Sabahın ilk ışığında
Bir gül açar,
Kırılgan yapraklarında
Bir ömürlük sevgi saklıdır.

*

Cennetten bir amber
Senin kokun anne.
En güvenli sığınağım
Senin kucağın anne.

*

Nasır tutmuş avuçlarında
Zaman yoğrulur,
Hayatın en ağır yükü
Sevginle şekillenir.

Umudu taşırsın
Hep yüreğime.

*

Yorgunluğun gizlenir
Derin bakan gözlerinde.
Bakışlarında bir deniz var,
Dalga dalga büyür şefkatin,
Besler yüreğimi.

*

Her sözün

Anlam katar anlarıma,
Her dokunuşun,

İnşa eder ruhumu anne.

*

Dünyamı ayakta tutan
Görünmez bir köprü
Senin o sevgin,
Yüreğimin kalesi.

*

 

Her damla gözyaşın
Karanlıkta parlayan inci tanesi.
Acı görmesin bu dünyada
O çilekeş başın.

*

Sensin baharımın
En nadide çiçeği,
Köklerin toprağa,
Dalların gökyüzüne uzanır.

*

Her çiçek senin adınla açar,
Umutlarım seninle yeşerir,
Yarınlarım sevginle güçlenir.
Sevgin yarınlarımın tohumudur,
Işığın aydınlatır karanlığımı.

*

Bugüne “Anneler Günü” derler,
Ama bir gün olamaz senin günün.
Her günüm senin anne,
Her nefeste teşekkürüm,
Her adımda minnetim gizlidir.

*

Sonsuz bir yerin var
Kalbimin en derin yerinde…
Sen varsın anne.

*

06.05.2026 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Kültür Bakanlığı Halk Şairi

 

https://www.youtube.com/shorts/SVJhFm7WCoM

https://edebiyatevi.com/yazi/324455/anne

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


     Ermenekli yazarlarımızdan Emekli Öğretmen, Kültür Bakanlığı Halk Şairi Durmuş Ali ÖZBEK, yazdığı kitaplara “KELOĞLAN MASALLARI –Meslekler” adlı kitabını da ekleyen Özbek, kitabın sunuş yazısında;

“Türk masal geleneğinin sevilen kahramanı Keloğlan, zekâsı, saflığı ve çalışkanlığıyla nesiller boyunca çocuklara yol gösteren bir bilge dost gibidir. Kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren maceralarıyla hayatın içinden önemli dersler sunar.

“Keloğlan Masalları – Meslekler” adlı bu eser, Keloğlan’ın farklı meslekler içindeki serüvenleri aracılığıyla çalışmanın değeri, emek, sorumluluk ve dürüstlük gibi temel insani değerleri masalların eğlenceli diliyle çocuklara aktarmayı amaçlamaktadır. Geleneksel meslekleri tanıtan bu masallar, çocukların hayal dünyasını zenginleştirirken karşılaştıkları zorlukları akıl ve sabırla aşmanın önemini de vurgular.

Bu eserin, küçük okurlar için hem keyifli hem de öğretici bir başucu kitabı olmasını diliyoruz.

Keyifli okumalar…” diyor.

Özbek kitabı için;

“Hayat bazen bir çobanlık kadar sabır, bazen bir demircilik kadar emek, bazen de bir terzilik kadar incelik ister… İşte Keloğlan, bu kitapta birbirinden farklı meslekleri deneyimleyerek çalışmanın, üretmenin ve dürüstlüğün değerini keşfediyor.

Çobandan manava, berberden kayıkçıya, nalbanttan davulcuya kadar pek çok meslekle tanışacağınız bu masallarda; zekâ, azim, iyilik ve hayatın içinden dersler sizleri bekliyor.

Eğlenceli anlatımıyla güldüren, düşündüren ve öğreten bu hikâyeler, çocuklara hem geleneksel meslekleri tanıtıyor hem de hayat yolculuklarında rehberlik ediyor.

Keloğlan’ın renkli dünyasına adım atmaya hazır mısınız?” diyor.

Bizde “Keloğlan Masalları – Meslekler” kitabının okuyucusu bol olsun diyoruz.

Kitap için iletişim: Durmuş Ali ÖZBEK / watsapp: 0535 544 97 67







Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



İstanbulun kalabalık sabah trafiğinde, gri betonlar arasında ilerlerken, her şey sıradan görünüyordu. Ahmet, her zamanki gibi işine yetişmek için acele ediyordu. Radyoda eski bir türkü çalıyordu, o da türküyü mırıldanmaya başladı.

“(Ah) Sabah ile sabah ile

Kahve gelir tabak ile

Annen seni bana vermiş

Küçük yavrum nazar ile

 

İşte böyle

Her gün böyle

Hâlimiz böyle

Uy amman amman”

 

Bir yandan küçük termos bardaktaki kahvesini yudumlarken bir yandan da arabanın göğsündeki telefonlukta takılı duran telefonuna bakmayı ihmal etmiyordu. Ama o gün, hayatında filmlerde gördüğü ama hiç yaşamadığı bir an onu bekliyordu.

Yol kenarında, eski bir otobüs durağının yanında küçük bir kalabalık toplanmıştı. Birkaç kadın, ellerini ovuşturarak birine yardım etmeye çalışıyorlardı.

Ahmet ilk başta dikkat etmedi. Şehrin telaşı içinde böyle sahneler yaygındı. Ama arabayı biraz ilerletince, göz ucuyla baktı. Ortada hamile bir kadın vardı, yüzü acıyla buruşmuş, elleri karnını tutuyordu. Sancıları o kadar şiddetliydi ki, ayakta zor duruyordu. Etrafındaki kadınlar onu teselli etmeye çalışıyorlardı, ama taksiler bir bir geçip gidiyordu, kimse durmuyordu.

Ahmet arabayı biraz daha ilerletti, ama vicdanı rahat bırakmadı. "Ne yapıyorsun sen?" diye mırıldandı kendi kendine. Dikiz aynasından geriye baktı ve kararını verdi.

Frenlere asıldı, geri vitese taktı ve kalabalığın yanına döndü. Camı indirip seslendi; "Hanımefendi, bir şey mi oldu? Hastaneye mi gitmeniz lazım?"

