Bir zamanlar, insanlar, birçok olayı  veya aleti anlatırken,  bir zaman dilimini belirtirken, “ Ermenek’e yabancı uçak düştüğü zaman, uçak düşmeden evvel, sonra“ gibi cümleler  kullanılırdı. Ben bu olayı, daha 7-8 yaşındayken, evimizde, kışın kullandığımız beyaz renkli “kaşağı“ denilen ve sığırlarla atları kaşımakta kullanılan alet sayesinde duymuştum. Beyaz renkli  ve puntolarla birleştirilmiş hafif bir saçtan yapılmış olan bu el aletinin Ermenek’e düşen uçağın parçalarından yapılmış olduğu söylenirdi. Zaman içinde bu olayı incelemek istedim. “Ermenek’e başka uçak düştü mü?” sorusuna da cevap aradım.

 

Ermenek’e düşen uçak hakkında ayrıntılı bilgi içeren bir kayıt veya rapora ulaşamadım. Bilgiler, hep kulaktan kulağa aktarılan hususlardı. Kazancılı Ali Çavuş (Gımış Ali /AKADOĞAN)’ın anılarını dinledim. İkinci Dünya Savaşının tüm şiddeti ile devam ettiği 1940’lı yılların başı. Alman Kuvvetleri, Yunanistan ve Bulgaristan’ı işgal ederek Edirne’de sınırlarımıza dayanmış durumdadır. Müttefik devletler, Türkiye’nin Almanlara karşı, yanlarında  savaşa katılması için yoğun baskı yapıyorlar. Zamanın Cumhurbaşkanı merhum İsmet İNÖNÜ ise savaşa girilmemek için olağanüstü bir çaba harcamaktadır.

 

 Bu savaş ve ekonomik kriz ortamı sürerken, 1943 yılının Ekim ayı başlarında bir akşamüstü, Ermenek şehri üzerinde bir uçak dönerek uçmaya başlar. Halk, bağ evlerine göçmüş, fırınlarda üzüm kaynatılmakta, şehir sınırlı da olsa elektrikle aydınlatılmaktadır. Zaten, uçak bu şehir ışıkları ve fırın alevlerini gördüğü için Ermenek üzerine gelmiştir. Uçağın gürültüsü yerden duyulmakta, ışıkları yanıp sönmektedir. Yöneticiler ve halk paniğe kapılır. Bir düşman uçağının bomba atmak için şehir üzerinde uçtuğu düşünülür. Uçak daireler çizerek havada dönmektedir. Şehir yöneticileri, karartma tedbiri olarak, hemen ışıkların söndürülmesine karar verir ve elektrik kesilir. Bahçelerdeki fırınların alevli yanışı sürmektedir.

 

Havada dolaşan esrarengiz uçak, gece yarısına doğru alçalmaya başlar ve büyük bir gürültü ile, Ermenek bağlarının alt kısımlarında olan, şimdiki, Yarasa Serper  köprüsü yakınındaki bir tarlaya düşer. Bu çevrede bulunan insanlar merakla uçağın düştüğü yere koşarlar. İlk varanlardan Çolak Emin, uçak malzemelerini karıştırırken bir bomba patlar ve kolu kopar. Uçakta cephane olduğu anlaşıldığından, diğer insanlar korku içinde uzağa kaçarlar.

 

 Nihayet, şehirden jandarma gelir ve çevre emniyetini alarak gerekli araştırma başlatılır. Bu sıralarda,  bahçelerden birindeki fırının yanına, paraşütle bir insan iner. Aslında, tam yere  inemez ve bir ceviz ağacına asılı kalır. Bir başka bahçe duvara üzerine  bir kişi düşer. Meraklı ve korkulu kalabalık toplanırken, yetkililere  haber salınır.  Düşen kişilerden biri ağır yaralı olduğundan, kısa süre sonra ölmüş olduğu söylenmekte olmasına rağmen uçakta bulunan 3 kişiden ölen olmamıştır.  Yabancılar  yaralı olarak kurtulur ve  yetkililere teslim edilir.

