl son bir çağrı ise, Müslüman
akılda, vahiyle var oluş arasında sahih bir bağ kurabilecek yegâne imkândır. Bu
akıl, “O (Allah) aklını kullanmayanları pislik içerisinde bırakır”*
hakikatinden yola çıkar ve yaradılış maksadına uygun faaliyetlerle anlamlı hale
gelir. Müslüman bilim adamı hüviyeti de, maddi kültürün bilme tarzıyla değil, Müslüman
aklın bilme tarzıyla faaliyete geçildiğinde kazanılır. **
Yahya Kemal, bir toprak parçasının, manevi
hedeflere göre nasıl değiştiğini ne kadar veciz anlatır:” Ah! Büyük Cedlerimiz!
Onlarda Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerine yerleşirlerdi, fakat
yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir,
asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur, sokak köşesinde bir türbenin kandili
uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi”.(7)
Osmanlı asırları; Müslüman aklın faaliyette
bulunuşu ve işlerlikten uzaklaşmasının yanı sıra, maddeci kültürde medet umuşu
da ifade eder. (8)Takiyüddin rasathanesinin topa tutuluşu, aslında Müslüman
aklın topa tutuluşudur ki, tamda: “Erişir fasl-ı hazan, bağ u bahar elden gider
“mısraının/ ifade ettiği anlamın hatırlanacağı anlardan biridir.
Gelgelelim romanın bizde neden doğmadığına.
Aşağıdaki satırlar bu sorunun cevabı gibi de okunabilir: “Mescidi, büyük
çınarın altındaki çeşmesi, kıraathanesi, çocukların oynadığı boş arsaları,
bakkalı, seyyar satıcıları ve bahçe içindeki evleriyle orası bizim
mahallemizdi... Mahallenin zenginleri servetlerini teşhir etmezler, orta halli
yer, içer, giyinirlerdi. Kendilerine karşı israfa kaçmayan bu insanlar verirken
çok cömertlerdi. Kimsenin isteme durumuna düşmemesi için fakir fukarayı arar
bulurlar, zevkte, sefada yemeyip vatan evlatlarına tahsil imkânı sağlarlardı.
Bu dünyadan göçerken sadece yaptığı iyilikleri götüreceklerini bilirdi
insanlar.” (9)
Mustafa KENARLI
Kaynakça ve Dipnotlar:
1)Avrupa’nın Entellektüel Tarihi, François Chaubet,
2021,İstanbul
2)Türkiye’nin Sosyal Tarihi, Zihinsel Savrulma,
Celalettin Vatandaş,2023,İstanbul
3)Avrupa Milletlerinin Karakter ve Psikolojileri, Alfred
Fouıllee,2012,İstanbul
4İslam-Batı ilişkileri Çerçevesinde Medeniyet
Meselesi, Tahsin Görgün, Prof.Dr,2020,İstanbul
5)Roman ve Hayat, M. Fatih Andı,
Doç.Dr,1999,İstanbul
6)Kökten Uca Bir Kopuş Yunus Emre
Özsaray2021,İstanbul
7)Yahya Kemal ve Din, Habil Şentürk Prof.
Dr,2014,İstanbul
8)İslam Kültüründe Kurucu Paradigmanın Değişimi,
İbrahim Çetintaş,2022,Ankara
9))Edep Mektebinden Hatıralar, Haluk Sena
Arı,2005,İstanbul
*Kur’an:10/100
**Hristiyanlığın macerası, Hz. İsa’dan sonra, İncilin eksen alınması
üzerinden değil, tahrifi üzerinden ilerledi. Aydınlanmayla beraber bilim,
sanat, ekonomi gibi bütün dünyevi pratikler, her türlü maneviyattan uzak bir
şekilde gerçekleştirildi. Dahası, söylem gücünün de elde bulundurulması
dolayısıyla, böyle olması gerektiği dünya ölçeğinde dikte edildi. Hâlbuki bu
bir gereklilik değil apaçık yoksunluktur. Gerçek bir medeniyet, kökü maneviyat
olan bir tasarıma dayanır ve bütün pratikler bu tasarımın öngördüğü hedeflere
göre yapılır. Ayrıca bu faaliyetler sırasında uyulması gereken kurallar da
vardır. Mesela, insanlığın ve tabiatın zararına sebep olunamayacağı, beyaz adam
üzerinde denenemeyen bir icadın herhangi bir Afrika kabilesi üzerinde de
denenemeyeceği, teknolojinin bir sömürü aracı olarak kullanılamayacağı gibi.
