Cumhuriyet’in ilanından sonra eğitim ve kültür alanlarında gerçekleştirilen esaslı değişikliklerin başında 1 Kasım 1928 tarihinde yapılan harf inkılabı ile takip eden yıllarda önce Türk Tarih Kurumunun (1931), ardından Türk Dil Kurumunun (1932) kurulması gelir. İkinci tarih, bilim çevrelerinde Dil Devrimi’nin başlangıcı olarak da kabul edilir. Devrimin esası Türk dilinin tarihini araştırmak, onu yabancı ek ve kelimelerden arındırmaktır. Başlangıçta Türk Dili Tetkik Cemiyeti adını taşıyan Kurum’un ismi, öz görevine uygun olarak 1936 yılında Türk Dil Kurumu (=TDK) şeklinde değiştirilir. Yine aynı amaç ve plan doğrultusunda 26 Eylül - 5 Ekim 1932 tarihleri arasında İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda 1. Türk Dili Kurultayı tertip edilir. Kurum, daha sonra Türkçenin geçmişinin araştırılmasının yanında terimler başta olmak üzere dildeki yabancı kökenli kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması, bunlar için halk ağzından kelimeler derlenmesi gibi yoğun bir programın içine girer. İşte -sal, -sel eklerinin dilimizdeki sergüzeşti, TDK’nin dile yerleşmiş Arapça ve Farsça unsurlara “Öz Türkçe” karşılıklar bulma çabasına giriştiği bu döneme rastlar.

Bugün yalnızca yazılı ve görüntülü yayın organlarında değil toplumun hemen her kesiminin dilinde misallerine fazlaca rastlanan -sal, -sel ekleri; toplumun, sanat ve bilim çevrelerinin, dilcilerin gündemine Dil Devrimi’ni takip eden günlerde girer. Tespit edebildiğimiz kadarıyla ekler, Şemsettin Sami’nin hazırladığı Kâmûs-ı Türkî (1901) ile sözlük tarihimizde Latin harfleriyle yayımlanmış ilk tek dilli sözlük olan İbrahim Alâettin’in (Gövsa) harf inkılabından kısa bir süre sonra hazırladığı Yeni Türk Lûgati’nde (1930) yoktur. Bu ekleri almış kelimelerin sözlüklere yansıması, TDK’nin 1942’de yayımladığı Felsefe ve Gramer Terimleri isimli kılavuz ile kuruluşundan 13 sene sonra çıkardığı ilk Türkçe Sözlük’le gerçekleşir. Kılavuzda geçen -sal, -sel’li örneklerden bir kısmı şöyledir: anlıksal, ansal (zihnî), bilimsel, bireysel, duygusal, mantıksal, ruhsal, toplumsal. 1945 yılında kullanıcıların istifadesine sunulan ilk sözlükte ise daha çok misalle karşılaşılır. İki eserde yer alan örnekler, söz konusu eklerin, kökenlerine bakılmaksızın, her kelimeye getirilebildiğini göstermektedir. Ayrıca böyle kelimelerin, dönemin gazete ve dergileri ile sanatçılarının, bilginlerinin dilinde olabileceğine dair güçlü bir fikir vermektedir.

-sal, -sel eklerinin Türkçedeki yaşam öyküsüne dair Felsefe ve Gramer Terimleri isimli kılavuz üzerine yapılan ilmî müzakerelerde bazı bilgiler bulmak mümkün. Hasan Eren’in aktardığı notlara göre Millî Eğitim Bakanlığı, 1952 yılında bu kılavuzdaki bellek, bilinç, birey, etki gibi bazı terimlere gösterilen tepkiler üzerine bir komisyon kurar. Peyami Safa, Hasan Eren, Mehmet Ali Ağakay, Nihat Sami Banarlı gibi sanatçı ve bilginlerden müteşekkil kurulda hararetli tartışmalar yaşanır. Eren’in ifadesine göre, toplantılarda “ağır saldırıya uğrayan” eklerden biri de -sal, -sel’dir. Fakat müzakereler sırasında Peyami Safa’nın örnek vermek amacıyla Fransızcadan tercüme ettiği bir cümlede “anıtsal” kelimesinin “monumental”den daha güzel durduğunu söylemesi, toplantıda eke dair olumlu bir havanın esmesine neden olur. Müzakereciler arasında yer alan Banarlı bu duruma itiraz etse de toplantıda söz konusu eklerin Türkçe asıllı kelimelere getirilerek işletilmesi yönünde bir ilke kararı alınır. Ne var ki ilerleyen günlerde ortaya çıkan bir kısmı gereksiz bir kısmı yanlış onlarca misal; heyetçe alınan kararın uzun ömürlü olmadığını açıkça göstermektedir.

Menşei ve Yapısı

Tüm yabancılığına, dahası çirkinliğine rağmen dilimizdeki işlekliği günbegün artan -sal, -sel eklerinin menşei konusunda birkaç fikir var. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Tahsin Banguoğlu, Ömer Asım Aksoy, Hasan Eren, Zeynep Korkmaz, Nihat Sami Banarlı gibi isimlerin görüşlerini iki grupta toplamak mümkün: kumsal (<kum-sal) ve uysal (<uy-sal) kelimelerinden hareketle ekin Türkçe kaynaklı olduğunu iddia edip zamanla işlevinin ve kullanım alanının genişlediğini düşünen ve bunu makul karşılayan kesim; bir de aslı -al, -el olan ekin Latin kökenli olduğunu, Fransızca aracılığıyla Türkçeye geçtiğini, siyasal (<siyasa-l) ve ulusal (<ulus-al) kelimelerinin -sal biçiminde yanlış ayrılmasına bağlı olarak bu hecenin bir ek gibi görüldüğünü dile getiren kesim. İkinci grupta yer alanların diğerine nazaran baskın olduğunu, şahsi kanaatimizin de bu istikamette olduğunu belirtmekte yarar var.

Türkçedeki Anlamı

Görüldüğü üzere -sal, -sel; Dil Devrimi’nin bakiyesi olan yapılardan biridir. Bunlar Türkçeye yerleşmiş askerî, dinî, fikrî, ilmî, tarihî gibi birçok kelimedeki Arapça nispet ekinin (î) yerini tutmak üzere yararlanılan ve getirildiği kelimeye “nispet (bağıntı, ilgi) bildirme, ait olma” anlamı veren eklerdir. Aslında dilimizde bu görev, söz konusu ekler kullanılmadan belirtisiz isim tamlaması yoluyla yahut aynı anlamı veren benzer işlevli ekleri (-an, -en, -ça, -çe, -lı, -li, -lık, -lik, -sız, -siz gibi) ve yapıları (-la ilgili olan, olan, -an olan kimse, -dan olan kimse vb.) kullanmak suretiyle sağlanabilmektedir. Dünyanın en kadim dilleri arasında yer alan Türkçe, bu tarz farklı ifade imkânlarına, anlatım yollarına sahip güçlü ve zengin bir dildir. Nitekim mezkûr eklerin pek çok misalde Arapça nispet ekinin yerini tutması da mümkün değildir. Tutmadığı da hemen göze çarpmaktadır. Mesela, -sal, -sel ekleri “Arap’la ilgili olan, Arapça” anlamlarına gelen Arabî kelimesindeki nispet i’sini karşılamada yetersizdir. D. Mehmet Doğan’ın da belirttiği üzere, Türkî kelimesi yerine Türksel biçimini kullanmak asla mümkün değildir. Fakat mevcut tablo, ileride işin bu noktaya gelebileceğini düşündürmektedir.

Örnekler

Bazı araştırmacıların “sal”lanan, bazılarının da “sala bindirilip sele verilen” diye nitelediği bu kelimeler, Türkçede 1940’lı yıllardan bu yana her geçen gün artmıştır ne yazık ki. Hakkında birtakım tartışmaların yapılması; Türkçeye yabancılığı, aykırılığı üzerine pek çok yazının kaleme alınması “sallanan yahut sele verilen kelimeler”in sayısını azaltmadığı gibi bilakis eke olan ilgiyi artırmıştır. Dilimizin binlerce yıllık yapısına tamamen aykırı olan yeni şekillerle ekimiz, daha yaygın ve hemen her kelimenin sonuna ulanır hâle gelmiştir. Ne acıdır ki eğit-sel, gör-sel, işit-sel, yönet-sel gibi yanlış fakat söylendiğinde kullanıcısına, sözüm ona, entelektüellik ve modernlik havası katan, dillerinde de biraz öz Türkçe algısı oluşturan biçimlerin cazibesi gün geçtikçe artmaktadır. Akademik çalışmalarda, tezlerde, felsefi ve edebî metinlerde bu acı tablonun örnekleri hemen göze çarpıyor. Bunun yanında siyasetçiler, sanatkârlar başta olmak üzere birçok ilim, kalem ve kürsü erbabının dilinde de bu kelimeleri duymak mümkün.

D. Mehmet Doğan imzalı Doğan Büyük Türkçe Sözlük’ün son baskısında geçen, mevcut diğer güncel sözlüklerde de kendisine yer bulan birçok örnekten bir kısmı şöyle: anıtsal (abidevî, anıtlık), belgesel (belge niteliği taşıyan, belgelik), çevresel (çevrelik), çevrimsel (devrî, çevrimlik), çözümsel (çözümlemeli, çözümlü, tahlili, analitik), evsel (evle ilgili, eve ait), göksel (semavî, gökçül), görsel (görmekle ilgili, plastik, görüntü, fotoğraf, resim), işlevsel (işlevli, işe yarar, fonksiyonel) vb. Gelenekselci, gelenekselleştirme, görsellik, görsel sanatlar (uzmanı), küreselleşme, yapısalcılık, zihinsel engelliler (öğretmeni) gibi türemiş biçimler, tamlama ve birleşikler ise ekin Türkçedeki yerini iyice sağlamlaştırdığını gösteriyor.

