Gün akşamdır

Ağır ağır çöken tenha sokaklarda

Bölük pörçük efkâr...

Her adımda canlanır geçmişten bir an

Arkada kalır tek tek lambalar

Aynı hayal kurulsa da hep

Bitmeyen bir hasret var.

Kim var kim yoksa hazır

Yüzler hiç değişmemiş

Fakat neden bunca hüzün

Bu solgun gülümseyiş?

Her şey derin huşuda

Ev, avlu, ağaç, yaprak

Hiç umulmadık anda

Ses meçhuldür, gölge kıvrak.

Gölgeler ki yere düşmüş

Sarıp sarmalar

Gerçek değil hiç bir dönüş

Bir ürperiş kadar...

Gün akşamdır

Ağır ağır çöken tenha sokaklarda

Bölük pörçük efkâr...


Mustafa KENARLI

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



Ne desek boşuna, gidişat kötü.

Töremiz bozuldu, umursayan yok.

Her elde telefon, muhabbet kötü

Aramız bozuldu, umursayan yok.


Hayat pahalandı, geçim zorlaştı.

Borç batağa döndü, gırtlağı aştı.

Faiz, döviz derken,  feleği şaştı.

Paramız bozuldu, umursayan yok.


Toplumda her şeyi biliyor herkes.

Bağırış, çağırış, her kafadan ses.

Herkes bir numara, pes vallahi pes.

Sıramız bozuldu, umursayan yok.


Kirlendi çevremiz, günah kiriyle.

Sokaklar it doldu, çakal sürüyle.

Baş etmekte çok zor, mafya türüyle.

Yöremiz bozuldu, umursayan yok.


Bir zamanlar devran farklı dönerdi

Kâfir Türk'ü görse, attan inerdi.

Yiğit nara atsa, düşman sinerdi.

Naramız bozuldu, umursayan yok.


Gönüller bir olsa, aşılır dağlar.

Birlik olmayınca Gazze kan ağlar.

Ah Doğu Türkistan! Yürekler dağlar. 

Çaremiz bozuldu, umursayan yok.


Kerim Toslak çözüm var mı derseniz,

Var elbette derim, kulak verseniz.

Siz de bir yaraya merhem sürseniz,

Yaramız bozuldu, umursayan yok.


KERİM TOSLAK

09/02/2024

SELÇUKLU/ KONYA

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

Eşeğe yükleyip mitili çulu,

Davarı da önden sürüp Gırdolu,

Tutulurdu bahar yaylanın yolu,

Göç ile obaya gelenler var mı?

 

Baharda yaylada güderdik öküz,

Deştifan diyorduk bekçilere biz,

Koruya girenler, dayak yer temiz,

Deştifanla papaz olanlar var mı?

 

Sırayla davarı keşik güderdik,

Süt sağmaya ılkılığa giderdik,

Sütü komşularla değiş ederdik,

Çöple süt almayı bilenler var mı?

 

Baharda çift sürer evlek çekerdik,

Avar salısına fide dikerdik,

Bir kaç evleğe de bostan ekerdik,

Kökenden bostanı yolanlar var mı?

 

Narıç çöplerinden sepeti örüp,

Finaz’da sepete üzümü derip,

Yüklenip sepeti yaylaya varıp,

Harmanın yolunu bulanlar var mı?

 

Harmana desteyi yığardık kat kat,

Eşek katır bitti gelince pat pat,

Düğen sürer iken farklıydı hayat,

Günlerce harmanda kalanlar var mı?

 

Bazen de harmandan kırıp yuları,

Darı tarlasında üterdik darı,

Pek umursamazdık, yesek azarı,

Serper’in suyuna dalanlar var mı?

 

Biterdi pilimiz saman çekerken,

Yayla yollarından inip çıkarken,

Bir de samanlığa saman dökerken,

Saman tozuyula dolanlar var mı?

 

Kış gelince saya günleri vardı,

Küçükler bacadan kefki salardı,

Gençler arap düzer oyun kurardı,

Arap düzüp, kefki salanlar var mı?

 

Kerim Toslak yazdı bildiklerini,

Nereden nereye geldiklerini,

Hem ağlayıp hem de güldüklerini,

Sizden de ağlayıp gülenler var mı?

Atmış yıl önceyi bilenler var mı?

Kerim TOSLAK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Dön babam dön. Temmuzun sarı sıcağı cayır cayır yakarken Güneşin gözünde,[1] düğenin üzerinde dön babam dön.