Müslüman bilim adamı, bilime imanın bir gereği olarak değil, Allah’ın insanı
mesul tuttuğu hedefler için bilim yapar.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Kentin
gri betonlarının arasında, adliyenin loş koridorlarında, her gün aynı telaş
hüküm sürerdi. Dava dosyaları masalarda birikir, avukatlar koşuşturur,
müvekkiller umutla ya da çaresizlikle beklerdi. Ama o gün, Sema için farklıydı.
Onun için bu, sadece bir dosya değildi; yılların yükünü taşıyan, içini kemiren
bir hikâyeydi.
Sema,
genç bir avukattı. Henüz otuzlarının başında, idealist ama hayatın sert
köşeleriyle yeni yeni tanışıyordu. Üstlendiği boşanma davası, on iki yıldır
kapanmamış bir yara gibiydi. Müvekkili Ayşe, bir zamanlar sevgiyle başladığı
evliliğini bitirmek için on iki yıl önce yola çıkmış ama dava bir türlü
sonuçlanmamıştı. Koca, başka bir şehre gitmiş, çocuklar bölünmüştü. Kızı
babayla, oğlu anneyle kalmıştı. Yollar ayrılmış, hayatlar kopmuştu. Ayşe,
oğlunu büyütürken kızını sadece rüyalarında görmüş; baba, kızına sarılırken
oğlunun kokusunu unutmuştu.
Sema,
dosyayı ilk eline aldığında hissettiği ağırlığı hâlâ hatırlıyordu. Kâğıtlar
sadece hukuki terimlerle dolu değildi. Her satırında bir ailenin dağılmış
parçaları saklıydı. Ayşe’nin gözlerindeki keder, Sema’yı uykusuz bırakmıştı. Ayşe,
sesi titreyerek “Onları bir kez daha görmek istiyorum.” demişti. “Kızımı,
oğlumu… Bir anne nasıl dayanır bu hasrete?”
Duruşma
günü geldiğinde, adliyenin üçüncü katındaki küçük salonda hava ağırdı. Sema,
müvekkili Ayşe’nin yanında, dosyalarını düzenliyordu. Karşı tarafın avukatı,
bir köşede müvekkiliyle fısıldaşıyordu. Hâkim, masasında dosyayı inceliyor,
kâtip klavyede notlar alıyordu. Salonun kapısı açıldığında, önce bir gölge
düştü içeri. Sonra bir adam, ardından genç bir kız ve bir delikanlı. Ayşe’nin
nefesi kesildi. Sema, müvekkilinin elini sıkıca tuttu.
O
an, zaman durdu. Salonun sessizliğini bir fısıltı bozdu önce; Ayşe’nin
dudaklarından dökülen bir “Oğlum…” kelimesi. Aynı anda, karşıdaki adam, yani
baba, “Kızım…” diye mırıldandı. Sonra, sanki görünmez bir ip hepsini birbirine
çekti. Kız, babasının kollarına atıldı; oğul, annesinin boynuna sarıldı.
Kardeşler, birbirlerini bulduklarında, yılların özlemi bir çığ gibi patladı.
Sarılmalar, hıçkırıklar, kesik kesik kelimeler… “Anne… Baba… Ablam…” Kimse
kimseden ayrılmak istemiyordu. Sanki bir an için dünya, sadece onların
kavuşması için dönüyordu.