Kadın, adının Fatma olduğunu sonradan öğreneceği kadın, gözleri yaşlı bir şekilde başını salladı. "Doğum... Sancılarım başladı. Taksi bulamıyorum." Etrafındaki kadınlar da onayladı. "Allah rızası için yardım et abi, kadıncağız perişan." Ahmet bir an tereddüt etti. Arabasında bir yabancı, hem de hamile bir kadın... Ya bir şey olursa? Ama sonra düşündü: "Eğer ben yardım etmezsem, kim edecek?" Kapıyı açtı ve Fatma'yı arka koltuğa oturttu. "Hemen hastaneye gidelim. Dayanın lütfen." Yola çıktılar. Trafik yoğundu, kornalar çalıyordu, ama Ahmet'in kalbi daha hızlı atıyordu. Fatma arkadan inliyordu, bağırıyordu. "Ah... Dayanamıyorum!" diyordu.

Ahmet aynadan bakıp teselli etmeye çalışıyordu. "Az kaldı hanımefendi, sakin olun. Hastane yakın." Ama sancılar şiddetleniyordu. Fatma birden haykırdı: "Geliyor... Bebek geliyor!"

Ahmet'in elleri direksiyonda buz kesti. "Ne? Burada mı?" Panikle sağa çekmeyi düşündü, ama trafik izin vermiyordu. Derin bir nefes aldı, aklına ilk yardım kursundan kalan bilgiler geldi. "Sakin ol, derin nefes al. Yardım çağıracağım." Ama vakit yoktu. Fatma'nın çığlığıyla birlikte, arabanın arka koltuğunda bir bebek ağlaması duyuldu. Bir erkek bebek, minicik elleriyle hayata merhaba diyordu.

 Ahmet şok içinde durdu, ama Fatma 'Bir tane daha geliyor!' diye fısıldadı. İkizler...

Ahmet'in korkusu doruktaydı, 'Allah'ım, yardım et.' diye dua etti içinden. Arabayı yeniden sürdü, dörtlüler yanıyor, siren gibi korna çalarak hastaneye yöneldi. Yol boyunca Fatma'ya su verdi, onu rahatlatmaya çalıştı.

Sonunda hastanenin acil kapısına vardılar. Birkaç hasta bakıcısı ve hemşireler koşarak geldi. Fatma'yı sedyeye aldılar. Doğumhaneye doğru hızlı bir şekilde ilerlediler. Dakikalar içinde ikinci bebeğin de doğduğu duyuruldu. “Sağlıklı bir erkek çocuğu daha doğdu.”

Ahmet dışarıda bekledi, hâlâ elleri titriyordu. Doktorlar doğumhaneden çıkınca gülümsediler. “Anne ve bebekler gayet iyi. Senin sayende zamanında yetiştin.” dediler Ahmet’e.

Fatma'nın kocası geldi, Ahmet'e sarıldı: “Kardeşim, sen bir kahramansın. Allah senden razı olsun.” dedi. Gözleri sevinçten nemli nemliydi.

O günden sonra Ahmet, her sabah aynı yoldan geçerken o durağa bakıyordu. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, bir anlık kararın nasıl mucizeler meydana getirebileceğini düşünüyordu. Ve bu olayı her hatırlayışında gözleri yaşararak şükrediyordu: “Ey Rabbim, o gün bana o gücü verdiğin için şükürler olsun.”

Belki de her birimiz, bir yol kenarında bir mucizenin parçası olabiliriz.

Ahmet yaşanan mucizeden sonra, o sabah radyoda dinlediği Urfa türküsü dilinden düşmez oldu.

“(Ah) Çay başında yâri gördüm
Yolun kenar
ına durdum
Nazl
ı yârim gelir diye
Bir
çift cevabını sordum 

 

İşte böyle
Her g
ün böyle
H
âlimiz böyle
Uy amman amman”

 

20.12.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Eğitimci Yazar

Kültür Bakanlığı Halk Şairi




Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.




Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Antika dükkânının vitrininde, tozlu bir kadife kutuda tek bir yüzük.

Altında küçük bir kâğıt: “Satılık; Düğün yüzüğü. Bir kez takıldı.” Gümüş halka, bir anın ağırlığını taşıyordu. O sabah, Leyla nikâh masasında “Evet” demiş, gece ise hastane koridorunda vedalaşmıştı.
Aşk bir gündü, ama izi sonsuz.

(:::::::::::::::::::::::::::::SİZ DE KISA ÖYKÜNÜZÜ YAZAR MISINIZ?::::::::::::::::::::::)
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

Kentin gri betonlarının arasında, adliyenin loş koridorlarında, her gün aynı telaş hüküm sürerdi. Dava dosyaları masalarda birikir, avukatlar koşuşturur, müvekkiller umutla ya da çaresizlikle beklerdi. Ama o gün, Sema için farklıydı. Onun için bu, sadece bir dosya değildi; yılların yükünü taşıyan, içini kemiren bir hikâyeydi.

Sema, genç bir avukattı. Henüz otuzlarının başında, idealist ama hayatın sert köşeleriyle yeni yeni tanışıyordu. Üstlendiği boşanma davası, on iki yıldır kapanmamış bir yara gibiydi. Müvekkili Ayşe, bir zamanlar sevgiyle başladığı evliliğini bitirmek için on iki yıl önce yola çıkmış ama dava bir türlü sonuçlanmamıştı. Koca, başka bir şehre gitmiş, çocuklar bölünmüştü. Kızı babayla, oğlu anneyle kalmıştı. Yollar ayrılmış, hayatlar kopmuştu. Ayşe, oğlunu büyütürken kızını sadece rüyalarında görmüş; baba, kızına sarılırken oğlunun kokusunu unutmuştu.

Sema, dosyayı ilk eline aldığında hissettiği ağırlığı hâlâ hatırlıyordu. Kâğıtlar sadece hukuki terimlerle dolu değildi. Her satırında bir ailenin dağılmış parçaları saklıydı. Ayşe’nin gözlerindeki keder, Sema’yı uykusuz bırakmıştı. Ayşe, sesi titreyerek “Onları bir kez daha görmek istiyorum.” demişti. “Kızımı, oğlumu… Bir anne nasıl dayanır bu hasrete?”