Büyükler harman kenarında bir asma gölgesinde uzanıp günün yorgunluğunu atarken, düğeni sürmek için adımız söylenince hiç itiraz etmeden düğenin üstüne çıkar gönülsüz gönülsüz düğenin üzerinde dönmeye başlardık.

Biz taşra çocuklarına düğen sürme büyük bir işti. Bu zamanda şehirden köye gelen yakın akraba çocukları düğene binmek, harmanda dolanmak için can atarken bizlere Güneşin gözünde bir işkenceye dönüşürdü.

Düğen üzerinde oturup sürmeye devam etmeye kalksak, büyüklerimiz hemen “Çabuk ayağa kalk!” şeklinde uyarılırdık. Hani bu uyarıyala suç işlemiş gibi korkardık da.

Bazen geçmişe özlem uyanır belleğimizde bir yandan o günlere “iyiydi” demek isteriz, ancak o zorlukları hatırlayınca “Aman Allah korusun.” demeden edemeyiz. Bende öyleyim. Okulun açılmasını dört gözle beklerdim. Okulda okumak özellikle benim için işten kurtuluştu. O günleri özlüyorum sanmayın. Sadece anılarımda acı tatlı yer alıp, zaman zaman bir düş sonrası uyanır gibi oluyorum.



Patoz Geliyor

1971 yılıydı, ilk defa kara patoz dedikleri harman makinesi Köprübaşı dediğimiz mevkie gelince, düğen çilesi çekenlerden biri olarak çok sevinmiştim.

Köprübaşı’nda beş altı tane harman vardı. “Kamil Memedi”nin harmanında ilk defa patoz kurulmaya başlanacaktı. Traktörün ardına bağlı olan patoz, dört kişinin karşılıklı tuttukları uzun ağaç yardımıyla traktörden ayrılırken patozun ucu yere kaydırılmış  “Kamil Memedi”nin ayağı üzerine düşmüştü. “Kamil Memedi” “Ooof anam! Yandım anam!” diye bağırırken büyük bir telaş başlamış patozun ucu kaldırılıp, yaralı “Kamil Memedi” geri çekilmişti. Hemen bir bez parçası ayarlanıp yaralı ayağın üzeri sarılırken “Kamil Memedi”, “Ooof anam! Yandım anam!” diye bağırmaya devam ediyordu.

11 yaşındaydım. Köyde büyük insandan beklenenler on bir yaşında olanlardan da beklenirdi. Ancak patozun kurulmasında ben ve ben gibi olanları, uyarmışlar, patozdan uzak durmamız istenmişti. Olup biteni seyrediyor, sadece istenen bir şey olursa koşarak gidip alıp veriyorduk.

Heyecanlıydım, o güne kadar patozla harman sürmeyi hiç görmemiştim. İlk defa patozla bir harmanımız sürülecek, ben de düğenin üzerinde dönüp durmadan kurtulacaktım.

“Kamil Memedi”nin koluna girilip harman kenarına taşınmış, patozun yanına dönen büyükler bu defa daha dikkatli bir şekilde o bağlantı kolunun altına takozlar ve taşlarla desteklemişlerdi. Patoz uzun bir kayışla motora bağlanmıştı.

Motorcu, patoz ile traktörün arasına bağlanan kayışın tam orta yerine gelip, üst ve alta uzanan kayışın gerginliğini eliyle sıkıştırıp kontrol ettikten sonra saatine bakıp “Arkadaşlar hazırsanız başlıyorum.” dedi. Traktörün üzerine çıkıp çalıştırtır. Motor normalin üzerinde bir devirle çalışıyor, kayış dönmeye, patozun içindeki kol gibi demirler ekin saplarını samana çevirmeye başlamıştı bile. Motorum güçlü bir ses kulaklarımızı tırmalıyordu.

Diğer harman sahipleri “Kamil Memedi”nin harmanının sürülmesine yardımcı olup bitirmişlerdi. Sıra bizim harmanın sürülmesine gelmişti. Patoz kayış traktör taşınmıştı. Düzen kurmuş, kazasız belasız bizim harmanımız da sürülmüştü. Aynı işlemle diğer harmanlarda da bitmiş, harman sahipleri kaç saat sürdüyse ücretlerini ödemişlerdi. Günlerce düğen süreceğimiz harman iki saate sürülmüş, orta yerde henüz çeç [2] samandan ayrılmamış, malama[3] dediğimiz yığın duruyordu.