Sonuç

Türkçedeki alıntı unsurlara öz Türkçe karşılıklar bulma çabalarının acı mahsulleri arasında yer alan -sal, -sel ekleri; Dil Devrimi’nin kötü bir mirası olarak dilde yaşamaya devam ediyor. Üstüne üstlük her geçen gün etkinliğini artırıyor, kullanım sahasını genişletiyor. Başlangıçta dar bir alanda yararlanıldığı ve belirli kelimelere eklendiği anlaşılan bu ekler; bir yandan Türkçe fiil kök veya gövdelerine getirilmek suretiyle dilin yerleşik kaidelerinin dışına çıkılmasına da yol açarken diğer yandan emsal teşkil ederek pek çok olumsuz örneğin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Kelimelerin tahrifi yalnızca isimlerle ve Türkçeyle kalmamış, dilimizdeki birçok Doğu yahut Batı kökenli kelime, bu “katil” ekten nasibini almıştır: ahlaksal, aletsel, bedensel, düşünsel, göndergesel, parasal, partisel, primsel, puansal vb.

O dönemde dildeki “yabancı” unsurları ayıklamak isterken dilin bünyesine daha yabancı olan, yabancılıkla kalmayıp aynı zamanda zarar da veren başka ögelerin dile yerleşmesine fırsat verilmiştir. Ne yazık ki bu ameliyeler; Türkçenin binlerce yıllık birikimini yok ettiği gibi, tarihini hiçe sayan, kaidelerini çiğneyen, dilin kendi mecrasında tabiî gelişimini engelleyen pek çok unsurun dilde neşvünema bulmasına yol açmıştır.

Prof.Dr. İdris Nebi UYSAL

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



 Çalab’ın dünyasında yüz bin sevgi var ola

Kabul et gör kendine kangısı layık-durur

Yunus Emre

Kangı, bugün soru sıfatı olarak kullandığımız hangi kelimesinin Türkçedeki eski şeklidir. Kökü “ne” anlamına gelen “ka”dır. Yunus’un ilahilerinde, Dede Korkut’un dilinde, Baki’nin gazellerinde, şiir veya nesir türünde yazılmış birçok metinde tesadüf ettiğimiz kanca “nereye”, kancaru “nereye (doğru)”, kanda “nereye, nerede”, kandan “nereden”, kanı “hani” kelimelerinin hepsi bu kökle ilişkilidir. Bu kelimeler Yunus Emre’nin “Ben kanda(y)sam dost andadır, her kancaru bakar isem oldur gözüme görünen”, Fuzuli’nin “Kanda olsan ey peri gönlüm senin yanındadır”, Nedim’in “Kangısın alsam gülü yahut ki camı ya seni” mısralarında âdeta ölümsüzleşmiştir. Ka’nın hayat verdiği bu soru kelimeleri, Oğuz Türklerinin tarihî yazı dilleri olan Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesinde hayli işlektir. Türkiye Türkçesinde ise canlılığını yitirmiş, yerini “ne” ile teşkil edilmiş yapılara bırakmıştır. Bugün dilimizdeki “hangi, hani” örnekleri ka’nın hatırasını yaşatan şekillerdir.

Yunus Emre’nin belgelerle tarihlendirilen yaşam öyküsü 1241-1321 yılları arasına rastlar. O, “hâlden hâledir” diye tasvir ettiği bu yolculukta türlü gailelerle karşılaşmış, muhtelif imtihanlarla sınanmıştır. Vakti saati gelince de her ölümlü gibi “ecel şerbetini içmiş”, “gelenin geçtiği, konanın göçtüğü” bu “fâni dünyadan beka âlemine uçmuş”tur. Onun gerçek hayatı “can kuşunu uçurduktan” sonra başlamış, daha hayattayken okunan ilahileri irtihalinden sonra adıyla birlikte diyardan diyara ulaşmıştır.

Yunus’un şiirleri, sağlığındayken halkın, sanatçıların, gönül ehlinin terennüm ettiği mısralar arasındadır. Çağdaşı Âşık Paşa’nın (1272-1332) 1330 yılında tamamladığı Garip-name’de Yunus’un bazı beyitlerini açıklaması ozanın ününün o devirde Anadolu’da yankılandığını gösterir. 1438’de Türklere esir düşen ve ömrünün yirmi senesini Edirne, Bursa, Bergama gibi şehirlerde geçiren Şebeşli Georg’un esaretten sonra Roma’da şairin iki manzumesini yayımlaması Yunus’un çağrısının XV. yüzyılda Avrupa’ya kadar ulaştığını anlatır. 1671 yılında Karaman’a gelen Evliya Çelebi Yunus’u yerinde ziyaret eder, ondan “Türkçe tasavvufane beyitleri, şiirleri ve ilahileri meşhurdur.” diye söz eder. Osmanlı ülkesini ve sair beldeleri karış karış gezen seyyah-ı fakir, dolaştığı yerlerde Yunus ilahilerini dinlemiş olmalıdır. Şiirleri Dede Efendi, Zekai Dedi gibi bestekârlarca bestelenen Yunus’un adı ve dizeleri Osmanlı coğrafyasının en ücra köşelerine kadar yayılmıştır.

Halkın çok sevdiği, ilahilerini dilinden düşürmediği, beğendiği her şiiri ona mal ettiği, âşıklarınsa adını mahlas edindiği Yunus Emre, Fuat Köprülü’ye kadar Türk aydınının dikkatini çekmemiştir. Rıza Tevfik’in “koca Türkmen şair-i sufisi” diye takdim ettiği Yunus’un bilim dünyasınca fark edilmesini sağlayan Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919) isimli çalışması olmuştur. Bu eser, Cumhuriyet Türkiye’sinde dikkatleri Yunus’a çevirir. O günlerden itibaren edebiyat, sanat ve bilim çevrelerinde Yunus Emre rüzgârı esmeye başlar. Yakup Kadri’den Necip Fazıl’a, Burhan Ümit’ten Abdülbaki Gölpınarlı’ya pek çok kalem sahibi Yunus’u anlatan şiirler, piyesler, kitaplar vücuda getirir. Bu aşırı ilginin sonuçlarından biri de düşünce dünyası ve hayat hikâyesi yönleriyle “Hangi Yunus?” dedirtecek şekilde birbirinden farklı Yunusların ortaya çıkmış olmasıdır. 

Yunus Emre’nin hayatını kaleme alanlar, bu öyküyü daha çok menkıbeler üzerine inşa etmiştir. Temel başvuru kaynakları ise Hacı Bektaş-ı Veli Vilayet-namesi ile Tezkiretü’l-Has isimli menakıpnameler olmuştur. Bunların yanında halk arasındaki anlatılara kulak verenler de vardır. Menkıbelere göre Yunus çileli ömrünü Orta Anadolu’da geçirmiştir. Evli ve çocuk sahibidir. Toprağını ekip biçen bir çiftçidir. Tapduk Emre’ye bağlandıktan sonra kırk yıl tekkenin işlerini görmüştür. Bazı motifleri ortak olan menkıbelerin birbirinden ayrıldığı taraflar da vardır. Bektaşi anlatılarında tasvir edilen Yunus fakir ve garip bir çiftçi iken Halvetîlerin takdim ettiği varlıklı, ilim sahibi bir müftüdür. Halk rivayetlerindeki Yunus ise gezgin bir derviştir; Mevlana ile sohbet etmiş, Tapduk’a damat olmuştur.

Arşiv belgeleri ve tarihî kaynaklardaki Yunus Emre, sözlü gelenek ürünlerinde anlatılanlardan farklıdır. Şikari’nin Karaman-name’si Yunus Emre’yi şeyh ve siyasi nüfuza sahip biri hüviyetinde sunar. Müellif, dinî kimliği sayesinde Türkmen grupları üzerinde etkili olan Şeyh Yunus’un bir saltanat mücadelesine karıştığı için idam edildiğini yazar. Evliya Çelebi ise Seyahat-name adlı eserinde onun şairliği ve mezarı hakkında önemli bilgiler paylaşır. Tarihçi Ömer Lütfi Barkan ile Kamil Kepecioğlu’nun bilim âlemine takdim ettiği, İbrahim Hakkı Konyalı, Hulusi Güngör, Durmuş Ali Gülcan, Cahit Öztelli’nin de ısrarla üzerinde durduğu salname ve vakıf defterleri, Yunus’un soyu, ailesi, mesleği, mezarı hakkında kesin malumat içerir. Bu bilgilere göre Yunus, Horasan’dan gelip Karaman civarındaki Yerce adlı mezraya yerleşen Yesevi dervişi İsmail Hacı’nın torunudur. İsmail adında çocuğu, Emre adında torunları vardır. Kirişçilik gibi devrin önemli bir mesleğini icra eder. Karamanoğlu I. İbrahim Bey’den toprak satın almış, varlıklı bir kişidir. Yaşadığı topraklarda tekke, mescit inşa etmek suretiyle gönüllere seslendiği gibi kirişhane, değirmen vb. yapılarla oraları imar etmiştir. Risâletü’n-Nushiyye’nin sonundaki 707 tarihi ile Adnan Erzi’nin bulduğu mecmuadaki 1320 kaydı şairin yaşam öyküsündeki önemli duraklara işaret eder.

