“İnsanın, yalnız Allah’a ihtiyacı var.”
L.Wittgenstein
Modernlik,
kadim tarihten, bilme tarzındaki farklılaşmayla başlayan bir sapmadır. Kopernik’ten
itibaren, matematik diliyle ifade edilen bir dünya algısı şekillenir ki Kepler,
bunu şöyle anlatır; “nasıl göz, renkleri görmek için, kulak, sesleri duymak
içinse, akıl da niceliği anlamak içindir”. Bacon’un varoluş üzerinde düşünmenin
boş bir çaba olduğunu söylemesi de, bu algıdaki anlamsal boşluğa işaret eder.
Matematik diliyle ifade edilebilen bir dünya aynı zamanda Tanrı’ya ihtiyacın olmadığı
veya ‘işlevsiz’ olduğu bir dünyadır. Oysa
kadim dünya, ‘Tanrı-insan-tabiat’ arasında
fikri bir bağlantının kurulabildiği ve yaradılıştaki kudret ve ahengin tefekkür
edilebildiği bir yerdi.**
Bacon’un
bilimde yaptığını, Descartes, düşüncede yapar. Onun bütün bildiklerinden şüphe
etmesi de, Bacon’un söyledikleriyle aynı kapıya çıkar. Medeniyet idealinin gerçekleşmesinde
geliştirici bir faktör olarak kalması gereken bilimin, kutsallık mevkiine çıkmasından
sonra, akılda, her türlü bağlılıktan uzak, yegâne belirleyici olduğu bir
zirveye tırmanır.*** “Düşünüyorum o halde varım” noktasında; ruhla beden, madde
ile şuur, özne ile varlık kesin olarak birbirinden ayrılır. Fakat Descartes, nasıl
olupta ruhla bedenin bir arada bulunabildiğini açıklamakta yetersizdir. Yine
benzeri çoğaltılabilecek örneklerden biri olarak, her çiçeğin farklı farklı
kokması ile bu kokuları ayrı ayrı fark eden bir koku alma duyusunu bir bütün
halinde anlama imkânı kaybolmuştur. Modern haritada Tanrı’ya çıkan bütün yollar
kapalıdır. Her biri parçalanmış bir gerçeklikten yola çıkan ideolojilerde, bu
modern inanca dayanır. Maddecilere göre sadece madde, idealistlere göre ise
sadece bilinç gerçektir. Descartes rasyonalizmi, uygulamadaki doruk noktasına
Fransa’da ulaşır ve devrimle beraber Katolikliğin yerine getirilmek istenen
‘akıl dini’, eğitim politikalarında da yer bulur.
Bütün
bu gidişata karşı en etkili başkaldırı yine içerden, Nietzsche’den gelir. O
“Tanrı öldü.“ derken, hayatın bütün canlılığını kaybettiğini anlatır ve “Görünen
o ki insan Kopernik’ten bu yana yokuş aşağı gidiyor. Nereye? Hiçliğe mi? “diye
yakınır. Düşüncesini, canlı bir hayatın devamlılığı üzerine kuran Nietzsche,
akla ve bilime aşırı inanmayla bu hale düşüldüğünü iddia eder. Farklı bir akıl
ve bilim teklif etmemekle de aslında kendi zindanını inşa etmiş olur. ”Böyle Buyurdu
Zerdüşt “, onun için biraz hava almak için dışarı çıkıp dönmektir sadece. Modern
macera bir trajedi ise -ki öyledir, Nietzsche’de bu trajedinin ete kemiğe
bürünmüş halidir sanki. Modern insanda, bir dinin pratiklerine uymak yerine,
eklektik din veya spritüal arayışlarla zindanda vakit geçiriyor gibidir.
Modern
bilme tarzı, Einstein ’in, “Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz,
gerçeği yansıttığında kesin değildir.” diye tarif ettiği bir duvara çarpsa da
olan olmuş, hakikat algısı derin bir sarsıntıya uğramıştır. Diğer taraftan, hesabiliğin;
ahlakı, adaleti ve merhametinin olmadığı gerçeği veya başka bir ifadeyle
niceliğin egemenliği, (mesela maddi verimliliğin, iktisadi hayatın tek ölçüsü
olması gibi) her alanda devam etmektedir. Birçok batılı aydın derdin ne
olduğunda hem fikirdir. Edgar Morin,‘Yolumuzu Değiştirelim’ adlı kitabında
”Baskın tekno-ekonomik düşünce tarzı hesaplamayı insani gerçeklikleri tanımak
bakımından ayrıcalıklı yöntem sayıyor (büyüme oranı, GSYH, anketler vs.),oysa
acı ve sevinç mutsuzluk ve mutluluk, sevgi ve nefret hesaba gelmiyor.” derken
doğru bir tespit yapıyor. Ne var ki ilaç olarak söylediği ”Medeniyet politikası medeniyetimizin olumlu