Sürülme işlemi bittikten sonra rüzgâr belenecek ve harman sahipleri yaba ile savurma işine başlayacaklardı. İşte bu sırada 50-60 metre aşağımızda akıp giden Ermenek Göksu’yuna doğru harmancılarda hareket başlamıştı. Gidenler ellerini yüzlerini yıkayıp harman tozundan kurtuluyorlardı.

Bende nehrin kenarında temizliğimi yapmış etrafı seyre koyulmuştum. O sırada suyun içinde kıpırdayan bir şeyin olduğunu fark ettim. Hemen uzaklaştım. Az yukarıya çıkıp “Baba burada yılan var!” diye ünledim. Babam harmanımızın yanından benim yanıma geldi. “Nerede?” diye sordu, bende gördüğüm yeri gösterdim. Oraya yaklaşıp baktı. “Oğlum bu yılan değil, Görksu nehrine has sazan balığı.” dedi. Babam yeniden harmana döndü.

Sevindim. Hemen nehrin kıyısına yanaşıp onların hareketlerini izliyordum. Sürü halinde dolaşıyorlardı. Tam önümde bir araya toplanınca elimi suya daldırdım. Hepsi dağılıverdi. Bunu birkaç defa tekrarladım. Yakalanır mı hiç? Bırakıp harman yerine dönmek için nehrin kenarından yukarı çıktım.

Karayılanı Öldürdüler

Harmanların orada da bir telaş var. Hızlandım. Harmana yaklaşınca “Defneci Ali” yerden küreğin üzerine almaya çalıştığı 2 metre civarında olan simsiyah yılanı almaya çalıştığını gördüm. Babamda oradaydı. “Bak gördün mü, yılan orada değil buradaymış.” dedi.

Küreğin üzerine alınan yılan 30-40 metre uzağa taşınıp bir çukur kazılıp içine atılıp, üzeri toprakla kapatıldı. Karayılanların tamamen zehirsiz olduğunu çok sonraları öğrendim. Onların yaşam alanlarını biz daraltıyor, işgal ediyoruz üstelik öldürüyoruz! Sonrasında tarım alanlarımızda ektiğimiz ürünlere başka canlılar zarar veriyor. Bilmiyoruz öldürdüğümüz bir hayvanın kaybı onun beslendiği zararlıların çoğalmasını tetikliyor.

Rüzgâr Bekliyoruz

O gün öğle saatlerinden ikindi sonuna kadar hiç rüzgâr esmedi. İkindi sonrası biraz esmeye başlayınca babam yabayı eline alarak biraz savurdu. Rüzgâr kesilince yabayı malamanın içine saplayıp bırakıverdi. Ertesi sabah biraz daha savurdu. Diğer harman sahipleri de aynı işlemleri yapıyordu. Rüzgâr bitince bir gölgeye oturup sohbete başlıyorlardı.

Her harman döneminde üç, dört gün rüzgâr beklediğimiz hep olmuştur. Zira Ermenek vadisinin en taban noktası Serper’in Köprübaşındayız. Bir sabah esintisi, bir de ikindi esintisinde savurdun savurdun. Yoksa beklemeye devam.

Onların sohbetlerini dinlemeyi çok seviyordum. Babam bir defasında etrafındaki harmancılara anlatırken ben de dinledim.

Öşür ve Ağnam Vergisi

“1940’lı yıllardı. Yine burada harmanım vardı. Harmanı sürdük, orta yere malamayı yığdık. Rüzgâr esmiyor. O esse de savuramıyorsun. Çünkü öşürcü gelecek, izin verecek ondan sonra savuracaksın. Bekleme sırasında (eliyle göstererek) şu karaduttan bir karadut yiyeyim geleyim dedim. Elime de bir sitil [4] aldım. Elimde sitil dut ağacına çıktım. Bir güzel yedim. Sonra da bir sitil karadut topladım. Harmana getirdim. Bir kenara koydum, öşürcü gelecek diye bekliyorum. Derken öşürcü geldi. Malamanın yanına yaklaştı. Ne kadar buğday çıkacağını hesap ederken sitil içindeki karadutu gördü.

-Bu ne, diye sordu.

-Karadut efendim, dedim.

Öşürcü;

-Yiyebilir miyim, dedi.