“Hangi Yunus?” sorusuna cevap ararken kulak verilmesi gereken isimlerden biri Ömer Lütfi Barkan’dır. Araştırmacı, göçler sırasında Anadolu’ya yerleşen şeyh, ahi, derviş gibi kimselerin sadece “elinde asa, belinde teber (balta)” dolaşan tipler olmadığını, bunların kendilerine bazı imtiyazlar tanınan birer aşiret reisi olduğunu, daha ziyade boş ve bakımsız alanlara yerleşerek oraları geliştirdiğini söyler. Barkan, bu kişilerin Anadolu beyliklerinin kuruluşunda önemli görevler üstlendiğini, içlerinde dinî nüfuza sahip kimselerin de bulunduğunu ifade eder. Barkan, tezini örneklendirirken Şeyh İsmail Hacı ve ona bağlı topluluğu da sayar. Gerçekten de Hacı Bektaş, Hacı Bayram gibi erenler o çağda yalnızca gönülleri değil Anadolu’yu imar etmek için de seferber olmuştur. Bu şahsiyetler, yaşam felsefelerinin bir gereği olarak, insanları düzenli bir hayat sürmeye teşvik etmiş, Anadolu’ya dalga dalga gelen konargöçer grupların yerleşik düzene geçmesinde büyük rol oynamıştır.

Yunus’un şiirler söylemesi, sözlü ve yazılı kaynakların ortak yönüdür. Ailesi ve hayatına ilişkin birtakım malumat nakleden menkıbelerin şairin kökeni hakkında aydınlatıcı olmadığı açıktır. Anlatılarda çizilen Yunus portresinin Anadolu’yu imar eden Yesevi erenlerinin genel karakteriyle örtüşmediği aşikârdır.

Edebiyatımızda Yunus Emre ve Bursalı Âşık Yunus’un haricinde aynı ismi taşıyan başka söz ustaları, gönül erleri de vardır. Mevcut divanlara Yunus mahlaslı bu ozanların manzumelerinin de girdiği, Yunus Emre’ye ait diye bilinen bazı ilahilerin asıl sahibinin Âşık Yunus (vefatı 1440’tan sonra) olduğu bir hakikattir. Bunlar günümüzde araştırmacılar tarafından ayırt edilmiştir. Sıra “Bizim Yunus”un hayat hikâyesinin sadece menkıbelere dayanarak değil belgeler ışığında yeniden yazılmasına gelmiştir. Bu, şiirlerinde daima “gerçek âşık, gerçek er, gerçek eren, gerçek sevgi” vurgusu yapan bir hakikat erine karşı bir gönül borcudur aslında. Bu borcu ödemenin vakti gelmiştir. 2021 Yunus Emre yılı bu borcun ifa edildiği yıl olmalıdır.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

“Dilimiz kimliğimizdir.” 20. asrın ilk çeyreği, cihan devleti Osmanlı ile onun tarihî, siyasi ve kültürel mirası üzerine bina edilen Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli gelişmelere sahne olmuştur. Fransız İhtilali’nden sonra Osmanlı ülkesinde büyük taraftar bulan milliyetçilik akımları, Osmanlı’yı, ahir ömründe yıkımla neticelenen büyük savaşların içine sürüklemiş; birbiri ardınca yaşanan felaketler sonunda bu topraklar yeni bir Türk devletine yurt olmuştur: Türkiye Cumhuriyeti. Devletimiz bugün 94 yaşında. İnsanın ortalama yaşam süresinin biraz üstünde olan bu süre, bir devlet için uzun değil elbette. Ancak bunun arkasında uzun ve köklü bir geçmişin varlığı unutulmamalı. Devletimiz, tarihinden ve tarih yazan milletinden aldığı güçle 100 yaşını kutlayacağı 2023 yılına emin ve kararlı adımlarla ilerliyor.     Türkçe, bilimsel ifadesiyle Türkiye Türkçesi, devletimizin resmî dilidir. Bu husus, Anayasa’nın (1982) 3. maddesinde “Devletin Bütünlüğü, Resmî Dili, Bayrağı, Millî Marşı ve Başkenti” başlığı altında iki kelimelik, açık ve net bir cümle ile zikredilir: Dili Türkçedir. Dilin; devletin temel yasasında bayrak, millî marş gibi birleştirici bütünleştirici sembollerle birlikte sayılması anlamlıdır. Hâlen, ülkemizde konuşulduğu tespit edilen kırka yakın dil var.  Bunlar, kalabalık veya dar bir kesim tarafından günlük hayatta, aile ve/ya iş ortamlarında kullanılmak suretiyle mevcudiyetini devam ettiriyor. Bunun yanında Türkçe, Martin Heidegger’in de ifade ettiği gibi, bu coğrafyada varlığın (milletin) evi olma işlevini sürdürüyor. Türkçenin resmî dil hüviyetiyle devletin temel yasasına girişi, hukuk tarihimizde 1876 yılına kadar uzanır. Türkçe, Osmanlı Devleti’nin ilk ve son anayasası durumundaki Kanunuesasi’de (18. madde) “devletin resmî dili olarak” takdim edilir, Osmanlı tebaasından kamuda istihdam olunacaklarda devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şartı aranır. Arapça ve Farsça, Osmanlı bilim ve edebiyat çevrelerinde yaygın olarak kullanılmışsa da devlet dili daima Türkçe olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti; nüfusu, köklü devlet geleneği, stratejik konumu ve siyasi gücü itibariyle gerek dünyada gerekse bağımsız Türk devletleri arasında özel bir yere sahip. Nüfus kayıtları, devletimizin yaşını 94 gösterse de varisi olduğu diğer siyasi oluşumlar da dikkate alındığında, bu tarihi hayli gerilere gider. Türkçe de öyledir. Yaşayan 7.099 dil içinde yazılı tarihi en eskiye gidebilen tek dildir Türkçe. Tarihî derinliği, konuşur sayısı, kullanım alanı, anlatım gücü ve zenginliği Türkçeyi dünya dilleri arasında özel bir konuma yerleştirir. Peki, bugün Türkçenin durumu nedir? Evvela şunu açıkça ve gururla söyleyelim. Türkçe, yaklaşık yüz yıllık cumhuriyet tarihimizde eğitim, bilim ve edebiyat dili olarak en güçlü/bereketli/verimli çağını yaşıyor. Ülke içinde ve dışında her yıl edebiyat, sanat ve bilimin türlü alanlarında kaleme alınan binlerce eser, türü ne olursa olsun belli aralıklarla okurun eline ulaşan yüzlerce dergi, baskı sayısı milyonları aşan gazeteler, yeni basımları yapılan sözlük ve ansiklopediler, Türkçenin daha önce hiçbir devirde görülmemiş bir işlekliğe ulaştığını gösteriyor. Bu tablo, İngilizcenin bütün diller için bir tehdit hâline geldiği şu ortamda zihnimizde oluşan endişe bulutlarını dağıtıyor, umudumuzu artırıyor. Dahası, inancımızı pekiştiriyor. Balzac bir yazısında “Millet, edebiyatı olan topluluktur.” der. Türkçe şiir yazıldıkça, roman, öykü, deneme kaleme alındıkça, şarkı/türkü söylendikçe, masal anlatıldıkça millet de onun varlık sebebi olan dil de yaşayacaktır. Edebiyat, mukaddes bir yükün taşıyıcısı olarak dili ve milleti geleceğe taşımaya devam edecektir. Bunun için kalemi güçlü, içinden geldiği kültürü iyi tanıyan ozan, şair ve edipler yetiştirmek gerekiyor. Türkçenin geleceği adına konuşurlarını umutlandıran gelişmelerden biri de bu dilin, Türkiye’de ve dünyanın muhtelif ülkelerinde ikinci dil olarak öğreniminin yaygınlaşmasıdır. İlgili/yetkili kişi ve kurumlar, bu konuda büyük çaba harcıyor. Ülkemiz bu uğurda her yıl on binlerce Türkçe sevdalısını misafir ediyor. Onlara zengin Türk kültürü tanıtılıyor, merkezine insanı alan Türk tarihi anlatılıyor. Türkçeye duyulan ilginin, merakın temelinde Türkiye’nin artan siyasi, teknik ve ekonomik gücü var kuşkusuz. Bir dilin gücünün, o dili konuşan ülkenin siyasi, ekonomik ve bilimsel gücüyle doğrudan ilgili olduğu unutulmamalı. Bir dili geleceğe taşıyacak çabalardan bir diğeri, onu, dilin değişik alanlarında işlemektir. Diller edebiyatın yanı sıra bilimde, tarihte, felsefede işlenerek gelişir. Dildeki kelimeler bu yollarla başka anlamlar kazanır, yeni kavramlar/terimler türetilir, dillerin kelime kadrosuna yeni üyeler katılır. Dil tarihimiz, Türkçenin, tarihin hemen her döneminde bilim dili olarak kullanılışına tanıklık eden pek çok örneğe sahip. Tarihler, tıp metinleri, sözlük ve gramerler, edebiyat, din, coğrafya vb. birçok disiplin için kaleme alınan telif/tercüme eserler, Türkçenin bilim dili olarak gelişimine büyük katkı sağlamıştır. Türkçe, günümüzde de bilim dilidir. Ancak kabul etmek gerekir ki akademi dili, başkaca söylersek uluslararası bilim dili değildir. Dünyada akademinin dili İngilizcedir. Türkçe gönüllülerinin, Türkçe üzerine kafa yoranların, üzerinde düşünmesi gereken en temel noktalardan biri bu olmalıdır. Kabiliyet ve imkânlarıyla kültür ve medeniyet dili vasıfları kazanmış olan Türkçenin uluslararası bilim dili karakteri edinmesi kolay iş değildir elbette. Bunun, kısa sürede gerçekleşmesi de beklenmemelidir. Ancak Türkçeyi akademinin dili kılmak, 21. yüzyıl iddiasını güçlü ve kararlı bir iradeyle ortaya koyan Türkiye’nin hedefleri arasında mutlaka yer almalıdır. “Türk Dili Yılı” olarak ilan edilen 2017 yılının son günlerindeyiz. Yıl kararının, ülke genelinde bir uyanışa vesile olduğu muhakkaktır. Fakat geniş ölçekli, kapsamlı ve kitlesel bir perspektif geliştiremediği acı bir gerçektir. Belli kurum ve kuruluşlar dışında sistemli, kurumsal bir eylem planına da dönüşememiştir maalesef. Henüz haberi olmayan veya bunu sessizce seyreden birçok kurumları görmek de insanın yüreğini burkuyor. Dünyadaki her dile nasip olmayacak şekilde dilin bütün aşamalarını yaşayan, türlü varyasyonlarına sahip olan Türkçenin uluslararası bilim dili hüviyeti kazanması, değiştirilemez bir devlet politikası hâline gelmelidir. Bunun yolu da Türkiye’nin her alanda (bilim, sanat, kültür, ekonomi, eğitim ve özellikle politika) güçlü bir ülke olmasından geçiyor. Sözü açık ve yalın bir ifadeyle noktalayalım: Geleceğin dünyasında Türkiye’nin/Türklerin yeri ne olacaksa Türkçenin yeri de o olacaktır.  Dip Not: 1-Türkiye’deki diller üzerine birtakım çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu konuda en güncel veriler, rakamları 2015 yılına ait olan www.ethnologue.com adlı sitededir. Site; Türkiye’den, biri yok olmuş 40sitelerde  dilin listelendiği bilgisini verir. Sitenin “konuşuru yok” notunu düştüğü dil, son temsilcisi (Tevfik Esenç) 1992’de ölen “Ubıhça”dır (Ubykh)
Doç.Dr. İdris Nebi UYSAL
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Son 65 yılın en fazla kar yağışına tanık olduğumuz kış aylarını geride bıraktık. Halk takviminde suya düştüğüne inanılan ikinci cemrenin etkisini hissettirdiği günlerin içindeyiz. İlki 19-20 Şubat günlerinde havaya düşmüştü. Üçüncüsü de birkaç gün sonra toprakla buluşacak. Cemre, Arapçada “ateşli kömür parçası, kor” anlamlarına geliyor. Güneş, cemrelerle birlikte sıcak yüzünü biraz daha fazla göstermeye başladı. Güneşli havalar, Karamanlıların ifadesiyle, ağı gibi geçen çetin kışın ardından herkesin yüzünü güldürdü.