Hâkim,
gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Kâtip, klavyeden elini çekti. Sema’nın gözleri
doldu ama ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Salondaki diğer avukatlar,
mübaşir, hatta bir sonraki duruşmayı bekleyen yabancılar bile sessizce
gözyaşlarını sildi. Kimse konuşmadı. Sadece o ailenin koklaşması, sarılması,
birbirine dokunması vardı. Yıllar önce kopan bağlar, o birkaç dakikada yeniden
örülüyordu.
Yarım
saat sonra, hâkim tokmakla masaya vurduğunda, herkes toparlandı. Ama o an,
salondaki herkesi değiştirmişti. Sema, dosyayı kapatırken, hukukun sadece kâğıt
ve kanunlardan ibaret olmadığını anladı. O gün, adalet, bir ailenin birbirine
kavuşmasında saklıydı.
Dava,
birkaç ay sonra sonuçlandı. Boşanma gerçekleşti ama o aile, o duruşma salonunda
yeniden bir olmuştu. Sema, her adliyeye gittiğinde, o koklaşmayı, o sarılmayı
hatırlar. Ve her defasında, içindeki idealist genç avukat, bir aileyi
kurtarmanın değil, bir anı yaşatmanın ne kadar kıymetli olduğunu düşünür.
17.06.2025 Konya
Durmuş
Ali ÖZBEK
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Suriye’nin Halep şehrinden 2012’de kaçıp
Türkiye’ye sığınan Hüseyin, Fatma ve iki çocukları, Ahmed ile Zeynep’in
hikâyesi, hem bir kayıp hem de bir yeniden başlangıç öyküsüydü.
On üç yıl boyunca İstanbul’un kenar
mahallelerinden birinde, küçük bir dairede yaşamışlardı. Hüseyin, inşaatlarda
çalışarak, Fatma ise komşuların evlerinde temizlik yaparak geçimlerini
sağlamıştı. Çocuklar, Türkiye’de doğup büyümüş, Türkçe öğrenmiş, mahallede
arkadaş edinmiş, okula gitmişti. Zeynep, lise son sınıfta okulunun başarılı
öğrencilerinden biriydi. Ahmed ise mahallenin futbol takımında yıldız bir
oyuncuydu. Türkiye, onlara hem sığınak olmuş hem de yeni bir kimlik
kazandırmıştı. Ama içlerinde hep bir yara kanıyordu; vatan hasreti.
2025’te Suriye’de savaşın ateşi sönmeye yüz
tutmuş, bazı bölgeler yeniden inşa edilmeye başlanmıştı. Hüseyin ve Fatma,
Halep’e dönme hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Çocuklar ise kararsızdı. Türkiye’yi
vatan bellemişlerdi ama aile birliğini bozmak istemiyorlardı. Sonunda, bir
sabah eşyalarını toplayıp Halep’e doğru yola çıktılar. Dönerlerken içlerinde
bir umut vardı ama aynı zamanda derin bir belirsizlik.
Halep’e vardıklarında karşılaştıkları
manzara, hayallerini gölgeledi. Şehir, savaşın izlerini fazlasıyla taşıyordu.
Hüseyin’in çocukluk evi artık bir moloz yığınıydı. Mahallede tanıdık yüzler
azalmış, komşular ya başka ülkelere göçmüş ya da hayatlarını kaybetmişti.
Elektrik ve su kesintileri günlük hayatı
zorlaştırıyordu. Hüseyin, inşaat tecrübesine güvenerek iş bulabileceğini
düşünmüştü ama yeniden inşa projeleri sınırlıydı ve yerel halk öncelikliydi.
Fatma, evde yemek yapmaya çalışırken tanıdık tatları bulmakta zorlanıyordu.
Türkiye’de alıştıkları ürünlerin çoğu burada yoktu ya da çok pahalıydı.
Ahmed ve Zeynep için dönüş daha karmaşıktı. Türkçeyi ana dilleri gibi konuşan bu gençler, Arapçayı akıcı şekilde konuşsalar da Halep’in yerel şivesine yabancılık çekiyorlardı. Zeynep, Türkiye’deki okul hayatını özlüyordu. Halep’teki okullarda eğitim sistemi farklıydı, sınıflar kalabalık ve kaynaklar kısıtlıydı. Ahmed, mahallede futbol oynayacak bir saha bulamadı. Arkadaşlarının çoğu Türkiye’de kalmıştı. İkisi de sık sık İstanbul’daki mahallelerini, simitçinin sesini, Boğaz’daki martıları ve arkadaşlarıyla geçirdikleri akşamları anıyordu.