-Tabi efendim, yiyebilirsiniz, dedim. Eliyle bir tane alıp yedi.

-O öyle yenmez efendim, dedim ve şapkamın içinde saplı olan çuvaldızı çıkarıp yıkadım ve uzattım. Yere oturup sitili önüne alıp yemeye başladı. Bir sitil karadutu yedikten sonra daha oturduğu yerden kalkmadan

-Sen öşürü ödedin, sana öşür yok, dedi.

Öşürcüye;

-Teşekkür ederim efendim, dedim. Adam şöyle bir baktı;

-Artık savurabilirsin, kolay gelsin, deyip yerinden kalkıp başka harmanlara doğru yürüyüp gitti.

Çocuk yaşımda öşürün ne demek olduğunu bilmiyordum ama dinlediğim kadarıyla devletin aldığı bir vergi olduğunu anlıyordum. Daha sonra bunu babama sordum, bana şunları anlatmıştı:

Hasat zamanı tahsildar ve yanında muhtarla öşür vergisini toplamak için harmana gelirler “Bu malamadan şu kadar buğday çıkar.” deyip savurunca öşürleri topluyorlardı.

Devlet ayrıca hayvanlardan da bacak başı ağnam vergisi alırdı. Ağnam ise hayvanların öşürüydü.

O zamanda gübre, ziraat ilaçları yoktu. Biraz hayvan tersimiz olursa tarlaya serperdik.  Olursa ondan buğdayımız olurdu.

Yokluk ve Kıtlık

Soba zamanda köyde daha yoktu. Ocaklarda odun ateşi çatılır hem oda aydınlatılır, hem yemek pişirilir, hem de ısınırdık. Isınırdık ama önümüz yanarken sırtımız donardı.

Üzerimize giydiğimiz giysileri kendi tarlalarımıza ektiğimiz pamuktan ip eğirir, tezgâhta dokunur kumaş haline gelince giysi yapılırdı. Bu giysiler elle dikilirdi.”

İkindi vakti rüzgâr çok güzel esmeye başladı. Babam savurdukça yüzünün gülmeye başladığını fark ediyordum.

Harmanımız savrulmuş, buğdayımızı çuvalladıktan sonra katırla köydeki evimize taşıyorduk. Taşıyan yine bendim. Günde en fazla dört defa köye gidip gelebiliyordum.

O zamanda taşrada yaşamak zordu.

“Bakarsın Lazım Olur!”

Rahmetli babam ve annemden 1940’lı yıllarda yaşanan kıtlığı ve çileleri çok dinledim. Onun eseri olacak ki 1960’lı yıllarda annemin dokuduğu kumaşlardan giysi giydiğimi anımsarım. Taşradaki benim çağdaşlarımda nerdeyse diz ve dirseklerimizde yamasız giysimiz olmazdı.

Çöp ev haberlerini duyunca o yaşlı insanların çoğunun o günleri yaşamış insanlar olduğunu tasavvur ederim hep.

Küçüklüğümüzde ailemizde bir nesne boşa atılmaz, “Bakarsın lazım olur.” diye bir kenara mutlaka konur, lazım oldukça da kullanılırdı.

O günlerde gördüklerimizden etkilenmiş olacağız ki atılacak bir nesneyi belli bir süre evin depo, kiler veya bodrumunda bekletip sonra atarız. Hep israftan kaçarız, bir de o günlerde beynimize yazılmış o eskiyi hatırlarız.

 

20.12.2020

Durmuş Ali Özbek

 

[1] Güneşin gözünde: Güneşin altında.

[2] Çeç: Samandan ayrılmış buğday yığını.

[3] Malama: Henüz samanla karışık, kalburdan geçirilmemiş tahıl yığını.

[4] Sitil: İçine su, yoğurt vb. konulan kovaya benzer ama kovadan küçük, kulplu kap, küçük bakraç.

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Gurbete savurdu kader,

Keder beni etti heder,

Bilmem sonum nere gider,

Savrulmuşum bir kül gibi.

***

Bir haber gelmez sıladan

Garibanlık da fazladan

Rabbim korusun beladan

Burulmuşum bir gül gibi.

***

Rabbime derdim dökerim,

Nidem çilemdir çekerim,

Kaderim boyun bükerim,

Yorulmuşum bir kul gibi.

***

Dünyadır geleni eler,

Ana ölür, kuzu meler,

Garip başa gelir neler,

Kırılmışım bir dal gibi.