 

Yere düşenlerin üzerinde, tabanca, bıçak ve ilave aletler ve gıdalar vardır. Muhtemelen, indikleri yerde düşman, vahşi hayvan ve tabiat ile mücadele etmek ve hayatlarına devam edebilmek için donatılmışlardır. Fakat, bu malzemelerden hiç birine ihtiyaç duymamışlardır. Sonradan anlaşılır ki, bir İngiliz uçağı, yolunu şaşırarak bölgeye gelmiş veya bölgeden geçerken arızalanmıştır. Uçaktakiler, nerede olduklarını bilmediklerinden, hiç olmazsa ışık olan yere inelim, belki, bizi bulup kurtarırlar diye Ermenek üzerine gelmişlerdir. Uçağın yakıtını bitirene kadar uçmuşlar ve sonunda paraşütle atlamışlardır.

 

Uçak enkazındaki silahlar, cephane ve cihazlar yetkililerce teslim alınarak şehre götürülür. Üst makamlara haber verilir ve yaralı tedaviye alınır. Daha sonra, Karaman üzerinden Konya’ya gönderilir. Uçağın gövde enkazı yerinde kalmış olduğundan, çevreden gelenler  tarafından paylaşılır. Özel alaşımlardan yapılmış olan, hafif ve dayanıklı gövde saçları Ermenek demirci ve saç ustalarına ulaşır. Böylece, uçağın parçaları, çevredeki bir çok köylünün evine ev ve el aletleri olarak dağılmış olur.

 

Bu yazımız yayınlandıktan sonra bizi arayan yöremizin efsane eğitimcilerimizden ve meslek öncümüz Sayın  Prof. Tahsin KESİCİ Hocamız bu olayın yakından tanığı olduğunu bildirmiş ve yazımıza eklememiz için arşivindeki bilgileri bize göndermiştir. Hocamızın yazısında yer alan bilgileri özetleyelim. Şöyle ki;

 

 “Günümüzden 80 yıl öncesi, takvimler 01 Kasım 1943 tarihini gösteriyordu. Ermenek bağlarında pekmez kaynatılıyor, sirke çırpılıyor, cevizli bandırma  batırılıyordu. Pekmez ocağı yakıldıktan sonra pekmez çıkarılana kadar sürekli yakılır, ev halkı bu günlerde geceleri nöbetleşe uyurdu. İkinci Dünya Savaşı devam ederken, gündüzleri Torosların üzerinden gelip geçen uçakları izlerdik. Akşamüstü Ermenek üzerinde bir uçak belirdi. Şehrin üzerinde daireler çizerek dolaşıyordu.

 

Sonradan öğrenildiğine göre, modeli Douglas DC-3 olan bir İngiliz Askeri nakliye rotasını kaybediyor. Ermenek 1934 yılından itibaren elektrikle aydınlatıldığı için şehir ışıklarını gören pilotlar, belki alan buluruz ineriz diye düşünerek üzerimizde dolaşmaya başlamışlar. Bu uçağın şehri bombalamasından korkan yetkililer  elektrikleri  kapatır.

Bir müddet havada dolaşan uçak, bağlarda ve pekmez ocaklarının başında bulunan insanların bakışları arasında alçalarak bir tarlaya düşer. Uçağın 3 personeli paraşütle atlamıştır.  Bir tanesi bizim bağa doğru süzülerek inmeye başlıyor. Babam çatıya çıkıyor “elimi uzatsam ayağından yakalardım" diye anlatırdı. Komşu kadınlar satırları alıp toplanıyorlar. Onlar teskin edilerek evlerine gönderiliyor.

İngiliz asker  paraşütle takıldığı ağaçtan kendi sıyrılarak iniyor. Ben çocuk yaşındayım ve ailecek fırın başındayız. Lisan bilen yok, pilotla anlaşmak zor, pilot ayağını yere vurarak İngilizce  “Suriye mi?” diye soruyor. Bizimkiler Suriye kelimesini anlıyorlar. “Türkiye” diye cevap veriyorlar ve pilot biraz rahatlıyor. Üşümüştür diyerek pekmez ocağının yanına götürüyorlar. Orada yaşanan hikâye ilginçtir. Büyük bir kazan (ağda) altında yanan çam küçükleri ile kaynatılıyor. Manzarayı gören İngiliz huzursuzlanıyor. Sandalye olmadığından çam kütüğünün üzerine oturtuluyor.