Bahar, havasını soluduğumuz Karaman için başka anlamlar da yüklüdür. Bu mevsim; Hz. Mevlana, Yunus Emre ve Türkçe demektir aynı zamanda. Şehir, yazın müjdecisi olan mayısta önce Mevlana’yı yâd eder. Ardından Şemseddin Mehmet Bey’in şahsında Türkçeyi ve onun en başarılı temsilcilerinden Yunus Emre’yi... 13 Mayıs gününe rast gelen merasimler, 1961’den bu yana sadece Karaman insanını değil, Türkçeyi düşünen herkesi Türkçe sofrasında bir araya getirir.

Türkçenin zirve isimlerine sahip olmak Karaman’ın bugünü ve geleceği için bir fırsat olmuştur. Kent bugün “Türkçenin Başkenti” olarak bilinir. Şehrin, birincisi kadar bilinmeyen ikinci bir unvanı daha var: “Türk Dünyası Daimî Kültür Başkenti.” Bu unvanlar, tanıtım maksadıyla kent meydanlarına ve şehirlerarası yollarda Karaman il sınırının başladığı noktalara dikilen tabelalara işlenmiştir. Bu durum kentteki devlet ricali, eğitimciler, iş dünyası, gazeteciler tarafından muhtelif ortamlarda türlü vesilelerle dile getirilir.
Toplumda kişilere işi, bir özelliği veya toplum içindeki konumuyla ilgili olarak lakaplar takmak yahut unvanlar vermek, eski bir Türk geleneğidir. İnsanları karakteristik özellikleriyle tanıtmayı hedefleyen bu uygulama; dünyadaki ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak şehirleri, beldeleri içine alacak şekilde genişlemiştir. Elan ülkemizde birçok şehir; bir ürünün, kültürel yahut ticari değerin başkenti olarak adlandırılır. Söz gelimi Antalya turizmin, Bursa tekstilin (Bu ifade Denizli için de söylenir.), Erzurum kış sporlarının, Giresun fındığın, Malatya kayısının, Rize çayın başkentidir. Memleketimiz Karaman da Türkçenin başkentidir.

Güzel bir ada, unvana ya da lakaba malik olmak zordur. Dedem Korkut’un Boğaç Han’ı, destanlaşan adını güçlü, azgın bir boğayı alt ettikten sonra almıştır. Fatih unvanı Osmanlı Sultanı II. Mehmet’e, kimseye nasip olmayan fethi gerçekleştirdikten sonra verilmiştir. Gazilik ve şehitlik unvanlarına ise kanla, canla ulaşılmıştır. Toplumun güzel bir isimle müsemma yahut lakapla mülakkab kişilere bakışı, onlardan beklentileri başkadır. Bu durum şehirler için de söz konusudur. Bey olan birinden beyliğinin, başkent olan bir şehirden de başkentliğinin hakkını vermesi beklenir.

Bir tarih, kültür ve sanayi şehri olan Karaman, kendisine layık görülen “Türkçenin Başkenti” unvanının farkındadır. Şehir, tabelanın içini doldurmak, bu payenin hakkını vermek için olanca gücüyle çalışıyor. Geriye dönüp bakıldığında birçok işin üstesinden başarıyla gelindiğini söylemek mümkün. Lakin bu çabaların, hem ülke içinde hem uluslararası platformda daha çok karşılık bulabilmesi için, proje deyimiyle yaygın etkisinin artırılabilmesi için daha profesyonel, daha sistemli yürütülmesinde yarar var. Bunun için yaygın etkisi yüksek programların düzenlenmesi, şehrin marka değerini artıracak projelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Söz gelimi, Karaman Türk Dil Kurumu tarafından dört yılda bir tertip edilen Uluslararası Türk Dili Kurultayı’na pekâlâ ev sahipliği yapabilir. Kurultayın 2016 Eylül’ünde yapılması gereken sekizincisi, gecikmeli olarak bu yıl icra edilecek. Dokuzuncusu 2020’de. Kaçırılmamalı!.. Şu ana kadar 59 kez toplanan ve kısa adı PIAC (Permanent International Altaistic Conference) olan Uluslararası Sürekli Altay Araştırmaları Konferansı, toplantılarından birini ya da birkaçını burada gerçekleştirebilir. Son toplantı, Ardahan Üniversitesinin girişimiyle Ardahan’da icra edilmişti. Biz neden yapmayalım? Üniversite, daha evvel iki kez düzenlediği Uluslararası Türkçe Konuşan Öğrenciler Kongresi’ni hem yeni bir formata dönüştürmeli hem de geleneksel hâle getirmeli. Dünyanın neresinde olursa olsun bilimle meşgul olan ve buluşlarını, fikirlerini Türkçe sunabilen öğrencileri Karaman’da buluşturalım. Bir de bu meseleyi yılda bir defa hatırlanan kutlama programları gibi görmemek lazım. Yıl içinde, Türkçenin temel ve güncel meselelerinin konuşulduğu, Türkçenin geleceğine ilişkin ön görülerin paylaşıldığı panel, söyleşi, konferanslar düzenleyelim. Yurt içinden ve dışından bilim insanlarını, yazarları, şairleri, âşıkları buraya davet edelim. Lars Johanson, Bernt Brendemoen gibi Türkologların Karaman’a gelmesi, âşıkların Karaman’da atışıp söyleşmesi bütün dikkatleri buraya çevirecektir. Birkaç yıl önce kurulan Karaman Belediyesi Uluslararası Türkoloji Kütüphanesini öyle zenginleştirelim ki Türkçe üzerine araştırma/inceleme yapan insanların yolu mutlaka buraya düşsün.

Yapılabileceğini düşündüğümüz, hem Türkçeye duyulan ilgiyi hem de Karaman’ın marka değerini artıracağına inandığımız birçok iş var. Burada sayabildiklerimizin, hatta daha fazlasının başarıyla hayata geçirilebileceğine olan inancımız da tam. Zira Karaman, bu programları yürütecek, hedeflerini gerçekleştirecek güce, enerjiye, yürekli, istekli, yetişmiş insanlara sahip. 


Yeter ki planlı ve birlikte hareket edelim, doğru kişilerle çalışalım.
                                                                  Doç.Dr. İdris Nebi UYSAL
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Tarih sırlarıyla, açıklığa kavuşmuş yönleriyle birçok kişinin merakını celbeden büyük bir alan. Tarihe yön veren şahsiyetler, tarihin akışını değiştiren olaylar, insanlığı derinden etkileyen keşifler, kültür ve medeniyete şekil veren eserler, bu “evrensel küme”nin birer elemanı. Tarih sahip olduklarıyla bugün hem akademik bilime hem popüler bilime hem de hayata türlü malzemeler sunuyor.

Türk tarihinin her devresi bünyesinde birçok önemli hadise barındırır. Bir kısmı dinî, bir kısmı siyasi, bir kısmı sosyal, bir kısmı da kültürel nitelikli bu olaylar arasında hâlen varlığı, sebep ve sonuçları, etkileri tartışılanlar bulunur. 

Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli fermanı da bunlardan biri. İnternette gezinirken, eski yeni kitapları, dergileri karıştırırken kimisi meseleyi bilimsel bir zeminde tartışmak amacıyla söylenmiş, kimisi türlü niyetlere hizmet etme gayesiyle ortaya atılmış bir iddia-karşı iddia manzumesine rastlamak mümkün. Hem sanal âlemde hem yazılı, görüntülü ortamlarda “Türkçe Fermanı bir Cumhuriyet efsanesi midir?”, “Ferman Karamanoğlu Mehmet Bey’e ait değildir.”, “Böyle bir ferman yoktur.”, “Türkçeyle ilgili fermanı Mehmet Bey değil, Siyavuş (nam-ı diğer Cimri) ilan etmiştir.”, “Fermanın uygulanması kısa süreli olmuştur.” gibi gerçek yahut gerçeği yansıtmayan yazılar, yorumlar göze çarpar.
Evvela şunları söyleyelim. Fermanın varlığından haber veren sağlam bir kaynak varken (İbni Bibi, El-Evâmirü’l-Alâ’iye fi’l-Umûri’l-Alâ’iye) hâlâ bunun olmadığını söyleyenlerin başka bir amacı olmalı. Bu meşhur eserin Fars diliyle kalem alınmasına bakıp fermanın Farsça irat edildiğini söylemek de büyük bir hatadır. Altında Cimri’nin değil, Karamanoğlu Şemsettin Mehmet Bey’in imzası vardır. Etkisinin kısa süreli olduğu gerçektir. Zira ilan edicisi, hadiseden kısa bir süre sonra Moğol birliklerince katledilmiştir. Yasa koyucunun vefatı, yasanın ömrünü de bitirmiştir ne yazık ki.

Peki, ferman neden ilan edilmiştir? Bize göre bunun biri diğeriyle bağlantılı siyasi ve kültürel iki nedeni var. Lakin bunları anlayabilmek için hem dönemin koşullarına hem de Selçuklu (Büyük ve Anadolu) siyasetinin işleyişine bakmak gerekiyor. Anadolu’ya Moğol kuvvetlerinin akın akın geldiği, beyliklerin birleşmek yerine birbiriyle mücadeleye giriştiği, Selçuklu tahtının zayıfladığı, İran ve Moğol asıllı yöneticilerin bürokrasiye hâkim olduğu bir ortamda Mehmet Bey’in bu çıkışı büyük önem taşıyor. Karaman beyi devlet kademelerindeki yazılı iletişimin, aşina olmadığı bir dilde yapılmasını kabul etmiyor. O, Divan’a girecek ve oradan çıkacak evrakın emniyetini sağlayabilmek için böyle bir buyruğu ilan ediyor. 

Karamanoğlu bunu gerçekleştirirken Selçuklu yönetiminin devleti kuran Türkmenleri idareden uzaklaştırıp yerlerine İran, Tacik, Moğol gibi Türk dışı unsurları ikame etme anlayışına da sert tepki gösteriyor. Dolayısıyla bu ferman, ülke siyasetine sonradan egemen olan Türk dışı unsurların tahakkümüne de bir başkaldırıdır aslında. Bu kararın, siyasi bağımsızlığın yanında kültürel bağımsızlığı hedeflediği de açıktır. Tarihçiler o yıllarda Anadolu’da çıkan Türkmen isyanlarının altında yatan temel nedenin bu olduğunu söylerler. Gerçekten de devletin kuruluşuna doğrudan katkı sağlayan Türkmen boyları zamanla merkezî idareden uzaklaştırılarak uç bölgelere yönlendirilmişlerdir. Bu tarz-ı siyaset, Alaattin Keykubat gibi dirayetli hükümdarlara ülkeyi koruyup sınırları genişletme imkânı verirken basiretsiz yöneticiler elinde çekişmelerin, büyük acıların yaşanmasına yol açmıştır.

Türkmen beylerinin çabası bir varlık mücadelesidir. Dil de varlığın hayat bulduğu yerdir. Heidegger onu günümüzde varlığın evi olarak takdim eder. Yüzlerce yıl önce de Hacı Bektaş-ı Veli aynı evin iyelerine (sahiplerine) onu koruma çağrısı yapmıştır. Bu davet, özünü Mehmet Bey’de ferman olarak göstermiş; bir Türkmen şairi Yunus Emre’de Türkçenin en güzel ve anlamlı dizelerine dönüşmüştür.

Bu anlayış, yalnızca Mehmet Bey’e özgü değildir. Aynı dikkat ve tavır, hem Danişmentli beyleri gibi ondan evvelki isimlerde hem de onun çağdaşı olan diğer Türkmen beylerinde de var. Germiyan, Aydın, Saruhan, İnanç, Menteşe beyleri de ana dili bilincine sahip kişiler. Mesela Doğu’nun seçkin eserlerinden Kelile ve Dimne’yi Oğuz (Batı) Türkçesine kazandıran ilk sanatçı hüviyetindeki Hoca Mesud, tercümesini Aydınoğlu Umur Bey’in isteği üzerine yapar. Sivas beyi Kadı Burhaneddin, Türkçe Divan tertip eder. Osmanlı sultanı I. Murat kendisini takdim edilen Kabusname’nin tercümesini beğenmez, yeniden tercüme edilmesini emreder. Bugün kullandığımız Türkiye Türkçesinin gelişiminde beylerin, sultanların büyük emeği var.

Yukarıda kısaca izah edilen tarihî şartlar ve sosyolojik gerçekler, böyle bir hassasiyetin Selçuklu saraylarından değil; Türkmen çadırlarından çıkabileceğini gösteriyor. Elbette Selçuklu da bizimdir, Karamanlı da… Nezdimizde hepsi muteber ve muhteremdir. Bugün bile Diriliş “Ertuğrul” dizisini seyrederken Sultan Alaattin adını her duyuşumuzda heyecanlanıyoruz. Selçuklu hükümdarlarından Sultan Kılıçaslan’ın Haçlılarla giriştiği mücadeleyi hatırladıkça gururlanıyoruz. Lakin Anadolu’ya ilk gelen Türkmen kafilelerinin içinden geçtiği tarihî ve kültürel şartları düşününce, Selçuklu sarayının o günkü vaziyetini hesaba katınca, bunlara Türkmen beylerindeki millî duruşu da ekleyince bu çağrı saraya değil, çadıra yakışıyor.

Yazı ferman üzerine olunca meydanlarda, okullarda, devlet erkânının makam odalarında, kitaplarda, program afişlerinde velhâsıl birçok yerde gözümüze ilişen ferman metninin doğrusunu da paylaşmak isteriz. Zira Karaman, kendisi için önemli olan bu sözü her yerde doğru yazmalı ve bu meselede birlik sağlamalı. Sözün geçtiği ilk kaynak, Farsça yazıldığından en başta onu Türkçeye tercüme etmeliyiz. Burada iki yoldan birini seçmek durumundayız: Sözü ya irat edildiği devrin (13. yüzyıl) dil özelliklerine ve kelime kadrosuna göre vereceğiz ya da günümüz Türkçesine aktarılmış şekliyle.

Tercüme (bir dilden başka bir dile) ve aktarma (bir dilin lehçeleri/şiveleri arasında) ilimleriyle iştigal edenler, böyle durumlarda okuru yazara götüren çeviri yöntemini (yabancılaştırma) salık veriyorlar. Yani ilkini. Bu usul, sözün kültürel ve dilsel değerini daha iyi yansıtacağa benziyor. Başkaca söylersek söz, biçim ve içeriğiyle ilk günkü heybetini, coşkusunu aksettirmeli, onun tarihselliğini hatırlatmalı. Okuyanı, göreni, duyanı o yıllara götürmeli. Bu yöntem, kaynak metne yakın çeviri stratejisi, kişileri araştırmaya da sevk edecek kuşkusuz.

Son söz, sözün kendisi ve doğrusu olsun: “Şimden gerü hiç kimesne dîvânda, dergâhda, bârgâhda, meclisde ve meydânda Türk dilinden gayrı söz söylemeye!”
Bu söz, bugünden sonra daima böyle yazıla!

Bu da bizim fermanımızdır!


Doç.Dr. İdris Nebi UYSAL

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
TÜRKÇENİN BAŞKENTİ OLMAK
                                  
Bu Şehrin Dilinden: Nörürsüñüz?
- Nörürsüñüz? 
- Nörelim işde, çalışıp/oturup duruyuz.

Yukarıdaki kısa konuşma, bu şehrin herhangi bir yerinde, herhangi bir zaman diliminde şahit olabileceğiniz bir sohbetin başlangıç cümleleridir. Çarşıda yahut pazarda dostlarından biriyle karşılaşan, yaşlı ağaçların gölgelendirdiği cami avlularında hâlleşen insanların selamdan sonra gelen ilk sözleridir bunlar.

“Şehirlerin de insanlar gibi bir talihi, bir ömrü; sevinçleri, kederleri, arzuları, ümitleri, intizarları, duaları var olduğunu düşünürüm.” diyen Turan Karataş (2009), aslında bu sözüyle şehirlerin kendine has söyleyişlerinin de olabileceğine işaret etmektedir bir taraftan. Öyle ya, insanlar sevinçlerini, acılarını, duygularını, düşüncelerini hep kelimelerle dile getirmiş; içerideki hayat dışarıya daima sözlerle yansımıştır. Hiç kuşkusuz, bu dile getiriş biçimi insandan insana, bölgeden bölgeye değişiklik göstermektedir. Bu farklılık, kısaca “yerel konuşma biçimleri” olarak tanımlanan ağızların ortaya çıkışında da etkili olmuştur.

Peyami Safa (1999: 284), dil meselelerine dikkat çekmek amacıyla kaleme aldığı yazılarından birinde dilin ruhundan ve şeklinden bahsederken “Bir dilin benliği, kelimelerle değil; kelimeler arasındaki münasebette, bağlantı şekillerinde, kelimelerin gramer ve sentaks hususiliğinde, sözlere verilen mana zenginliğinde ve özelliğindedir.” tespitini yapar. Safa’nın burada altını çizdiği husus; Türkçede, onun lehçe, şive ve ağızlar düzeyinde konuşulan biçimlerinde kendisini açıkça gösterir. Bugün gerek yazı dilinde bulunan gerekse ağızlarda yaşayan birçok söz (atasözü, deyim, ikileme, kalıp söz vb.), kelimeler arasında anlam ve işleve dayalı olarak tesis edilen bu ilişkinin tanıklarıdır.