***

Özbekoğlu geçti dünler,

Geri gelmez geçen günler,

Hem sevinç hem de hüzünler,

Geçirmişim hayal gibi.

***

12.01.2024 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

***

https://edebiyatevi.com/yazi/280786/hayal-gibi


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Buğdayımı döktüm saca,
Kokusunu yaydı baca,
Benden sana büyük rica,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Buğdayımı ben kavurdum,
Yele verdim de savurdum,
Susuz kaldı bak avurdum,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Kavurgayı kat cebine,
Otur bir çınar dibine,
Yersen yarar hem kalbine,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Kavurga darıdan olur,
Âlâsı buğdaydan olur,
Kendir girer çeşni olur,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Islak nohut şişer gider,
Kül içinde pişer gider,
Tansiyon mu düşer gider,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Kış gününe mutat olur,
Kurudukça çat çat olur,
Kendir ayrı bir tat olur,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
Özbekoğlu çok özledi,
Yeşil nohudu közledi,
Kavurgayı bak gizledi,
Yiyin gardaş kavurgayı.
***
08 Mayıs 2023 Konya
Durmuş Ali ÖZBEK
***
Mutat: Alışılmış, alışılmış olan ve alışıla gelen
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Sen benden gittin de, hatıran kaldı,

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

Çaresiz bıraktı, dertlere saldı,

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

x

Yeter de artardı, bir tek bakışın,

Zehir oldu şimdi, bende ki aşkın,

Görseniz olmuşum, divane şaşkın,

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

x

Bana vebal verme, günahım yeter,

Kabuksuz yarama, vurulmaz neşter,

Ateşe düşmüşüm, dumanım tüter

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

x

Gittiğin her güne, atardım kertik,

Sevda defterinde, son sayfa yırtık,

Kimseler kalbime, giremez artık,

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

x

Özbekoğlu önce, sen kendine gel,

Engine inersen, alır seni sel,

Zirvede olursan, kırar seni yel,

Dokunmayın bana, şimdi ağlarım.

x

30-31.12.2023 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



Doğumla ölüm arası,

Bahşedilmiş bir kul için.

Nedir ki şunun şurası,

Hazırlıktır bir yol için.

 

Şu dünyaya bir bak hele,

Kim ağlar kim çeker çile,

Bülbüle öğüt nafile,

Feryat eder bir gül için.

 

Yaşar dertsiz gamsız  kimi,

Zevkü sefa sürer demi,

Sanki dümensiz bir gemi,

Yüzer gider bir göl için.

 

Herkese farklıdır hayat,

Bazen taze bazen bayat,

Ömür geçer saat saat,

Günler aylar bir yıl için.

 

Anlaşılmaz yeterince,

Dalınca biraz derince,

Düşünürsen ince, ince,

Açar gonca bir dal için.

 

Bu dünyaya gelen ölür,

Hakikati bilen bilir,

Bilen maksudunu bulur,

Yaşar güzel bir hal için.

 

Kerim doğrusunu söyle,

Geçer ömür öyle böyle,

Sev, sevil, muhabbet eyle,

Zamanın yok cidal için.

 

Kerim TOSLAK

31/12/2023

Selçuklu/Konya

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

Derindir yarası merhem bulunmaz,

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

Verilen nefesler daha solunmaz

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

 

Tartılmaz kefede aşkın darası,

Sarılmaz dil ile hicran yarası,

Divane edermiş sevda sarası,

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

 

Elinden tutan yok döşersin dara,

Ummana dalarsın görünmez kara,

Dermansız yürekte en derin yara,

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

 

Divane olursun sevda şehrinde,

Oturur el alem kendi seyrinde,

Sen ise kaynarsın aşkın zehrinde,

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

 

Özbekoğlu neyler, aşka çaresiz,

Aşk bütün yaşanır hem de paresiz,

Tutuklu hücrede şimdi süresiz,

Kabuk bağlamazmış gönül yarası.