Dedem Durmuş Usta bir kefki  (uzun saplı su kabağından yapılmış sağlı kaptır) dolusu pekmez şerbetini içmesi için sunuyor. İçmek istememesi üzerine, babam alıp bir kısım içiyor, sonra İngiliz de içiyor. Sonra sahanda üzüm ikram ediliyor. Bir cingil koparıp iki üç tane yedikten sonra çingili ateşe atılıyor. Dedem üzümü ateşten değnekle çıkarıyor. Sonra komşunun evinde uykuya yatırıyorlar. Sabah erken gürültüye uyandım. Jandarmalar ağaçtan paraşütü indiriyorlar. Katlayıp tekmille komutana teslim ettiler. İngiliz kahvaltı sonrası bize getirildi. Bizde binek hayvanı olarak katır vardı. Komşulardan eşek temin edildi, jandarmalar eşliğinde eşeğe bildirildi. Yola çıkınca, eşek yokuştan  tırmanmak için hamle yapınca İngiliz  eşeğin kulaklarından tuttu.

Saban olunca diğerleri de bahçelerde bulunup  şehirde toplamışlar. Belediye  ve şehir halkı İngilizlere bir süre bakmış, tedavileri yapılmış, sonrasında,  diplomatlar gelip  götürmüşler. Uçak çayın kenarındaki tarlalara düşmüştü. İki sene kadar uçağı nöbet tutarak bekleyip korudular. Ben ilk okula başlamıştım. Paraşütçü bir akrabamızın da bulunduğu grupla uçağı görmeye gittik. Motoru fırlamış önünde duruyordu ve yağ akıtıyordu.

Sonra, uçak enkazı terkedilince insanlar ve meraklılar her bir parçalarını aldılar. Alüminyum levhaları evlere sofa yapımında, çatı örtüsü olarak kullanıldı. Bir tüfekçi çırağı bulduğu el bombasını mengeneye tutturup  sökmeye çalışırken patlama sonucu sol elini kaybetti. Bu olayla ilgili  başka bilgisi olanların bildiklerini yazmasını rica ediyorum. Teşekkürler. Tahsin Kesici” 

Muhterem Tahsin Hocamıza bu tanıklık ettiği olayları bize gönderdiği için şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu olayla ilgili olarak, daha sonra görüştüğümüz,  yöremizin eğitim ve meslek öncülerimizden Prof. Sayın İbrahim CEYLAN Hocamız, İngiliz  pilotların  uzunca bir  süre Ermenek’te misafir edildiğini, misafiri tedavi etmek ve rahat ettirmek için herkesin seferber olduğunu, bu pilotların ülkelerine döndükten sonra Ermeneklilerle ilgili çok güzel şeyler atlattığını ve medyada haberler yayınlandığını  duyduğunu, fakat bir delil evrak edinemediğini  bize anlatmıştır. İngiltere’de yayınlanan bu güzel haberlerden bir delil elde edilmediği ve bu güzelliklerin lehimize kullanılamamış olduğunu birlikte vurguladık. Sayın Hocalarımıza katkıları için çok teşekkür ediyoruz.

Ermenek ve çevresine başka uçak düştü mü? sorusunun cevabı elbette “düştü “ olacaktır. Hem de 3 uçak daha düşmüştür. Bu uçakların ne zaman ve nereye düştükleri konusunu da gelecek sayımızda aktaralım…

 

Derleyen-Yazan: Av. Naci SÖZEN /     Ağustos 2015,   KAZANCI / ERMENEK

(Güncelleme:  27 Mayıs 2023 / Alanya /ANTALYA)

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 


TAŞELİ  (ERMENEK ) YÖRESİNE  BİR UÇAK  DÜŞTÜ – (4)

         Taşeli (Ermenek) yöresin, yani, Orta Toroslara düşen 3 uçakla ilgili bilgiler önceki yayınlanan  sayılarda anlatılmıştı. Bu sayımızda ise, bölgeye düşen son uçakla ilgili kısa bilgiler sunulacaktır. Tarihler 2001 yılını gösterdiği günlerin birinde, akşam bültenlerinde “Konya Hava Üssünden görev için havalanan bir savaş uçağı, Ermenek yöresindeki Daran köyü yakınlarında bulunan Yund dağına, bilinmeyen bir nedenle düştü“ şeklinde bir haber yer aldı. İlerleyen dakikalarda, görevliler ve vatandaşların kaza yerine ulaştığı, uçağın pilotunun şehit olduğu ve kaza nedeninin araştırıldığı bilgileri de yayınlandı.