özelliklerini geliştirirken artan olumsuz özelliklerine karşı durarak icra
edilmelidir” sözleri, eğer modern düşüncenin bugününü yansıtma yeterliliğine
sahipse Nietzsche’den bu yana hiçbir şeyin değişmediğini gösterir. Ayrıca
Morin’in dile getirdiği ‘insani dünyasallaşmanın, esas olarak dünyasallaşmanın
‘insani olmayana’ dayanması dolayısıyla, tıpkı ideolojiler gibi, boş bir fikir olarak kalacağı o kadar açıktır
ki, dahası bu tür fikirlerin devam edip gideceğini tahmin etmek de zor
değildir.
Modern
tecrübenin ,‘Tanrı-insan-tabiat’ arasındaki bağlantıyı koparmakla, deyim yerindeyse,
hayata hayat veren damarları da kopardığı ve bir anlam buhranına yol açtığı çarpıcı
bir gerçek. Bu tecrübe, niteliğin/hasbiliğin egemenliğini gerçekleştirememiş bir
yağmacı kültürün, elde ettiği iktisadi güç ve dünyevi bir bilme / düşünme
tarzıyla, bütün hedeflerinde zıt neticelere ulaşmasını ifade eder.****
Manevi
anlamda, çölde başıboş dolaşmaktan bir farkı olmayan modern hayat, hal diliyle,
gerçek medeniyetin varoluş bilinci etrafında kurulabileceğini, bu olmadığında
insani hedeflere de ulaşılamayacağını söyler. Batı kültürü, eğer düşünme
körlüğünü tedavi edebilirse, niteliğin / hasbiliğin ne olduğunu, hep sömürüp
aşağıladığı, ‘ötekinin tarihi’nde görebilir.
Kadim
tecrübenin gösterdiği bir gerçektir ki, niteliğin egemenliği vahyin rüzgârıyla
dalgalanır. İyiye/doğruya ve güzele samimiyetle bağlı bir toplumun, hayatı bir
bütün olarak kavrayacak bir bilme ve düşünme tarzıyla, insanlığın, ‘dünya
varmış ‘diyeceği bir hayat tarzının mümkün olduğunu gösterme imkânı hep vardı
zaten. Bunu gerçekleştirecek olan kültür de, hiç şüphe yok ki “Ey Allah’ım beni senden ayırma”
diyen bir kültürdür.
Mustafa
KENARLI
Yararlanılan Kaynaklar:
1)
Dünya’nın Sonbaharı, Âdem İnce, Dr.
2)Bilim
Susunca, Alper Bilgili, Dr.
3)Din
ve Sekülerleşme Ramazan Altıntaş, Prof. Dr.
4)Modern
Düşüncenin Felsefi Temelleri, Tuncay İmamoğlu, Prof.Dr.
5)Üç
Tanrı Anlayışı, Ergun Yıldırım, Prof.Dr
6)Batının
Sekülerleşme Süreci, Çağrı Taşgetiren, Dr.
7)”Ben
Böyle Düşünüyorum Demekle Olmuyor!” Alev Alatlı
8)Yolumuzu
Değiştirelim, Edgar Morin
Dipnotlar:
*Eşrefoğlu Rumi Hz.nin münacatı.
**Aydınlanma düşünürleri,
nicel sınırlar içinde kalan bir akıl ve nesnel bir bilgi türüyle, mükemmel bir
insan ve toplum hayali kuruyorlardı. Bu şekilde ancak mükemmel bir makine
yapılabilir ama o makineyi yapan insanın mükemmel olması ne kadar mümkündür! Makul
olmaktan bu kadar uzaklaşmanın açıklanabilir sebepleri Avrupa ortaçağında
görülebilir. Yalnızca hayvanlar hakkında açılan davalar ve yargılamalar bile örnek
olarak yeterli olabilir!
***Bilimin kutsal kitap
seviyesine çıkması ve aklın peygamber rolünü oynaması gibi ilginç benzerlikler kurulabilir.
Keza kadim zamanlarda kutsal kitapların tahrif edilmesiyle bilimin yanlış kullanılması
arasında da ilginç benzerlikler vardır. Sosyal ve siyasi güçlerin bilim üzerindeki
etkileri ile ilgili birçok örnek bulunabilir. Batıda bilim felsefesi alanında, P.
Feyerabend’in ‘Bilim Kilisesi ‘ ve T. Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı ‘gibi
başyapıtların olduğu bir gelenek devam ediyor.
****”Kapitalizmin ortaya
çıkışında Rönesans sıkça işaret edilen bir dönemdir. Bu dönem Avrupa’nın Amerika
kıtasının zenginliklerini kıtaya taşıdığı ve bu zenginlikler sayesinde Uzakdoğu
ile ticaret hacmini genişlettiği dönemdir. Bu dönemi işaret edenler arasında
Immanuel Wallerstein, Werner Sombart ve Karl Marx gibi isimler dikkat çeker.”(Medeniyet
Endüstrisi, Abdullah Metin, Dr.)






.jpg)


1.jpg)
2.jpg)


1.jpg)








1.jpg)
1.jpg)
.jpg)























































.gif)