 

18-19,12.2023 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


“Yakında seni yurdundan çıkarmak için tedirgin edeceklerdir… Sen bizim uygulamamızda bir değişiklik bulamazsın.“Kur’an:17/76-77 Nuh Tufanı, insanlığın hayal edebileceği en korkunç felaketlerden biri olsa gerekti. Asya’dan Avrupa'ya Kuzey Amerika'dan Okyanusya'ya kadar Dünya’nın birçok yerinde kayıtlara geçen bu felaket kutsal kitaplarda da (farklı bir amaç içinde olsa) yer almaktaydı. Nihayet, 1849’daki Ninova kazılarıyla, maddi delillere de ulaşılmış oldu.[1]

Tarihe dair faaliyetler, madde –mana bütünlüğüne dayalı bir bakışı/bütün delillerin ötesinde bir yorumu gerekli kılar. Madde-mana bütünlüğü; Allah’ın varlığı ve nitelikleriyle, insanın, toplumun ve tabiatın bağlı bulunduğu kaideler, insan-toplum-tabiat ilişkileri, herhangi bir gücün nasıl elde edileceği ve nasıl kullanılacağıyla ilgili bir kavrayış alanına işaret eder. S.Zweıg bu durumu, ‘Yarının Tarihi’nde ince bir hissedişle anlatır. [2]

Maddi kültürün inşası, dünya tarihinde bir ilk olarak Batı Kültür Havzasında gerçekleşti. Bu kültürün sömürgecilik yoluyla batı dışı toplumlara dayatılması ve ardı sıra yol açtığı bütün yıkımlar, ’Maneviliğin Kaybedilişi ve Beşeri Afetler’ başlığı altında toplanabilecek kabarık bir dosya vücuda getirdi. Nuh tufanı, nasıl maddi anlamda hayatı durdurmuşsa, bu tecrübe de manevi bir tufan olarak tarihin belirleyici bir safhasını oluşturdu.

Bu kültür, A.Comte’un “Pozitivizm nasılları iyi bilir fakat niçinlerle hiç ilgilenmez. Çünkü niçinler ‘deneme üstüne’ ve Allah’a kadar uzanan bir sebep araştırmasına götürür.” biçiminde çerçevelediği ve gerçekliğin sadece maddi tarafındaki bir gayretle inşa edildi. “Tarih sanatı, vesikaların ihtiva ettiği her şeyi onlardan çekip çıkarmaktan ibarettir.” tarzındaki görüşlerde bu çerçevenin içindedir. Nihayet maneviliğin yok sayıldığı bu alanda da bir tanrı peydahlandı ki K. Popper, Tanrı’nın her şeye kadir oluşunun yerine tarih tanrısının geçtiğini tespit ettikten sonra şöyle devam eder: “Tanrı’ya karşı günah işleyenlerin yerini tarihin ilerleyişine boşu boşuna direnen cahiller aldı ve nihai yargıyı Tanrı’nın değil, tarihin (milletlerin ya da sınıfların tarihinin)vereceğini öğrendik.[3 ]Meğer “Tarih önünde hesap vermek” ve  ”Tarihin yüklediği görevler” gibi ne kadar alışıldık laflar varmış!

Tarihi gerçekliği anlama çabası, esasında bir anlamlandırma işidir ki bu olmasa, geçmiş zaman bir olay yığını halinde kalırdı.

Toplumun, maddi şartların tesiri altında, doğrusal olarak ilerleyen bir varlık olarak kurgulanması, daha başlangıçta geçmişe dönük bir anlam arayışını ve ibret alınacak bir neticeyi imkânsız hale getirdi. Bu kurgunun bir tezahürü olarak bu kültürü, insanlığın ulaşabileceği en son aşama olarak gören kirli bir anlayış; son peygamber (sav)’in gönderilmesi, sonrasında madde mana bütünlüğünün en ideal örneklerinin sergilenmesi ve şu anda da insanlığın yegâne umudu olarak devam etmesi gibi gerçeklikleri nasıl anlamlı bulabilir? M.Hodgson’un, insanlık tarihinde, Müslümanların, dünyanın büyük bir kısmını kendi idealleri etrafında birleştirdiklerine göre, insanlık tarihini de bu idealler çerçevesinde yorumlayabilecekleri görüşü, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için bir ufuk çizgisi olmalıdır.                                                                                                  Peygamberlerin, ortak zihniyetlerin oluşumunda ve bu zihniyetlerin ahlak ve adalet anlayışlarını şekillendirmesinde hiçbir tesir yok mudur? Oysa bir toplumun ortak bir ideal etrafında toplanıp, bütün maddi şartları aşarak, çağın üzerinde bir hedefe ulaşması her zaman mümkündür. Bununla beraber, inanmış bir toplum için, Allah’ın yardımı manevi bir gerçekliktir.