 

Bu kazayı takip eden günün gazetelerinde, kaza ile ilgili  ayrıntılı bilgiler, olay yerinden fotoğraflar, uzman açıklamaları ve muhtemel kaza sebepleri  yayınlandı. Konya Jet Üssünden, planlı görevler için havalanmış olan uçağın  pilotunun   “Türkiye’nin ilk kadın jet pilotu “ tanımına giren öncü bayan pilotlardan  Pilot Teğmen Ayfer GÖK olduğu bilgisi, Havacılarla birlikte tüm Türk Milletini yasa boğmuştu. Uçak tipi Fantom (F-4 ) savaş jetiydi. Kız öğrencilerin Harp Okullarına alınması uygulaması sonrası, Hava Harp Okulu’na giren, Burdur İli, Bucak İlçesi nüfusuna kayıtlı, dar gelirli bir ailenin kızı olan Ayfer, 6 yıla yakın bir süre alan, Harp Okulu ve  Pilotaj eğitimini  başarı ile bitirerek Jet Pilotu olmuş ve savaşa hazır pilot olarak Konya Hana üssüne atanmıştı.

 

Arama Kurtarma ve Kaza Araştırma  Ekipleri helikopterlerle yola çıkarken, bölgede bulunan Jandarma ve diğer Askeri birimler de harekete geçirilmişti. Bu kapsamda, olay yerine en yakın konumda olan Kazancı Jandarma Karakolu  harekete geçti. Yanlarına yöreyi iyi bilen bir kılavuz almak için araştırma yaptılar. Kendilerine verilen bilgiye göre, kaza yerine yakın yaylalarda (Kırkkuyu Yaylası) uzun süre çobanlık yapmış olan Kazancı Kasabası Bucak Mahallesinden  Yörük Hasan (Yüksek) ekibe dahil edilerek yola çıkıldı.

 

 Olayın bundan sonrasını, kılavuz Sayın Hasan YÜKSEK’in anlatımları ile özetleyelim. Kazancı Jandarma timi süratle olay yerine ulaştı. Aynı sıralarda çevredeki karakollardan da ekipler gelmişti. Civar köylerden vatandaşlar da olay mahallindeydiler. Uçak derin bir vadiden çıkarken yamaçlarda bulunan ağaçlara çarparak düşmüş ve parçaları etrafa yayılmıştı. Çarpmadan önce paraşütün açıldığı ve  gerilerdeki ağaçlara sarılı durmakta olduğu görüldü. Parçalar geniş bir alana yayılmıştı. Jandarma timleri çevrede güvenlik tedbirlerini alarak vatandaşları kaza ortamından uzakta tutmaya çalışıyorlardı.

 

Bir müddet sonra Konya’dan esas görevli Kaza Kırım Arama Kurtarma ekipleri geldiler. Bizim kılavuz Hasan Bey Jandarmaların isteği ile olayın tam ortasında yer almıştı. Bu sırada ağaçlarda asılı duran paraşütten bir parçayı hatıra için almak istediğini Jandarmalara söyledi, fakat, istek  kabul edilmedi. İlerleyen saatlerde enkazın toplanmasına yardım ediyordu. Konya’dan gelen görevlilerden biriyle konuşurken bu isteğini tekrarladı. Görevliden “ağaçlardaki asılı duran paraşütü indir, sonra istediğin kadarını hatıra olarak alabilirsin” cevabını alınca hemen ağaca tırmandı ve paraşüt parçalarını topladı. Görevlinin verdiği parçayı  aldı. Böylece, bu hazin kazadan  bir işaret Kazancıya gelmiş oldu. Bu konudaki mucize  tesadüf,  Burdur ili,  Bucak ilçesinden şehit pilot Ayfer’in  kaza yerine ilk koşanlardan Yörük Hasan’ın,  Ermenek İlçesi, Kazancı Beldesi, Bucak mahallesinden bir kişi olmasıdır.