İnsanlar zamanla dildeki kelimelere farklı anlam ve görevler yüklemişlerdir. Bugün Türkçenin söz varlığını süsleyen pek çok söz, insanın duygu ve düşünce sınırlarının genişlemesinin sonucu olarak anlam kapasitesini genişletmiş; kullanıldığı bağlama göre yeni anlamlar kazanmıştır. Günlük dilde çokça kullanıldığını düşündüğümüz görmek sözcüğü bunun bir örneğidir. Kelimenin bugün Türkçe Sözlük’te (TDK, 2011: 969) 20 karşılığı bulunuyor. Bu rakam; kuruluşuna katkı verdiği atasözü, deyim, birleşik fiil ve sözler de hesaba katıldığında 40’a ulaşıyor. Türkiye Türkçesi ağızlarındaki anlamlar da dikkate alındığında ortaya çıkan tablo; bize Türk insanının dil hâkimiyetini, dili kullanma becerisini ve Türkçenin zenginliğini anlatıyor.

Görmek, türevleriyle birlikte, bu şehrin dilinde kendisine fazlasıyla yer bulan bir kelime. Yöre insanı, gör- fiil kökü etrafında şekillenen ve bugün sözlüklerde yer alan görenek, göresi gelmek, görev, görgü, görüntü, görüş gibi birçok söz, yerli yerinde kullandığı gibi bu kökten yeni kelimeler türeterek dile armağan etmiş. Ermenek ve civarında “görgü, görenek” anlamlarıyla kullanılan göresek ile bölgenin hemen tamamında “nişan, düğün gibi merasimlerde gelin kıza damat veya oğlan evi tarafından verilen hediyeler”i anlatmak için kullanılan görülük, görümlük ve yüz görümlüğü bunlardan birkaçı. Yöre insanı kendisine yakın hissettiği görmek fiilini o kadar sahiplenmiş ki bu kelime, yolda belde karşılaşan iki kişinin selamlaşma sonrasında söyleşirken sıkça başvurduğu bir ifadenin iki unsurundan biri, daha doğrusu temeli olmuş:

Nörürsüñüz? 

Sorma, merak etme, ilgilenme, öğrenmek isteme anlamları taşıyan bu kalıplaşmış sözün yapısı ve anlamı şöyle:  Nörürsüñüz = ne + görürsünüz “Ne (iş) yaparsınız/yapıyorsunuz?”

Ne; dilimizde eskiden beri kullanılan, anlamı herkesçe malum, üzerine çeşitli ek ya da dil birlikleri getirerek yeni soru kalıpları türettiğimiz bir kelime. Yukarıda kısaca tanıtılan görmek; bu sözde (iş) yapmak anlamına geliyor. İkisi beraberce kullanıldığında Karaman başta olmak üzere bir kısım Türkiye Türkçesi ağızları için temel özellik olarak verebileceğimiz bir ses olayı meydana geliyor; ne kelimesindeki e ünlüsü ile görürsünüz yükleminin başında yer alan g ünsüzü birleşmenin etkisiyle düşüyor, kaynaşmaya bağlı olarak ö ünlüsün çıkış süresi de uzuyor. Üzerine kısa çizgi (-) konan ö, seslendirme sırasında uzun okunması gereken bir ünlü. Dil araştırmalarında bu tür uzunluklar, genellikle, ilgili sesin üzerine kısa çizgi çekerek gösteriliyor (ā: uzun a gibi). Sözdeki ñ sesi için de biraz açıklama yapmakta fayda var. Bu ses, geniz yoluyla çıkarılan n sesi. Nezle olduğunuz zaman konuşma esnasında varlığı daha iyi anlaşılan bir ses. Karaman insanın konuşma dilinde yoğun bir şekilde yaşıyor. Yani tanıdık, bildik bir ses. Biraz dikkat bu sesi duymaya kâfi.

Yukarıda yapısı, anlamı izaha çalışılan bu söz, bugün İçel, Kayseri, Kırşehir, Niğde, Yozgat illerinde ve onlara bağlı birtakım yerleşim birimlerinde aynen veya ses düzeyinde birtakım farklılıklar göstererek yaşıyor (bk. TDK, 2009: 3256). Adı geçen yerlerde bizdeki kadar yaygın olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak sözün, yapı ve anlam olarak birbirine yakın coğrafyada yaşaması, bizi bu coğrafyanın etnik yapısı ve ağız durumu hakkında düşünmeye davet ediyor.

Nörelim?

Oturup durmayalım. Çalışalım beraberce. 


Doç.Dr. İdris Nebi UYSAL
Kaynaklar
Karataş, Turan (2009), “Duası Kabul Olmuş Şehir: Karaman”, www.karaman70.gen.tr. Safa, Peyami (1999), Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, İstanbul: Ötüken Neşriyat.
Türk Dil Kurumu (2009), Derleme Sözlüğü IV, Ankara: TDK Yayınları.
Türk Dil Kurumu (2011), Türkçe Sözlük, Ankara: TDK Yayınları.
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
TÜRKÇENİN BAŞKENTİ OLMAKTürkçe Kongresi’nin Ardından…    

“Türkçenin çekilmediği yerler vatandır; ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir.” Yahya Kemal 

Kongre, çalıştay ve sempozyumlar (Türkçedeki karşılığıyla bilgi şölenleri), son yıllarda üniversiteler başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluşun gerçekleştirdiği bilimsel faaliyetlerin başında geliyor. Birçok bilim insanını, araştırmacıyı, katılımcıyı bir araya getiren bu etkinlikler, güncel bilgilerin paylaşılmasına, yeni dostlukların kurulmasına imkân tanıması bakımından büyük önem taşıyor. Bu tür etkinliklerin, hedef birliği yapmış kurumlarca birlikte gerçekleştirilmesi, verilen mesajların daha anlamlı hâle gelmesine ve toplumda bir ortak şuur ve dikkatin doğupgelişmesine katkı sağlıyor. Karaman Belediyesi ile Uluslararası Saraybosna Üniversitesinin ortaklaşa yürüttüğü Uluslararası Türkçe Kongresi,Türkiye ile kardeş ülke Bosna-Hersek arasında yıllar önce kurulan birlik ve beraberliğidevam ettirecek bir proje olarak öne çıkıyor. 

Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna, 23-26 Mayıs 2016 tarihleri arasında yukarıda adı geçen gönül projesi kapsamında Türkiye’nin/Türkçenin misafirlerini ağırladı. Kongrede Uluslararası Saraybosna, Marmara, Selçuk, Necmettin Erbakan, İstanbul Ticaret, Karamanoğlu Mehmetbey, Anadolu, İnönü, Muğla Sıtkı Koçman üniversitelerinden 20’ye yakın bilim insanı çeşitli konularda hazırlamış oldukları bildirilerini sundular. Kongre için Karaman’dan davet edilen misafirler de bir bilimsel etkinliğin yalnızca bilim çevreleriyle sınırlı kalmaması gerektiğini anlatması bakımından önemliydi. Oturumları yakından takip eden Karamanlı gazeteciler ve konuklar, gerek konuşmacılara yönelttikleri ilginç sorularla gereksekapanış oturumunda yaptıkları değerlendirmelerle orada bulunmalarının ne kadar yararlı olduğunu göstermiş oldular. Özellikle Mustafa Bey’in (Kurşun) Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesine yönelik sözleri, bizim tarafımızdan son derece anlamlı ve dikkat çekiydi.

Kongredeki tüm oturumlar 24 Mayıs Salı günü gerçekleştirildi. Bir gün evvel Saraybosna’ya ulaşan misafirler, Evladıfatihan diyarındakiilk günlerinde şehrin önemli mekânlarını ve güzelliklerini gezme fırsatı elde ettiler. (Bu arada “evladıfatihan” sözünü Türk Dil Kurumuna kendi sözlüğüne alması için teklif ediyoruz. Olmaması büyük eksiklik.) Osmanlı döneminden kalan ve Avrupa’nın en müstesna çarşısı olarak bilinen Başçarşı, Gazi Hüsrev Bey’in yaptırdığı Kurşunlu Medresesi, Bezistan Çarşısı, 1. Dünya Savaşı’nın kıvılcımı olarak gösterilen Franz Ferdinand suikastının yaşandığı Latin Köprüsü o gün beraberce gezilen yerlerden yalnızca birkaçı. 

Kongre, Doç. Dr. Metin Boşnak’ın açış konuşmasıyla başladı. Ardından Karaman Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Osman Ünüvar Bey konuşma yaptı. Sayın Ünüvar’ın “Bu programla birlikte Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma Etkinlikleriulusal boyuttan uluslararası boyuta taşınmıştır.”şeklindeki sözlerison derece anlamlıydı. Ardından söz alan Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. Mehmet Karataş programla ilgili görüşlerini paylaştı, destek veren kişi ve kurumlara teşekkürlerini iletti. Kongrenin çağrılı bildirisini Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Oğurlu sundu. Sayın Oğurluirat ettiği sunumla, farklı bir meslekten (hukuk) gelmesine rağmen Türkçeye, dil ilişkilerine ne denli hâkim bir bilim insanı olduğunu gösterdi. Türkçeye dair İnternetteki bilgi kirliliğine ve yanıltmacasına dikkatleri çeken Sayın Oğurlu, Türkçe/dil politikamızın ne şekilde olmasına ilişkin görüşlerini paylaştı. Kongrede 16 bildiri sunuldu. Bunların bir kısmı Karaman özelinde yapılan çalışmalardı. Diğerleri de dil öğretimi ve araştırmalarına dair konular üzerineydi.  Bilimsel programın tamamlanmasının ardından Travnik şehrine gidildi. Vezirler şehri Travnik, tarihî İbrahim Paşa Medresesinin bulunduğu çok güzel bir yer. Burası Osmanlı’ya birçok vezir yetiştirmiş. Travnik’ten önce Hırvatlar tarafından 1993 yılında hunharca şehit edilen 116 kişinin mezarı ziyaret edildi. Oradaki cami imamının Hırvat katliamına ilişkin anlatımı herkesi derinden etkiledi. 