Duruşma günü geldiğinde, adliyenin üçüncü katındaki küçük salonda hava ağırdı. Sema, müvekkili Ayşe’nin yanında, dosyalarını düzenliyordu. Karşı tarafın avukatı, bir köşede müvekkiliyle fısıldaşıyordu. Hâkim, masasında dosyayı inceliyor, kâtip klavyede notlar alıyordu. Salonun kapısı açıldığında, önce bir gölge düştü içeri. Sonra bir adam, ardından genç bir kız ve bir delikanlı. Ayşe’nin nefesi kesildi. Sema, müvekkilinin elini sıkıca tuttu.

O an, zaman durdu. Salonun sessizliğini bir fısıltı bozdu önce; Ayşe’nin dudaklarından dökülen bir “Oğlum…” kelimesi. Aynı anda, karşıdaki adam, yani baba, “Kızım…” diye mırıldandı. Sonra, sanki görünmez bir ip hepsini birbirine çekti. Kız, babasının kollarına atıldı; oğul, annesinin boynuna sarıldı. Kardeşler, birbirlerini bulduklarında, yılların özlemi bir çığ gibi patladı. Sarılmalar, hıçkırıklar, kesik kesik kelimeler… “Anne… Baba… Ablam…” Kimse kimseden ayrılmak istemiyordu. Sanki bir an için dünya, sadece onların kavuşması için dönüyordu.

Hâkim, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Kâtip, klavyeden elini çekti. Sema’nın gözleri doldu ama ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Salondaki diğer avukatlar, mübaşir, hatta bir sonraki duruşmayı bekleyen yabancılar bile sessizce gözyaşlarını sildi. Kimse konuşmadı. Sadece o ailenin koklaşması, sarılması, birbirine dokunması vardı. Yıllar önce kopan bağlar, o birkaç dakikada yeniden örülüyordu.

Yarım saat sonra, hâkim tokmakla masaya vurduğunda, herkes toparlandı. Ama o an, salondaki herkesi değiştirmişti. Sema, dosyayı kapatırken, hukukun sadece kâğıt ve kanunlardan ibaret olmadığını anladı. O gün, adalet, bir ailenin birbirine kavuşmasında saklıydı.

Dava, birkaç ay sonra sonuçlandı. Boşanma gerçekleşti ama o aile, o duruşma salonunda yeniden bir olmuştu. Sema, her adliyeye gittiğinde, o koklaşmayı, o sarılmayı hatırlar. Ve her defasında, içindeki idealist genç avukat, bir aileyi kurtarmanın değil, bir anı yaşatmanın ne kadar kıymetli olduğunu düşünür.

17.06.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Suriye’nin Halep şehrinden 2012’de kaçıp Türkiye’ye sığınan Hüseyin, Fatma ve iki çocukları, Ahmed ile Zeynep’in hikâyesi, hem bir kayıp hem de bir yeniden başlangıç öyküsüydü.

On üç yıl boyunca İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük bir dairede yaşamışlardı. Hüseyin, inşaatlarda çalışarak, Fatma ise komşuların evlerinde temizlik yaparak geçimlerini sağlamıştı. Çocuklar, Türkiye’de doğup büyümüş, Türkçe öğrenmiş, mahallede arkadaş edinmiş, okula gitmişti. Zeynep, lise son sınıfta okulunun başarılı öğrencilerinden biriydi. Ahmed ise mahallenin futbol takımında yıldız bir oyuncuydu. Türkiye, onlara hem sığınak olmuş hem de yeni bir kimlik kazandırmıştı. Ama içlerinde hep bir yara kanıyordu; vatan hasreti.

2025’te Suriye’de savaşın ateşi sönmeye yüz tutmuş, bazı bölgeler yeniden inşa edilmeye başlanmıştı. Hüseyin ve Fatma, Halep’e dönme hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Çocuklar ise kararsızdı. Türkiye’yi vatan bellemişlerdi ama aile birliğini bozmak istemiyorlardı. Sonunda, bir sabah eşyalarını toplayıp Halep’e doğru yola çıktılar. Dönerlerken içlerinde bir umut vardı ama aynı zamanda derin bir belirsizlik.

Halep’e vardıklarında karşılaştıkları manzara, hayallerini gölgeledi. Şehir, savaşın izlerini fazlasıyla taşıyordu. Hüseyin’in çocukluk evi artık bir moloz yığınıydı. Mahallede tanıdık yüzler azalmış, komşular ya başka ülkelere göçmüş ya da hayatlarını kaybetmişti.

Elektrik ve su kesintileri günlük hayatı zorlaştırıyordu. Hüseyin, inşaat tecrübesine güvenerek iş bulabileceğini düşünmüştü ama yeniden inşa projeleri sınırlıydı ve yerel halk öncelikliydi. Fatma, evde yemek yapmaya çalışırken tanıdık tatları bulmakta zorlanıyordu. Türkiye’de alıştıkları ürünlerin çoğu burada yoktu ya da çok pahalıydı.

Ahmed ve Zeynep için dönüş daha karmaşıktı. Türkçeyi ana dilleri gibi konuşan bu gençler, Arapçayı akıcı şekilde konuşsalar da Halep’in yerel şivesine yabancılık çekiyorlardı. Zeynep, Türkiye’deki okul hayatını özlüyordu. Halep’teki okullarda eğitim sistemi farklıydı, sınıflar kalabalık ve kaynaklar kısıtlıydı. Ahmed, mahallede futbol oynayacak bir saha bulamadı. Arkadaşlarının çoğu Türkiye’de kalmıştı. İkisi de sık sık İstanbul’daki mahallelerini, simitçinin sesini, Boğaz’daki martıları ve arkadaşlarıyla geçirdikleri akşamları anıyordu.



Bir akşam, aile sofrasında otururken Zeynep, Türkiye’den getirdikleri bir kutu çayı çıkardı. “Bunu içince sanki hâlâ oradayız.” dedi hüzünle. Fatma, çay bardağını elinde tutarken gözleri doldu. “Türkiye bize kucak açtı ama bizim köklerimiz burada.” dedi. Hüseyin ise sessizdi. Türkiye’de geçirdikleri yıllarda kazandıkları dostlukları, komşularının sıcaklığını, çocuklarının Türkçe şiirler okuduğu okul müsamerelerini düşünüyordu. Ancak Halep’te, kendi topraklarında olmanın ağırlığı da bir o kadar gerçekti.

Bir gün Hüseyin, mahallede eski bir komşusuna rastladı. Adam, “Türkiye’de ne yaptınız bu kadar yıl?” diye sordu. Hüseyin, gülümseyerek, “Yaşadık, çalıştık, çocuklarımız büyüdü. Ama en çok, barışın hayalini kurduk.” dedi. Komşu başını salladı. “Burada da o hayal için uğraşıyoruz ama kolay değil.”