 

    Kazada Şehit olan pilot Teğmen Ayfer GÖK için Konya üssünde ve memleketinde törenler yapıldı. Bu törenlerde gözyaşı sel olup aktı, ağıtlar yürekleri parçaladı. Bu törenlerde en çok canı yananlardan biri de aynı okulda okuyan ve aynı birlikte görev yapmakta olduğu nişanlısı Pilot Teğmen idi. Bu durum haberlere de yansımıştı. Cesur Türk Kızı,  vatan savunmasında en zor ve kutsal görevlerden birini üstlenmiş ve bu uğurda şehit olmuştu. Aziz Vatanımız ve Yüce Milletimiz için canlarını veren tüm şehitlerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz.

 

Olayımızın son safhasını da hatırlayalım. Uçağın düştüğü alanda tüm parçalar tamamlanarak ekipler üslerine dönmüşlerdi. Günler sonra, civardaki köylerden kaza alanında dolaşan Ardıçkaya (Nadire) köyünden Hikmet Demircan isimli bir çoban şehit pilota ait olan bir parmak buldu. Köy muhtarı ve yetkili amirlerin haberdar edilmesi sonunda bu yere bir mezar kazılarak parmak dualarla mezara defnedildi. Üzerine bir mezar yapıldı ve gelip geçenler tarafından şehit ruhuna dualar okunmaya başlandı. Mezar başında ellerini açmış dua eden bir gencin resmi yayınlandı. Ayrıca, Ermenek Off-Road isimli bir gezginci seyahat ekibinin bu mezarı ziyaret ederek dua ettikleri, yıpranan bayrağı yeniledikleri konusu yerel medyada haber oldu.

 

Bu uçak kazası konusunda tespitlerimizi yayınlandıktan yıllar sonra Mayıs 2023 ayında  Antalya’da  bulunan bir özel hastanenin kantinini işleten Ali Apaydın ile tanıştım. Kendisi, Alanya ilçesi, Demirtaş Beldesi nüfusuna kayıtlı olduğunu, aile olarak uzun yıllar  babasının diş teknisyenliği yaptığı Burdur ili Bucak İlçesinde yaşadıklarını, okul arkadaşı olan Pilot Teğmen Ayfer GÖK’ün uçağının Ermenek dağlarına düştüğünü ve şehit olduğunu söyledi. Ali Bey, okul arkadaşı ve ev komşusu olan   Ayfer ile ilk, orta ve lise dahil aynı sınıfta okuduklarını, babasının Ayfer’in dişçi olan Hüseyin Gök isimli amcasıyla aynı mekanı paylaşmaları sonucu çok yakın arkadaşı olduğunu vurguladı. İlkokulda Ayfer’in numarası 549, Ali Beyin numarası 548 şeklindeymiş.

 

Ayfer’in şoför olan babası  Halit Gök yıllar önce kazada hayatını kaybetmiş. Annesi Ümmügülsüm ise 4 çocuğuyla kalmış. Amcalarının desteği ve annelerinin, halı dokumacılığı dahil, bir çok işte çalışarak çocuklarını büyütüp okuttuğu,  Ayfer’in çok çalışan, kitap okuyan, azimli ve cesur bir kız olduğu anlatıldı. Kaza yerinde  bir çobanın bulduğu parmağın defnedildiği ve mezar yapıldığını duyan annesi, Nadireli çoban Hikmet ve ailesini Bucak ilçesine davet ederek misafir etmişler. Sonra, çobanla birlikte Nadire’ye  gelerek  mezarı ziyaret etmişler ve emeği geçen herkese teşekkür etmişler.

Medyada yer alan haberlere göre, Türkiye'nin 'ilk şehit kadın savaş pilotu' unvanına sahip Ayfer Gök'ün annesi Ümmügülsüm Gök, bir bayram arifesinde Bucak ilçesinin Hacısarılar Mezarlığında bulunan şehitliğe giderek kızının kabrini ziyaret etti. Anne Gök, "Bu yıl Ayfer'imin şehit oluşunun 20'nci yılını doldurduk. Ayfer'im, 20 yılın her gününde, her saatinde ve dakikasında aklımdan hiç çıkmıyor ama bayramlar sanki daha farklı bir ağır basıyor” demişti.