13.asır Anadolu coğrafyası, tamda bunu destekleyen, hiçbir tehdidin/kaosun gölgeleyemediği bir canlılığa sahne olmuştu. İlim, imar ve gaza ruhu, ufacık bir toprak parçasında, cihan hâkimiyeti mefkûresiyle bütünleşeceği mümbit bir iklim bulmuştu. Anadolu ruhu bu asırda şekillenmiş ve dünya ölçeğinde bir zirve yürüyüşü kuvve haline gelmişti. Fatih’in liderlik donanımı, bu ruhun bir insanda nasıl ete kemiğe bürünebildiğinin ideal bir örneğidir.[4]

Fetih ve işgal iki zıt hükmetme biçimi olan adalet ve zulüm kadar farklıdır. Fetihte adalet, işgalde zulüm vardır. Tarih sahnesi, hangi hâkimiyet biçiminin nasıl sonuçlanabileceğini görme imkânının bulunduğu yegâne sahnedir. Beşeriyet içinde iyilik ve kötülük yok olmaz ama adalet ve zulmün hâkimiyeti el değiştirebilir. Tarihi olayların; adaletin veya zulmün hâkimiyetine doğru giden yolda anlamlı bir dizilişi vardır ki, bu aynı zamanda, Yüce Allah’ın adaletten tarafa olduğu, zulmede belli bir süre takdir ettiği gerçeğiyle örtüşür.[5]

Şimdi, Maddi kültürün tarih anlayışlarıyla Nuh kavminin şu tavrı arasında ne fark var? “Hiç şüphesiz biz Nuh’u; kavmini, onlara acı bir azap gelmeden önce uyarıp korkut diye kendi kavmine gönderdik. O’ da dedi ki…’doğrusu ben onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direndiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.”[6]

Maddi kültürün hâkimiyetinin, manevi bir tufan olarak, son peygamber döneminde gerçekleşmiş olmasında büyük bir ibret vardır. Hiç şüphesiz, Nuh Kavmi ve diğerlerinin başına gelenlerle ilgili duyarlılıkların canlı tutulması, millet hayatının esasıdır. Millet olma hali; dünle ilgili bir bilinç, bu güne ait bir iş/eylem ve yarın için ortak bir duada oluştur. Belli ki geleceğin tarihi, maddi kültürün gittikçe daha hızlı çökeceği ve son peygamber(sav)’in çağrısının daha gür yankılanacağı bir tarihtir.[7]

Mustafa KENARLI

Kaynak ve Dipnotlar:

[1] Nuh’un Gemisi, Emre Özdoğan,2008(Asya’da 13,Avrupa’da 4,Amerka’da 37, Avustralya’ ya, Okyanusya’da 9 adet Tufan efsanesi tespit edilmiş.)

[2] Şu satırlar eserin giriş bölümünden: “Olaylardan oluşma, sanki hiç değişmeyen bir okyanus görünümündeki tarih, gerçekte değişmez bir ritmik yasanın, bir dalgalanma hareketinin içten içe egemenliği altındadır... “

[3] Batı Aklına Karşı Türkiye, Süleyman Hayri Bolay, 2018 (Hegel’e göre devletlerin kaderini dünya tarihi belirler. Devletler kendilerine verilen göreve bağlı olarak tarih sahnesine çıkar veya çekilirler.)

[4] Fatih’in liderlik donanımı: Medresede oda sahibi olmak isteyecek kadar ilim sevgisi, Arapça ve Farsçayla beraber Latince ve bir çok Avrupa diline hâkim bir dil becerisi, zamanın en büyük toplarını döktürecek bir mühendislik, , bir strateji ustalığı, teşkilatçılık ve hukuk adamlığı, sanatseverlik ve divan şairliği, yeni yöntem ve teknikler geliştiren bir mucit, hedefine sonuna kadar bağlı, ahlak, adalet ve tevazu abidesi bir şahsiyet…

[5] Yüce Allah’ın zulme bir süre takdir etmesi, zulümden dönmeye bir fırsat tanımak içindir. Nuh Kavmi için bu fırsat 950 yıldı.

[6]Kur'an:71/1-7

[7] Maddi kültürün tarih alanındaki çöküşünü görebilmek için, ilerlemeci tarih anlayışlarından yirminci asra ne kaldığına ve yeni anlayışların bu kültürle ne kadar bağlantılı olduğuna bakmalıdır.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com