Aile, Halep’te birçok zorlukla karşılaştı. Ekonomik sıkıntılar, iş bulma güçlüğü ve temel ihtiyaçlara erişimdeki sorunlar, günlük hayatı bir mücadele haline getirdi. Çocukların eğitim sistemi ve sosyal çevreye uyum sağlaması zaman aldı. Türkiye’de alıştıkları düzen, burada bir lükstü. Ayrıca, savaş sonrası toplumda güven eksikliği ve sosyal bağların zayıflaması, ailenin yalnız hissetmesine neden oldu. Türkiye’deki komşuluk ilişkileri ve mahalle dayanışması burada eksikti.

Zeynep bir gün annesine; “Anne, Türkiye’deyken Suriyeliydik, buradaysa sanki yabancıyız.” dedi. Bu söz, ailenin içindeki ikilemi özetliyordu. Türkiye, onlara hem bir yuva hem de geçici bir sığınak olmuştu. Halep ise hem vatanları hem de yeniden tanımaları gereken bir yabancıydı.

Zamanla, aile küçük adımlarla yeni bir düzen kurmaya başladı. Hüseyin, bir inşaat kooperatifinde iş buldu. Fatma, mahalledeki kadınlarla bir araya gelip küçük bir yemek atölyesi kurdu. Türkiye’den öğrendiği tarifleri Halep’in tatlarıyla harmanladı. Zeynep, okulda öğretmenlerinin dikkatini çekti ve bir burs kazanarak eğitimine devam etme şansı buldu. Ahmed, mahallede birkaç çocukla futbol oynamaya başladı. Eski sahasını özlese de yeni arkadaşlıklar kuruyordu.

Bir akşam, aile yeniden çay sofrasında buluştu. Hüseyin; “Türkiye bize çok şey öğretti.” dedi. “Ama burada, kendi toprağımızda, o öğrendiklerimizi yeniden inşa için kullanacağız.” Fatma gülümsedi: “Ve bir gün, belki çocuklarımız hem burayı hem orayı vatan bilecek.”

Halepli bir ailenin iki vatan arasındaki yaşam köprüsünde Türkiye’de geçirdikleri on üç yıl, onlara dayanıklılık, dostluk ve yeni bir dil kazandırmıştı. Halep’e dönüş ise hem bir özlemle kavuşma hem de yeniden inşa mücadelesiydi. Her iki ülkede de karşılaştıkları zorluklar, onların umudunu kıramadı; çünkü aile, sevgiyle ve dayanışmayla her yaranın sarılabileceğini öğrenmişti.

 

24.05.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


Her sabah aynı saatte uyanır, kahvesini alıp pencerenin önüne otururdu. İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken, içindeki boşluk sanki o gökle yarışırdı. 35 yaşında, bir reklam ajansında metin yazarıydı. Günleri toplantılar, son teslim tarihleri ve bitmeyen bildirimlerle doluydu. Ama son zamanlarda, telefonunu eline aldığında, ekranın ötesinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Sanki biri, onun hayatından bir parçayı çalıp gitmişti.

Bir akşam, ofisten çıkıp eve yürürken, telefonunda eski bir mesaj bildirimi gördü. Gönderen: "Bilinmeyen Numara." Mesaj, tek kelimeydi: "Unuttun." Kalbi birden hızlandı. Kimdi bu? Yanlış numara mıydı, yoksa bir şaka mı? Mesajı silmeyi düşündü, ama bir şey onu durdurdu. O kelime, "Unuttun." beyninde yankılanıyordu.

Eve vardığında, eski kutuları karıştırmaya başladı. Yıllar önce, lise arkadaşlarıyla yazdığı mektuplar, sararmış fotoğraflar... ve sonra, bir not defteri. Sayfalarında, 20’li yaşlarının başında yazdığı hayaller vardı: bir roman yazmak, dünyayı gezmek, özgür olmak. Ama en çok, bir isim dikkatini çekti: Zeynep. Çocukluk arkadaşı, bir zamanlar gölgesi gibi peşinden ayrılmayan Zeynep. Üniversitede yolları ayrılmış, sonra bir kavga, bir sessizlik... ve Zeynep’i tamamen unutmuştu.

O gece, mesajın Zeynep’ten geldiğine emin oldu. İnternette aradı, eski numaralarını denedi, ama iz yoktu. Günler geçti, hayatı altüst olmuştu. İş yerinde dalgın, geceleri uykusuzdu. Her an, o mesajın gölgesi peşindeydi. Sonunda, bir akşam, Zeynep’in eski mahallesine gitti. Dar sokakta, Zeynep’in annesinin evini buldu. Kapıyı çaldı, titreyerek.

Kapıyı açan yaşlı kadın, Elif’i tanıyıp gülümsedi. “Zeynep mi? O yurtdışına taşındı, yıllar oldu.” dedi. Elif, mesajdan bahsetti. Kadın şaşırdı. “Zeynep’in telefonu mu? Kızım iki yıl önce öldü, Elif.” Bir an durdu “Kanser...” diyebildi gözlerinden yaşlar damarken.

Elif’in dizleri titredi. Eve dönerken, telefonu elinde, o tek kelimeye bakıyordu: "Unuttun." Belki Zeynep değildi, belki bir tesadüftü. Ama o gece, Elif masasına oturdu, yıllardır dokunmadığı bir defteri açtı ve yazmaya başladı. İlk cümle, “Zeynep’in gülüşünü hatırlıyorum,” oldu. Gözyaşları kâğıda damlarken, Elif unuttuğu şeyin sadece Zeynep olmadığını anladı. Kendi hayallerini, kendi ruhunu da unutmuştu.

O mesaj, kimden gelirse gelsin, Elif’i kendine geri getirmişti. Şehir uykudayken, o yazmaya devam etti. Gölgesiyle barışmıştı.

19.06.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

Tepelerin arasında, küçük bir kasabada, yaşlı bir adam olan Hüseyin Dede yaşardı. Hüseyin Dede’nin en yakın dostu, sadık köpeği Karabaş’tı. Karabaş, ne bir cins köpek ne de gösterişli bir hayvandı. Ama gözlerinde öyle bir vefa vardı ki, kasabalılar onun Hüseyin Dede’yle olan bağını konuşurdu. Karabaş, dedenin gölgesi gibiydi; tarlaya giderken peşinden koşar, akşamları sobanın başında onunla sessizce otururdu.