Bir akşam, aile sofrasında otururken Zeynep,
Türkiye’den getirdikleri bir kutu çayı çıkardı. “Bunu içince sanki hâlâ
oradayız.” dedi hüzünle. Fatma, çay bardağını elinde tutarken gözleri doldu.
“Türkiye bize kucak açtı ama bizim köklerimiz burada.” dedi. Hüseyin ise
sessizdi. Türkiye’de geçirdikleri yıllarda kazandıkları dostlukları,
komşularının sıcaklığını, çocuklarının Türkçe şiirler okuduğu okul
müsamerelerini düşünüyordu. Ancak Halep’te, kendi topraklarında olmanın
ağırlığı da bir o kadar gerçekti.
Bir gün Hüseyin, mahallede eski bir komşusuna
rastladı. Adam, “Türkiye’de ne yaptınız bu kadar yıl?” diye sordu. Hüseyin,
gülümseyerek, “Yaşadık, çalıştık, çocuklarımız büyüdü. Ama en çok, barışın
hayalini kurduk.” dedi. Komşu başını salladı. “Burada da o hayal için
uğraşıyoruz ama kolay değil.”
Aile, Halep’te birçok zorlukla karşılaştı.
Ekonomik sıkıntılar, iş bulma güçlüğü ve temel ihtiyaçlara erişimdeki sorunlar,
günlük hayatı bir mücadele haline getirdi. Çocukların eğitim sistemi ve sosyal
çevreye uyum sağlaması zaman aldı. Türkiye’de alıştıkları düzen, burada bir
lükstü. Ayrıca, savaş sonrası toplumda güven eksikliği ve sosyal bağların
zayıflaması, ailenin yalnız hissetmesine neden oldu. Türkiye’deki komşuluk
ilişkileri ve mahalle dayanışması burada eksikti.
Zeynep bir gün annesine; “Anne,
Türkiye’deyken Suriyeliydik, buradaysa sanki yabancıyız.” dedi. Bu söz, ailenin
içindeki ikilemi özetliyordu. Türkiye, onlara hem bir yuva hem de geçici bir
sığınak olmuştu. Halep ise hem vatanları hem de yeniden tanımaları gereken bir
yabancıydı.
Zamanla, aile küçük adımlarla yeni bir düzen
kurmaya başladı. Hüseyin, bir inşaat kooperatifinde iş buldu. Fatma,
mahalledeki kadınlarla bir araya gelip küçük bir yemek atölyesi kurdu.
Türkiye’den öğrendiği tarifleri Halep’in tatlarıyla harmanladı. Zeynep, okulda
öğretmenlerinin dikkatini çekti ve bir burs kazanarak eğitimine devam etme
şansı buldu. Ahmed, mahallede birkaç çocukla futbol oynamaya başladı. Eski
sahasını özlese de yeni arkadaşlıklar kuruyordu.
Bir akşam, aile yeniden çay sofrasında
buluştu. Hüseyin; “Türkiye bize çok şey öğretti.” dedi. “Ama burada, kendi
toprağımızda, o öğrendiklerimizi yeniden inşa için kullanacağız.” Fatma
gülümsedi: “Ve bir gün, belki çocuklarımız hem burayı hem orayı vatan bilecek.”
Halepli bir ailenin iki vatan arasındaki
yaşam köprüsünde Türkiye’de geçirdikleri on üç yıl, onlara dayanıklılık,
dostluk ve yeni bir dil kazandırmıştı. Halep’e dönüş ise hem bir özlemle
kavuşma hem de yeniden inşa mücadelesiydi. Her iki ülkede de karşılaştıkları
zorluklar, onların umudunu kıramadı; çünkü aile, sevgiyle ve dayanışmayla her
yaranın sarılabileceğini öğrenmişti.