Programın üçüncü günü Mostar şehrine ayrılmıştı. Mostar yolculuğu sırasında ilkin tarihî Konjicşehri ve oradaki KonjicKöprüsü gezildi. Alman bombardımanı sonucunda yıkılan bu köprü, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti (TİKA) tarafından yeniden inşa edilmiş. Ardından Balkanların manevi fatihi Sarı Saltuk’un yaptırdığı Blagaj Tekkesine geçildi. Günün en özel zamanları ise Mostar ve civarında yaşandı. Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü, Koski Mehmet Paşa Camii bize tarihimizi, sorumluluklarımızı, insanlığımızı hatırlattı bir kez daha. Programın son gününde gördüklerimiz, dinlediklerimiz ise ömür boyu unutulmayacak türden. Sırpların vahşiliği, Batı’nın ve Birleşmiş Milletler’in Müslüman Boşnak halkına ettiği zulüm ve uyguladığı çifte standart insanlık tarihinin en acı tabloları olarak zihnimize kazındı. Orada yaşadıklarımız, bizlere, milletimizin asaletini, öz görevini (misyon), tarih boyunca ve bugün dünyaya gösterdiği erdemli duruşu canlı bir şekilde bir kez daha hissetmemize vesile oldu. Devletimizin TİKA, Yunus Emre Enstitüsü aracılıklarıyla orada güzel işler başarması göğsümüzü kabarttı. Düşünen, düşüncesini hayata geçiren, bu uğurda mücadele eden herkese şükranlarımızı sunuyoruz.  
Bu kongre, Karaman Belediyesi için bir ilkti. Başlangıç olmasına rağmen konaklama, ulaşım gibi teknik konularda her şey iyi düşünülmüş ve planlanmış. Bunun için Belediye Başkanı Ertuğrul Çalışkan’a, Kongre Eş Başkanı Prof. Dr. Mehmet Karataş’a, Belediye Başkan Yardımcısı Osman Ünüvar’a, Kent Konseyi Başkanı Ali Konukseven’e, Belediye görevlisi Fatih Türedi’ye, Karaman basınının değerli mensuplarına, özellikle dostlarım Mustafa Kurşun, K. Önder Demirkollu ve Âdem Kocatürk’e, ekip olarak katıldığımız Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim elemanlarına yürekten teşekkür ediyorum.Önümüzdeki yıllarda daha nitelikli, verimli, etkili programlar düzenleyebilmek için birtakım değerlendirmelerin yapılması şart. Bunun için kongre düzenleme heyeti, katılımcılar mutlaka bir araya gelmeli. Gelecek yılın çalışmaları bir takvim dâhilinde şimdiden planlanmalı.Bunu yaparken mutlaka üniversitenin ilgili fakültesi ve bölümüyle birlikte hareket edilmeli. Çok daha etkin bir tanıtımla Türkiye’deki ve dünyadaki birçok Türkolog oraya davet edilmeli. TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, TDK oradatemsil edilmeli. Biz bölüm olarak işbirliğine hazırız. Birlikte güzel işler başarabileceğimize de inanıyoruz. 

                                                                        Doç.Dr. İdris Nebi UYSAL
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
TÜRKÇENİN BAŞKENTİ OLMAKFransız bilim adamı Michael Riffaterre (1924-2006) Şiirin Semiyotiği (Semiotics Of Poetry, 1978) adlı kitabında şiirde anlam, gösterge gibi kavramlar üzerinde durduktan sonra bir şiiri meydana getiren sözcüklerden bahseder. Fransız düşünüre göre her şiirin özünü teşkil eden bazı kavramlar vardır. Şiir onların etrafında şekillenmiş ve anlam kazanmıştır. Riffaterre anahtar sözcük niteliğindeki bu kavramlar için eseri dölleyen kelimeler ifadesini kullanır. 

Şiirde anlamın aranıp aranmayacağı, Türk edebiyatının tartışılan meselelerinden biridir. Elbette ki niyetimiz tartışmaya müdahil olmak, ona dair bir şeyler söylemek değil. Her metinde olduğu gibi şiirde de anlamın olduğu düşüncesindeyiz. Edebî türler içinde anlam çıkarmanın en zor olduğu türdür şiir. Bu açıdan Riffaterre’in yaklaşımı/önerisi, çözümlemeyi kolaylaştıracak bir yol olarak görünüyor. Bir okur, elindeki metnin öne çıkan kavramlarını bulabilirse onu zahmetsizce anlayabilir, şiirin temasını bir çırpıda söyleyebilir. Anahtar sözcükler temanın belirlenmesine, şiirin anlaşılır hâle gelmesine hizmet ediyor.   

İstiklâl Marşı, ifade ettiği mana, taşıdığı değerler ve bunların dile getiriliş şekli bakımından Türk şiirinin yüz akı bir metindir. Akif’in hayat verdiği bu dizelere Riffaterre’in penceresinden bakıldığı zaman şiiri dölleyen kimi kavramların varlığı hemen dikkatleri çeker. Kuşkusuz, millî şairinin kaleminden dökülen her sözcük önemlidir. Ancak dikkatler metin üzerinde toplandığı zaman birtakım kelimelerin öne çıkıp mısraların mana yükünü taşıdığı ve metnin bu kavramlar etrafında şekillendiği görülür. Bunlar; hak, iman, cesaret, hürriyet, vatan, gayret kavramlarıdır. Her biri çok şey anlatan bu sözcükler, Akif’in hayatına yön veren ilkelerdir aslında. 

Şiirin öne çıkardığı kavramlardan ilki haktır. “Allah, adalet, doğru, doğruluk, gerçek, pay” gibi pek çok manaya delalet eden bu kelime, muhtelif anlam ve çağrışımlarla eserin hemen her yerine nüfuz etmiştir. Şiirde farklı sözlerle ifadesini bulan hakkı bilip tanıma, ona iman/itaat etme, hakka iltica etme, yaşamayı hak etme, hakka uygun konuşma ve davranma şairin temel prensipleri olup toplumda görmeyi arzu ettiği hasletlerdir. Bu bakımdan Akif’in Safahat’ta Hz. Ömer’i sıkça zikretmesi (51 kez) oldukça manidardır.

İstiklâl düşüncesinin bayrağı hâline gelen bu şiirin anahtar sözcüklerinden ikincisi, imandır. İman, dinî manada Allah’ı ve onun vahiyle bildirdiklerini kabul etmek, bunlara bağlanmak ve böylece onun güvenliği altına girmekten doğan emniyet duygusudur. İman, inanan kişinin kendisini emniyette hissettiği manevi bir kaledir. Şiirde “ocak, göğüs, gövde” kelimeleriyle ifadesini bulan bu kale, somut anlamda vatanı işaret eder. Millî şairde güçlü bir inanç vardır. Bu, kaynağını haktan alan ve haklı oluşu ifade eden bir inançtır. Akif’in bu ölümsüz eserde yaşadığı ve yaşatmaya çalıştığı temel duygu inançtır. İman, taşıyıcısına onun esaslarını yerine getirmeyi, kutsal değerleri korumayı, bu uğurda çaba göstermeyi ve ümidini yitirmemeyi telkin eder daima.

Toprak, şiirde öne çıktığını düşündüğümüz bir diğer kavramdır. Hayatı şekillendiren dört asli unsurdan biridir toprak. Kişiye vefayı, alçakgönüllülüğü toprak öğretir. Bireylere aidiyet duygusunu kazandıran da topraktır. Bu ruh ve şuurdaki fertlerin topraktan kopması, ayrı kalması zordur. Toprak vatanı işaret eder. Vatan, sıradan bir toprak parçası değildir. Şehitlerin kanıyla değer kazanan toprak,  onların yeryüzündeki mekânıdır. O, altındaki şehitleri sarıp sarmalayan, üstündeki mabetleri taşıyan, ezanların beş vakit okunduğu coğrafyayı anlatır bize. Vatan hem üstünde yaşayanların hem de altında bulunanların kendisini güvende hissettiği yerdir. Bayrak, ocak, hilal gibi simgeler ancak bir vatanın zemininde vücut bulur, anlam kazanır. Akif vatan konusunda çok hassastır ve milli marşı vatan üzerine inşa etmiştir. Bu hassasiyet İstiklal Marşı’nda “yurt, toprak, vatan, ocak, yer” sözcükleri etrafında dile getirilmiş, vatanın güzelliği ve eşsizliği “cennet vatan” benzetmesiyle ortaya konmuştur. Vatan sevgisinin kişide güçlü ve sağlam bir inancı işaret ettiği de unutulmamalı. 

Hürriyet yani özgürlük, şiirin öne çıkan bir başka anahtar sözcüğüdür. Bu düşünce, Akif’te kararlı bir üslup ve keskin ifadelerle karşılığını bulan bir ülküdür. Bu ideal kendisinde öylesine yer etmiştir ki şair, hürriyeti izah ederken karşısına esareti değil, izmihlali koymuştur. Onun tutsaklığı aklına bile getirmediği açıktır. Şiirde bir kez geçen izmihlal, istiklâlin ne denli önemli olduğunu anla(t)mak için kâfidir. Ayrıca hürriyet hem dünyanın hem dinin birincil şartıdır. Akif insanlığı, adamlığı, Müslümanlığı hürriyetle bir tutar. Unutulmamalıdır ki insan hür oldukça insandır. Çünkü hür insan düşünebilir, yazabilir, başka yerlere gidebilir, bağırabilir, inancının gereklerini yerine getirebilir. 