Bir gün kasabaya yabancı Cemal adında bir adam geldi. Şık kıyafetleri, parlak ayakkabıları ve kibirli bir gülümsemesi vardı. Kasabalılara, büyük şehirde zengin bir iş insanı olduğunu, ama buralarda “gerçek” bir dost aradığını söyledi. Gözü Karabaş’a takıldı. “Bu köpek başka,” dedi Hüseyin Dede’ye. “Sana ne istersen vereyim, sat bunu bana.”

Hüseyin Dede güldü. “Karabaş satılık değil, evlat. O benim dostum, can yoldaşım. Para onun değerini ölçemez.” Cemal ısrarcıydı. Cebinden kalın bir deste para çıkardı, sonra bir araba anahtarı, en son da şehirdeki bir evin tapusunu masaya koydu. “Seç birini.” dedi. “Karabaş’ı alayım.”

Dede’nin gözleri bulutlandı. “Evlat,” dedi, “sadakati para için satan, sattığı kişinin köpeği olur. Karabaş’ın dostluğu, senin paranın alamayacağı kadar büyük.” Cemal alaycı bir kahkaha attı. “Görelim bakalım,” dedi ve kasabadan ayrıldı.

Aradan haftalar geçti. Cemal, kasabaya geri döndü. Bu kez yanında başka bir köpek vardı; gösterişli, tüyleri parlak, ama gözleri soğuk bir hayvan. “Bak, Hüseyin Dede,” dedi, “bu köpeği şehirde binlerce liraya aldım. Senin Karabaş’ından kat kat üstün.” Hüseyin Dede, köpeğe baktı, sonra gülümsedi. “Parayla alınır, ama sadakat alınmaz.” dedi.

O gece kasabada fırtına koptu. Cemal’in gösterişli köpeği, zincirini koparıp kaçtı, bir daha görülmedi. Karabaş ise Hüseyin Dede’nin kulübesinin kapısında, sırılsıklam, sabaha kadar bekledi. Sabah olduğunda, dede kapıyı açtı ve Karabaş’ın başını okşadı. “Senin değerin, hiçbir parayla ölçülmez.” dedi.

Cemal, kasabada bir süre daha dolaştı, ama ne dost bulabildi ne de sadakat. Parası çoktu, ama yalnızdı. Hüseyin Dede ve Karabaş ise her akşam sobanın başında, birbirlerine yeterdi.

Sonuç: Sadakat, para ile satın alınamaz; çünkü gerçek dostluk, bedel biçilemeyen bir hazine gibidir. Parayla alınanlar, sadece efendilerinin gölgesi olur.

18.06.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK

Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


     

     Gün batarken, tepelerin ardında turuncu bir ışık süzülüyordu. Küçük bir köyde, taş duvarlı mütevazı bir evde yaşayan Bahtiyar, her akşam olduğu gibi kapısının önündeki tahta banka oturmuş, ufka bakıyordu. Elinde, yılların yorduğu bir tahta kaşıkla, toprak kasesinden aldığı son lokma çorbayı ağzına götürdü. Çorbanın buğusu, serin akşam havasında usulca yükseliyordu. Bahtiyar’ın yüzünde ne bir eksiklik ne de bir telaş vardı; yalnızca dingin bir gülümseme.

Bahtiyar, köyün en yoksul adamıydı. Ne tarlası, ne sürüsü, ne de altınla dolu sandıkları, ne de bankalarda parası vardı. Ama köyde onun kadar huzurlu bir adam da yoktu. Komşuları, pazarda ipekler, altınlar peşinde koşar, daha büyük ahırlar, daha geniş evler düşlerken, Bahtiyar’ın hayalleri başka bir dünyadaydı. Onun hazinesi, sabahları dallarda ötüşen kuşların şarkısı, tarladan dönen bir köylünün “Bahtiyar, bu akşam bize gelsene!” diye seslenişi, ya da bir çocuğun koşarken attığı kahkahaydı.

Bir gün, köyün zengin tüccarı Halim Bey, atının üstünde, süslü kaftanıyla Bahtiyar’ın evinin önünden geçti. Yanında birkaç hizmetkâr, ellerinde hediyelerle dolu sepetler vardı. Halim Bey, Bahtiyar’ın bankta oturmuş, elma ağacının gölgesinde bir türkü mırıldandığını görünce durdu. “Bahtiyar!” dedi, kaşlarını çatarak. “Bu köyde herkes bir şeyler kazanmanın peşinde, sen neyi kovalıyorsun? Bu fakirlikte nasıl böyle neşeli olabiliyorsun?” dedi.

Bahtiyar, gülümseyerek başını kaldırdı. “Halim Bey,” dedi. “Ben hiçbir şeyi kovalamıyorum. Koşarsan, rüzgârı hissedemezsin. Oturursan, o gelir, yüzünü okşar. Benim zenginliğim, şu an burada, bu bankta, bu elma ağacının gölgesinde. Senin hazinelerin çok, biliyorum. Ama söyle, gece yattığında uykun kaçıyor mu, ya bir gün hepsini kaybedersem diye?”

Halim Bey, bir an duraksadı. Gözlerinde bir gölge geçti. Zenginliği büyüdükçe, korkuları da büyümüştü. Kervanlarının yolunu, mallarının güvenliğini, hırsızları, rakipleri düşünmekten geceleri uyuyamaz olmuştu. “Haklısın,” dedi usulca. “Ama insan nasıl durur? Daha fazlasını istemeden nasıl yaşar?”

Bahtiyar, elindeki tahta kaşığı çorbaya daldırıp bir yudum aldı. “Bak,” dedi. “Bu çorba biraz mercimek, biraz soğan, bir tutam tuz. Ama komşum Fatma Ana getirdi bu sabah. ‘Bahtiyar,’ dedi, ‘sana da kaynattım.’ İşte bu bir lokma çorba, benim için dünyadaki en büyük ziyafet. Çünkü içinde sevgi var, paylaşmak var. Senin altına, ipeğe ihtiyacın yok, Halim Bey. Bir dostun içten bir selamı, bir çocuğun gülüşü, bir akşamüstü rüzgârı… Bunlar zaten senin. Ama görmek için durman lazım.”