24.05.2025 Konya
Durmuş Ali ÖZBEK
Kültür Bakanlığı Halk Şairi
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Her sabah aynı saatte uyanır, kahvesini alıp pencerenin önüne otururdu. İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken, içindeki boşluk sanki o gökle yarışırdı. 35 yaşında, bir reklam ajansında metin yazarıydı. Günleri toplantılar, son teslim tarihleri ve bitmeyen bildirimlerle doluydu. Ama son zamanlarda, telefonunu eline aldığında, ekranın ötesinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Sanki biri, onun hayatından bir parçayı çalıp gitmişti.
Bir
akşam, ofisten çıkıp eve yürürken, telefonunda eski bir mesaj bildirimi gördü.
Gönderen: "Bilinmeyen Numara." Mesaj, tek kelimeydi:
"Unuttun." Kalbi birden hızlandı. Kimdi bu? Yanlış numara mıydı,
yoksa bir şaka mı? Mesajı silmeyi düşündü, ama bir şey onu durdurdu. O kelime,
"Unuttun." beyninde yankılanıyordu.
Eve
vardığında, eski kutuları karıştırmaya başladı. Yıllar önce, lise
arkadaşlarıyla yazdığı mektuplar, sararmış fotoğraflar... ve sonra, bir not
defteri. Sayfalarında, 20’li yaşlarının başında yazdığı hayaller vardı: bir
roman yazmak, dünyayı gezmek, özgür olmak. Ama en çok, bir isim dikkatini
çekti: Zeynep. Çocukluk arkadaşı, bir zamanlar gölgesi gibi peşinden ayrılmayan
Zeynep. Üniversitede yolları ayrılmış, sonra bir kavga, bir sessizlik... ve Zeynep’i
tamamen unutmuştu.
O
gece, mesajın Zeynep’ten geldiğine emin oldu. İnternette aradı, eski
numaralarını denedi, ama iz yoktu. Günler geçti, hayatı altüst olmuştu. İş
yerinde dalgın, geceleri uykusuzdu. Her an, o mesajın gölgesi peşindeydi.
Sonunda, bir akşam, Zeynep’in eski mahallesine gitti. Dar sokakta, Zeynep’in
annesinin evini buldu. Kapıyı çaldı, titreyerek.
Kapıyı
açan yaşlı kadın, Elif’i tanıyıp gülümsedi. “Zeynep mi? O yurtdışına taşındı,
yıllar oldu.” dedi. Elif, mesajdan bahsetti. Kadın şaşırdı. “Zeynep’in telefonu
mu? Kızım iki yıl önce öldü, Elif.” Bir an durdu “Kanser...” diyebildi gözlerinden
yaşlar damarken.
Elif’in
dizleri titredi. Eve dönerken, telefonu elinde, o tek kelimeye bakıyordu:
"Unuttun." Belki Zeynep değildi, belki bir tesadüftü. Ama o gece,
Elif masasına oturdu, yıllardır dokunmadığı bir defteri açtı ve yazmaya
başladı. İlk cümle, “Zeynep’in gülüşünü hatırlıyorum,” oldu. Gözyaşları kâğıda
damlarken, Elif unuttuğu şeyin sadece Zeynep olmadığını anladı. Kendi
hayallerini, kendi ruhunu da unutmuştu.
O
mesaj, kimden gelirse gelsin, Elif’i kendine geri getirmişti. Şehir uykudayken,
o yazmaya devam etti. Gölgesiyle barışmıştı.
19.06.2025 Konya
Durmuş
Ali ÖZBEK
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |





.jpg)


1.jpg)
2.jpg)


1.jpg)








1.jpg)
1.jpg)
.jpg)



man%C5%9Fet.jpg)
.jpg)
1.jpg)
.jpg)
.jpg)




















































.gif)