Hürriyet, ezelden beri hür yaşayan bir milletin en başta gelen özelliğidir. Bu vasfın ezelden beri taşınması, sonsuza kadar süreceğine de işaret eder. Akif, bu niteliğe sahip bir milleti hürriyetinden uzaklaştırmaya kalkışmayı çılgınlık, delilik olarak değerlendirir. Karakteristik özelliği hürriyet olan bir toplumun hürriyetine kastetmek, akıl kârı bir iş olmasa gerek.

 İstiklal Marşı, Akif’teki hürriyet fikrinin en somut ve güzel örneğidir. İstiklâl Marşı’nda bölümleri birbirine bağlayan nakaratın bulunmayışı, şairde ve eserinde istiklâl düşüncesinin edindiği yeri anlatması bakımından önemlidir. Dikkat edilirse metin, birbirinden ayrı gibi görünmesine rağmen anlamca birbirini tamamlayan bölümlerden kurulu bir metindir. Bu yaklaşımın millî şairin karakteriyle örtüşmesi gözlerden kaçmaz: Hem birey ve millet olarak bağımsız olmak hem de ait olduğu bütünden kopmayan, ona değerler katan bir parça olmak.

Cesaret, büyük şaire İstiklâl Marşı’nı yazdıran temel dinamiklerden biridir. Cesaret varlığını haykırabilmek demektir. Bunun zıddı olan korku insanı rahatsız eden duygulardan biridir. Korkak insan, ruhunu ve beynini korkuya teslim eden, sağlıklı düşünemeyen, çözüm üretemeyen ve doğru hareket edemeyen insandır. İnsanı olumsuz etkileyen, toplumda kargaşaya yol açan bu ruh hâli inanç, güven gibi moral değerlerin baş düşmanıdır. Metinde ilk kelimeden itibaren bütün ihtimalleri reddeden bir tavır hissedilir. Bu bakımdan Akif’in cesaret aşılayan bir kelimeyle şiire başlaması önemlidir. Muhataplarına geçmişi hatırlatan, geleceğe umutla bakmayı telkin eden, ümitsizlik ve yılgınlığı dağıtan bu söylem, şiirin sonuna kadar devam eder, “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” hükmüyle son bulur.

Cesaret ve kahramanlıkla birlikte ele alınması gereken ve bu şiirin tematik sözlüğünü oluşturan son kavram gayret, yani çalışkanlıktır. Gayret; çalışmak, çaba göstermek demektir. Eskilerin dünyasında “kutsal değerlere yabancıların saldırmasını görmekten doğan dayanamama duygusunu da ifade eder gayret. Bu, şiirde kesin sözlerle ifadesini bulan ve uğruna çaba harcanması gerektiğini salık veren bir duygudur. Şair bu öğütleri kendisi üzerinden duyurur.  Nitekim “ben” vurgusuyla başlayan mısralar, İstiklal Marşı’nda çoktur. Bu mısralarda şair ya da şiirde konuşturduğu kişiden çok, milletin söz konusu edildiği açıktır. Burada milleti oluşturan her ferdin elini taşın altına koyması gerektiği açıkça dile getirilmiştir. 

Akif’in dünyasında cansızlık, pasiflik, uyuşukluk yoktur. Onun eserlerinde, insanı coşturan bir hareketlilik vardır. Onun dili, kendisi gibi canlıdır. Ayrıca Safahat’taki birçok şiir, çalışkanlık temasını işler. Şairin İstiklal Marşı’nda kullandığı kelimeler aksiyon belirten kelimelerdir. Bu yönüyle Akif, fiillerin şairidir. Akif’teki bu hareketlilik taşıdığı güçlü imanı tasvir eder. O, çalışmadan tevekkül eden bir anlayışa şiddetle karşı çıkar.

Tarihsel bir doku üzerine inşa edilen İstiklâl Marşı, milletin varoluş/diriliş mücadelesini dünyaya duyurduğu bir eserdir. Endişe ve korkunun asla yer almadığı, aksine sağlam ve güçlü bir inancın samimi söyleyişlerle dile getirildiği bir metindir o. Bu eserde büyük şair tarafından kullanılan her söz, yukarıda bahsedilen kelimelerin kavram alanına girer. Eser, bu sözcüklerle örülmüştür. Bunlar aynı zamanda Akif’i, Safahat’ı ve onun yer aldığı medeniyetin asli özellikleridir. Bu kavramlar, geçmişten bugüne millî ve manevi bir iklimde yaşayan, bu iklim ve ruha uygun bir çizgide yürüyen bir milletin tarih ve medeniyet sahnesindeki duruşudur. 






Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


TÜRKÇENİN BAŞKENTİ OLMAKSafahat ve İstiklal Marşı şairi.
Baba tarafı Arnavutluk’a, anne tarafı Buhara’ya uzanır. Doğu’yla Batı’nın müstesna bir terkibi. 
 
İlk ismi Ragîf; babanın koyduğu isim, ebcet hesabıyla doğduğu seneye, Hicri 1290’a (M. 1873) işaret eder. Babasının dışında herkesin bildiği ve kullandığı ismi Akif.


İlk hocası muhterem babası, başkaca söylersek Fatih dersiamlarından Tahir Efendi. Akif bu durumu “Ne biliyorsam kendisinden öğrendim.” sözüyle zihinlere nakşeder. 
Okula başlama yaşı 4. İlk mektep, ilk resmî tahsil 4 yaşında başlar.
 
Mektep ve rüştiye yıllarında etkisinde en çok kaldığı hoca Kadri Efendi. Safahat şairi onun hürriyetperver kişiliğinden ziyadesiyle etkilenir. Örnek aldığı şahsiyetlerin başında Kadri Efendi var.
 
Hafız. Rüştiye mektebine devam ederken bir taraftan Kuran’ı hıfzeder, diğer taraftan Arapçasını geliştirir. Hafız’ın Divan’ı, Sadi’nin Gülistan’ı, Mevlana’nın Mesnevi’si, Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’u okuduğu temel eserlerin arasında yer alır. 
 
Daima birinci olmuştur. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada her zaman okulun en başarılı öğrencisidir. Henüz on beşine basmadan birkaç dili öğrenerek yabancı dil sorununu kökten halleder.
Mülkiye tahsiline devam ederken iki büyük acıyı birden yaşar: İlki babasının vefatı, ikincisi ise Fatih yangınında evlerinin yanmasıdır. 
 
Kariyerini o dönemde ilk kez açılan Mülkiye Baytar Mektebi’nde sürdürür, buradan birincilikle mezun olur. Ardından memuriyete ilk adımını atar, Ziraat Nezaretindeki görevleri ülkeyi tanımasına vesile olur. 
1897’de İsmet Hanım’la evlenir. Bu izdivaçtan Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya gelir.
 
Hoca ve vaizdir. İstanbul’da çeşitli okullarda ve Darülfünunda hocalık yapar. Bu arada cami kürsülerinde vaazlar verir.
Çeşitli nedenlerle Mısır, Medine, Berlin ve Lübnan’a gider. Bu ziyaretlerde gördüğü manzaraları kâğıda dökmeyi ihmal etmez. 
Millî mücadelenin perde gerisindeki kahramanlarındandır. İlmiyle, şiiriyle, sesiyle, kalemiyle bu davaya iştirak eder. 
Kastamonu, İstanbul’dan Anadolu’ya geçişte konakladığı ilk duraktır. Nasrullah Camii meşhur vaazın irat edildiği kutlu mekândır. Bu vaaz, İstiklal Marşı’na bir hazırlıktır adeta.
Sebilürreşad, Akif’in hissî ve heyecanlı bir üslupla yaptığı konuşmaları halka ulaştıran bir dergidir.
 
Millî şairdir. 12 Mart 1921, Akif’in kaleminden dökülen 41 dizelik metnin millî marş olarak seçildiği şerefli tarihtir. Sonuç değişmemiş, büyük şair yine birinci olmuştur. 
Milletvekilidir. Bu sıfatla temsil ettiği kitle genelde bütün âlem-i İslam, özelde ise Burdur’dur. 
 
Millî mücadelenin ardından buruk bir sevinç yaşar. Onu üzen, yeni devletin yol haritasındaki ciddi değişikliklerdir. 
Mısır, onun için ihtiyari bir sürgün yeridir. Ancak bu eski Osmanlı ikliminde boş durmaz, Kahire Üniversitesinde Türk edebiyatı dersleri verir. Ruhen huzursuz olduğu bu ülkede hastalanır, ruhunu doğduğu topraklarda teslim etmek arzusuyla geri döner.
27 Aralık 1936’da İstanbul’da ebedî âleme göç eder.
İri yapılı, güreşe meraklı, Doğu ve Batı edebiyatlarına hâkim biridir.
Nesirden çok şiire yakındır. Sanat vadisindeki asıl meşguliyeti şiir üzerinedir. 
Sadi’yi çok takdir eder. Hugo, Renan, Lamartine, Rousseau, Zola okuduğu, eserlerinde ve konuşmalarında adını andığı kişilerdir.
Temel ilham kaynaklarından biri Kuran-ı Kerim’dir. Bazı şiirleri, ayetlerin açık bir tefsiridir.
Cesur ve çalışkandır. Adalet duygusu çok kuvvetlidir. Safahat’ın kişileri arasında en çok Hz. Ömer’i zikretmesi bundandır. Ömer adı unun için sağlam bir dayanak, umut dolu bir bekleyiştir. 


Vatan ve millet sevgisi, hürriyet aşkı, terakki arzusuyla dopdoludur. 
Kavmiyet düşüncesinin, taassubun, cehaletin karşısındadır.
Tembellik, korkaklık onun lügatinde yoktur. 
Vefa duygusu sağlam, yardımlaşma ve dayanışma hissi çok güçlüdür.
En değerli eserini millete bağışlayacak kadar da cömerttir. 
Hasılı Akif; doğru, güzel ve iyi olan her şeyin yanındadır. 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com