Halim Bey, o gece konağında uyuyamadı. Yatağında dönüp dururken, Bahtiyar’ın sözleri kulaklarında çınladı. Ertesi sabah, atını değil, yaşlı bir eşeği aldı. Köyün meydanına yürüdü, elinde bir sepet elma. Çocuklara, komşulara dağıttı. Bir ihtiyarın elini öptü, bir çobana “Hadi, bir türkü söyle!” dedi. İlk kez, yüzüne değen rüzgârı hissetti. İlk kez, bir çocuğun kahkahası kalbini ısıttı. Ve o akşam, Bahtiyar’ın bankına oturdu, elinde bir kap çorba. “Haklıymışsın,” dedi. “Zenginlik, sandıklarda değil, burada, bu anlarda.”

Bahtiyar gülümsedi. “Hoş geldin,” dedi. “Şimdi, gerçekten yaşamaya başladın.”

Ve o günden sonra, Halim Bey’in konağında ipekler, altınlar hâlâ duruyordu. Ama onun gerçek hazinesi, Bahtiyar’la paylaştığı o tahta bank, bir kap çorba ve köyün meydanında yankılanan kahkahalardı. Çünkü mutluluk, dışarıda aranmazdı; o, zaten insanın içindeydi, basit bir hayatın sakin kucağında.

16.06.2025 Konya

Durmuş Ali ÖZBEK



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

   


    Bir fırıncı, dükkânının önünde titreyen, aç bir adama rastladı. Adamın üstü başı perişan, yüzü solgundu. Fırıncı, içinden bir an tereddüt geçtiyse de, tezgâhtan sıcacık bir somun ekmek aldı, adama uzattı. “Al, karnını doyur,” dedi, sesinde bir iyilik tınısı, ama gözlerinde bir hesap.

Adam ekmeği aldı, teşekkür etti, tam bir lokma koparacakken fırıncı seslendi: “Aman, o ekmeği yavaş ye, bu tam buğday, özel undan, ziyan etme!” Adam başını salladı, ekmeği ısırdı. Birkaç adım atmıştı ki fırıncı yine seslendi: “Hey, o ekmeği sakın yere düşürme, üstü susamlı, dökülürse yazık olur!” Adam durdu, ekmeğe baktı, sustu. Biraz daha yürüdü, fırıncı bir kez daha bağırdı: “Bak, o ekmeği hepsini yeme ha, o kadar emek verdim, paylaş başkasıyla!”

Adam durdu. Yüzünde ne öfke ne kırgınlık, sadece yorgun bir tebessüm. Ekmeği elinde tarttı, sonra yavaşça fırına geri döndü. Tezgâha koydu ekmeği, “Sağ ol, ama ben açlığıma razıyım,” dedi. Cebinden buruşuk bir kâğıda sarılı bayat bir ekmek parçası çıkardı, onu kemirmeye başladı ve yoluna devam etti.

Not: Öyküdeki olayın sizde uyandırdığı duyguyu yazar mısınız? 16.06.2025 Konya Durmuş Ali ÖZBEK

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Çocukluk yıllarımızdan itibaren konuştuklarımız, çeşitli kelimeleri bilerek veya bilmeyerek unuttuğumuz kelimeler, deyimler, atasözleri kişisel kültürümüzü açığa çıkardığı gibi yöre insanımızın hem kültürel kodlar hem de renk algısı açısından önemlidir.

Özellikle dil gözlemleri çok değerli bir yerel ağız kodlarını da açığa çıkarır. Ermenek yöremizin bu tür kodları açığa çıkaracak insanlarımıza da elbette her zaman ihtiyacımız vardır.

1980’li yıllarda başladığım yöre halkı arasında kullanılan kelimeler, deyimler, benzetmeler, atasözlerimizi açığa çıkarma çabam önce Sbide Antik Kenti adlı kitabıma eklediğim yerel kelime, deyim, benzetme, atasözleri bölümlerini oluştururken 22 yılı bulan bir gözlem çalışmalarım ile katkı oluşturmaya çalıştım. Daha sonra Ermenek Belediyesinin oluşturduğu yerel sözlüğe de elimden gelen katkıyı da sağlamıştım.

Ne var ki dil ve ağız çalışması öyle birkaç yıla sığacak bir durum değildir. Gerçekten bir ömür üzerinde çalışılacak bir konudur. Çünkü kültürel kodların hemen oluşmadığı aşikârdır. Ağız çalışmaları da aynı hassasiyeti gerektirir. 

Bu ağız örneklerini zaman zaman mutlaka duyduğumuz olmuştur. Benzer deyimler örneklerinden "çamur sarısı", "koyun boku yeşili", "sıçan tüyü rengi" gibi ifadeler de halk arasında renk tanımı için kullanılır.

Kendi yöremizden, yerel ağızda buna benzer bir örnek eklersem sarı renge "nini boku" diye 1960’lı yılların ikinci yarısında geçen ilkokul dönemimde yedi renkli bir kuru boya kutumuz olurdu ve işte o kutuların içinde sıralı kuru kalemlerden bir de “nini boku”idi. Yani sarı renk ti. Tabi birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar bu isimle konuşurduk. Lakin dörde, beşe geldiğimizde de kazandığımız kültürel doku ile artık “nini boku” rengine “sarı”yı kullanmaya başladığımız dönem olurdu. Evet benim yaşıtlarım bunu kullandık.

Bu ifade sarı rengin soluk, mat ve belki de sevimsiz bir tonunu belirtmek için kullanılmış olabilir. Buradaki "nini", "bebek" anlamında kullanılıyor ve "nini boku" da bebek dışkısına benzeyen açık sarı, yeşilimsi sarımsı bir renk tonunu ima ettiği kesin.

Böyle sevimsiz durumu dışlayabilir miyiz? Tabi ki hayır. Çünkü Bu tür deyimler, doğal gözlemlere dayalı halk betimlemeleridir. Özellikle renkler, kokular ve dokular konusunda halk dili oldukça zengin dokular sergiler.

“Nini boku” sarısı da bu bağlamda sıradan, hoş olmayan ya da değersiz bulunan bir sarı tonunu ifade etmekte olduğu halkındaki zenginliği ifade eder. Bu tür kelimeler, deyimler, ağız araştırmaları, halk kültürü ve sözlü tarih çalışmalarında son derece kıymetlidir. Eğer bu tür başka renk benzetmeleri ya da deyimleri derlenmesi yerel kültürün korunmasına büyük katkı sağlar.

29.05.2025

Durmuş Ali ÖZBEK

 

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


2012 yılının sıcak bir yaz günüydü. Yedi yaşındaki Razhan, Halep’teki küçük evlerinin avlusunda ip atlıyordu. Gökyüzü hâlâ maviydi ama geceleri patlama sesleri uykusunu bölmeye başlamıştı. Suriye’deki savaş onun çocukluğunu gölgeledi. Halep’te başlayan çatışmalar, patlama sesleri ve sirenler, Razhan’ın oyunlarını yarıda kesti. Sokaklar, bir zamanlar arkadaşlarıyla koştuğu yerler, artık tehlikeliydi. Annesi Fatma, telaşlı bir sesle, “Razhan, içeri gel!” diye bağırıyordu sık sık.


Okullar kapandı, komşular birer birer kayboldu. Annesi Fatma, geceleri Razhan’ı uyuturken, “Her şey düzelecek.” dese de, gökyüzündeki dumanlar umudu karartıyordu.

Savaş, Razhan’ın ailesini her şeyden yoksun bıraktı. Babası Ahmet’in dükkânı yağmalandı, birikimlerini kaybettiler. Yiyecek kuyrukları, elektrik kesintileri ve su sıkıntısı günlük hayatın parçası oldu.

Razhan, bir keresinde ekmek almak için saatlerce beklerken, yakındaki bir patlamanın sarsıntısını hissetti. O an, annesinin korku dolu gözleri, onun çocuk aklına kazındı.

Babası Ahmet, bir akşam masaya yumruğunu vurup, “Burada kalamayız.” dedi. Savaş, kapılarını çalmıştı.

Bir gece, yıldızsız bir gökyüzünün altında, aile birkaç eşyayı bir çantaya tıkıştırdı. Razhan’ın elinde sadece en sevdiği kırmızı oyuncak bebeği vardı. Annesi, “Yükümüz hafif olmalı, kızım.” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Razhan’ın gözleri, terk ettikleri evin kapısında takılı kaldı. O kapı, bir daha hiç açılmayacaktı.

Yolculuk zordu. Aile, diğer mültecilerle birlikte tozlu patikalarda, kamyon kasalarında, bazen yaya olarak ilerledi. Aile, hayatta kalmak için Türkiye’ye kaçıyordu ama savaşın izleri peşlerini bırakmıyordu. Razhan, babasının sırtında uyuyakaldığı gecelerde, annesinin fısıldadığı ninnileri duyuyordu. Sınırda, Kilis’e ulaşmadan önce, bir kontrol noktasında saatlerce beklediler. Razhan, annesinin elini sıkıca tutarken, askerlerin bağırışlarını ve kalbinin atışlarını duyuyordu. Babası, “Korkma, Türkiye’ye gidiyoruz, orada güvende olacağız.” diyordu ama sesi titriyordu.
Yedi yaşındaki Razhan, elinde küçük bir bez çanta, ailesiyle birlikte Suriye’deki savaşın gölgesinden kaçarak sınırı geçtikleri an, Razhan’ın ayağı Türk toprağına bastı. İlk durakları Kilis’ti. Tozlu yollar, kalabalık sokaklar ve tanımadığı bir dilin uğultusu… Razhan’ın küçük yüreği korku ve merak arasında gidip geliyordu. Kilis’in girişinde, bir yardım çadırında kendilerine uzatılan sıcak çorbayı içtiğinde, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Annesi, “Ağlama, burası yeni bir başlangıç.” dedi, ama Razhan, geride bıraktığı avluyu, arkadaşlarını, kırmızı bisikletini düşünüyordu. Yine de o çorba, o an, ona umut gibi geldi.

Annesi, “Burası yeni bir başlangıç, Razhan.” diyordu sık sık ama o, “ev” kelimesinin ne anlama geldiğini sorgulamaya başlamıştı bile.

Razhan’ın abisi Jamal (Cemal), mülteci olma sıkıntısı içinde hastalandı ve Kilis’teki çadır kampında tedavi gördü. Savaş, sadece evlerini değil, aile bağlarını da sarsmıştı; amcaları, kuzenleri geride kalmışlardı. Onlarla haberleşme imkânsızdı, onlardan bir daha da haber alamadılar.
Kilis’te geçirdikleri birkaç ay, Razhan için bir keşifti. Komşu teyzelerin ona uzattığı sıcacık bazlamalar, sokakta top oynayan çocukların davetkâr gülüşleri, yavaş yavaş yabancı bir yerin tanıdık kokularına dönüşüyordu. Razhan, çadır kampında diğer çocuklarla tanıştı, Razhan, Kilis’in dar sokaklarını, o bazlama kokusunu ve Türkçe’den ilk kelimeleri öğrendi: “Merhaba, naber?”

Babası, “İstanbul’da daha iyi bir hayat kurarız.” diyerek aileyi yeniden yola çıkardı. Razhan, o uzun otobüs yolculuğunda camdan bakarken, Türkiye’nin uçsuz bucaksız yollarını, dağlarını, tarlalarını seyretti. Bilmediği bir ülkeye, bilmediği bir geleceğe gidiyordu.

Razhan’ın hikâyesi, İstanbul’un kalabalık sokaklarında, bir martının kanadında, bir simitçinin sesinde hâlâ devam ediyor. Ve o, her yeni günde, bu topraklarda kök salmanın, yeniden başlamanın ne demek olduğunu kendi öyküsüyle anlatıyor.

Razhan, İstanbul’a vardıklarında, yeni bir dil öğrenirken ve okula uyum sağlamaya çalışırken, sık sık kâbuslar görüyordu. Halep’teki evlerinin yıkıntıları, kaybolan kırmızı bisikleti.

İstanbul, Razhan’ın gözlerinde bir masal şehri gibiydi. Boğaz’ın mavisi, martıların çığlıkları, tramvayların tıkırtısı… Ama bu masal, başlangıçta kolay değildi. Ailesi küçük bir dairede, Esenyurt’ta yaşamaya başladı. Babası inşaatlarda çalışırken, annesi evde dikiş dikerek ekmeğini kazanmaya çabalıyordu. Razhan ise okula başladı. Türkçe’yi öğrenmek, onun için hem bir oyun hem de bir mücadeleydi. Öğretmeninin sabırlı gülüşü, sınıf arkadaşlarının kimi zaman meraklı kimi zaman yaramaz bakışları, Razhan’ı bu yeni dünyaya bağlayan ilk ipler oldu.

Razhan’ın Suriye’den kaçışı, yüreğinde hem bir yara hem de bir umut olarak kaldı. O küçük kız, kırmızı oyuncak bebeğini hâlâ saklıyor. Ve her gece, İstanbul’daki odasında, o zorlu yolculuğu hatırlarken, kendine fısıldıyor: “Hayatta kaldık, şimdi hayalleri yaşatma zamanı.”

Yıllar geçti. Razhan büyüdü, Türkçe’yi ana dili gibi konuşur oldu. Okulda başarılı bir öğrenciydi. Özellikle edebiyat derslerinde yazdığı kompozisyonlar öğretmenlerinin gözdesiydi. İstanbul’un karmaşasında, bir yandan ailesine destek olmak için garsonluk yaptı, bir yandan da hayallerini büyüttü. Sokaklarda simit satan amcalardan, pazarın renkli telaşına; Taksim’in kalabalığından, Kadıköy’ün sakin sahiline, İstanbul onun için bir evden fazlası oldu. Bu şehir, onun hikâyesinin bir parçasıydı artık.

On üç yıl, Razhan’ı küçük bir kızdan güçlü bir genç kadına dönüştürdü. 2025 yılında, artık yirmi yaşında olan Razhan, bir üniversitede sosyoloji okuyordu. Hâlâ ailesiyle sık sık Kilis’ten, o ilk günlerden bahsediyorlardı. Annesi, “Bak, Razhan, o küçük kız buralara geldi.” derken gözleri doluyordu. Razhan ise gülümseyerek; “Anne, bu sadece başlangıç.” diyordu. Çünkü o, Türkiye’de geçen on üç yılın ona öğrettiği en önemli şeyi biliyordu: Nereden gelirsen gel, hayallerin peşinden koşarsan, bir yer sana “ev” olur.

Ama Razhan, savaşın sadece yıkım olmadığını da öğrendi. Türkiye’de geçen on üç yıl, ona yeni bir yuva, dostlar ve hayaller verdi. Savaşın etkileri hâlâ yüreğinde, ama o, her sabah İstanbul’un sokaklarında yürürken, barışın ve umudun peşinden koşuyor. Çünkü o, savaşın karanlığına rağmen, ışığı bulmayı öğrendi.

Suriye’deki savaş, Razhan’ın çocukluğunu çaldı, ama ona dayanıklılığı öğretti. 2025’te, yirmi yaşında bir üniversite öğrencisi olarak, o günleri hatırladığında hem hüzün hem de güç hissediyor. Savaş, milyonlarca Suriyeli gibi onun hayatını altüst etti; 5,6 milyondan fazla insan mülteci oldu, 6 milyondan fazla ülke içinde yerinden edildi. Ülke ekonomisi çöktü, şehirler harabeye döndü. Razhan, sosyoloji derslerinde savaşın toplumsal etkilerini okurken, kendi hikâyesini görüyor: travma, göç, yeniden inşa.

2024’ün sonlarında, Suriye’de savaşın resmi olarak sona erdiği açıklandı. Beşar Esad rejiminin 2024’te devrilmesiyle başlayan geçiş süreci, 2025’te yeni bir yönetimle daha belirgin bir hal aldı. Çatışmalar büyük ölçüde durmuş, Halep gibi şehirlerde yeniden inşa çalışmaları başlamıştı. Ancak Razhan için bu haber, hem umut hem de buruk bir özlem getirdi. Yıllardır haber alamadığı akrabalarından bazılarının hayatta olduğunu öğrendiğinde, İstanbul’daki küçük odasında gözyaşlarına boğuldu. Annesi Fatma, “Belki bir gün Halep’e gider, eski mahallemizi görürüz.” dedi, ama sesinde hem sevinç hem de belirsizlik vardı.

Suriye’deki yeni yönetim, mültecilerin geri dönüşünü teşvik eden programlar başlattı. Ancak Razhan ve ailesi için “geri dönmek” kolay bir karar değildi. Türkiye, on üç yılda onların evi olmuştu. Razhan, İstanbul’un kalabalık sokaklarında, Boğaz’ın mavisinde, sınıf arkadaşlarının gülüşlerinde bir yuva bulmuştu. Türkçe’yi ana dili gibi konuşuyor, sosyoloji derslerinde savaş sonrası toplumsal dönüşüm üzerine yazılar yazıyordu. Babası Ahmet, hâlâ Halep’teki dükkânını özlemle ansa da, Esenyurt’taki küçük dairelerinde kurdukları hayatı bırakmaya gönlü razı değildi.

Savaşın sona ermesi, Razhan’a kökenleriyle yeniden bağ kurma fırsatı verdi. 2025 yazında, bir yardım kuruluşuyla Kilis’e gitti ve Suriye’den gelen son mültecilere destek oldu. Onların hikâyelerinde kendi çocukluğunu gördü: kırmızı bisikletini, Halep’teki avlusunu, annesinin ninnilerini. Suriye’deki yeniden inşa projelerini araştırırken, bir gün Halep’e dönüp o yıkıntılar arasında yeni bir başlangıç kurmayı hayal etti. Ama şimdilik, İstanbul’da, sosyoloji eğitimine devam ederken, Türkiye ve Suriye arasında bir köprü olmayı planlıyordu. Kırmızı oyuncak bebeğini hâlâ sakladığı çekmecesine bakarken fısıldadı: “Savaş bitti ama hikâyemiz devam ediyor.”

Suriye’deki savaşın sona ermesi, Razhan’ın yüreğindeki yaraları tamir etmedi ama ona barışın mümkün olduğunu gösterdi. O, hem Türkiye’deki evinde hem de Suriye’deki köklerinde umudu yeşertmeye kararlıydı. Suriye’deki yeni yönetim, Razhan’a umut verdi ama onun asıl evi, mücadeleyle inşa ettiği hayatıydı. Savaşın izleri hâlâ yüreğinde ama o, hem Türkiye’deki hem de Suriye’deki barışın bir parçası olmak için çalışmaya kararlı. Çünkü Razhan, savaşın karanlığından ışığı bulmayı öğrenmiş bir genç kadındı.

24.05.2025 Konya
Kültür Bakanlığı Halk Şairi

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com