 

Ayrıca, Burdur Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz ile Başkan Yardımcısı Ali Say, Türkiye’nin ilk kadın şehit pilotu Ayfer Gök’ün ailesini Bucak ilçesinde  ziyaret etti. Türkiye'nin ilk şehit Teğmen Ayfer Gök'ün isminin yaşatılması için Burdur Belediyesi tarafından Eskişehir Ana Jet üssünden satın alınan ve Burdur'a getirilen F4 Fantom savaş uçağının montaj çalışmalarının devam ettiğini,  şehidin isminin verileceği kavşağın, şehidin doğum günü olan 28 Kasım'da açılacağı, montajı tamamlanıp şehrin en önemli kavşaklarından birinde sergilenecek olan uçak vatandaşların da büyük ilgisini çektiğini,  söyledi, şeklindeki haberler yayınlandı.

 

Taşeli yöresine düşen 4 uçak hakkında kısa bilgiler sunmuş olduk. Dikkat edilirse, uçaklar 1943, 1963, 1983 ve 2001 yıllarında, diğer bir anlatımla “20 yıl arayla” düşmüş oluyordu. Bu durum garip bir tesadüften ibaretti. Biz bu kazaların  sonsuza kadar durması ve hem yöremize, hem de ülkemizin başka yerlerine hiç bir uçağın düşmemesi, üzücü kazaların hiç yaşanmaması dileğimizi tekrarlıyoruz.  Kazasız,  mutlu ve sağlıklı günler dileğiyle….

 

 

Derleyen-Yazan : Av. Naci SÖZEN /  15 Mayıs 2023,   ALANYA







Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


GÜNÜN MANŞET HABERİ VE TARTIŞMA KONUSU, ABD BAŞKANI  BİDEN  İDDİALARINI SÜRDÜREREK TEKRAR  “SOYKIRIM”  DEDİ ŞEKLİNDEDİR. 

AYRICA, TBMM ÜYESİ BİR VEKİLİN BU KONUDA SUNDUĞU BİR TEFLİF DE  YALANIN TUZU-BİBERİ  OLMUŞ DURUMDADIR. ZAMAN İÇİNDE BİR ÇOK VATANDAŞIMIZ DA DIŞARDAN İTİBAR VE ÖDÜL ALMASI İÇİN AYNI İHANETLERİ TEKRARLAMIŞLARDI. 

BİLGİLERİMİZİ TAZELEMEK İÇİN HAFIZAMIZI TAZELEYELİM. 

Geçmişte nice devletin aynı iftira yalanını tekrarladığı, anıtlar diktiği, hatta, bu konuda özel yasalar çıkardığı bilinmektedir. 

Güncelliği nedeniyle, geçmişte yayınladığımız “ihanet”  yazıları ve arşiv  kayıtları alıntıları yazımızı, ABD nin kirli geçmişi YAZISINI-RESİMLERİNİ  DE

  AKTARALIM.  

ASALA  TARAFINDAN KATLEDİLEN DIŞİŞLERİ MENSUPLARIMIZI DA HATIRLAYALIM,ANALIM, UNUTTURMAYALIM.  

****************************************

 

ERMENİ   İHANETİNİN   İTİRAFI   VE   İSPATI 

 

Osmanlı Devleti ve Türk Milleti tarafından, asırlar  boyu süren uzun bir zaman içinde Sadık Millet (Millet-i Sadıka “ olarak adlandırılan Ermeniler, “1915 yılındaAnadolu’da soykırıma uğradıkları “  yalanıyla tüm dünyayı aleyhimize çevirmiş durumdadırlar. Fatih Sultan Mehmet  tarafından yayınlanan fermanlarla, korunup kollanmaları ve dini kurumlarını oluşturmaları sağlanan, İstanbul başta olmak üzere, ülkenin en güzel yerlerine yerleştirilen, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini gerçekleştirmeleri için sayısız ayrıcalıklar tanınan, devletin tüm hizmet kapıları (elçilik, öğretmenlik, genel müdürlük, milletvekilliği, subaylık doktorluk gibi)  ardına kadar açılan ve 1900’lü yıllara kadar (ilk isyanlarına kadar) devleti olan Osmanlı ve içinde yaşadığı milleti (Türk Milleti) ile hiçbir anlaşmazlığı, kavgası veya çatışması olmamış olan bu Ermeniler, nasıl oldu da “sözde soykırım” iddialarını ortaya atacak olumsuzlukları yaşadılar ?  

 

Bu sorunun net ve kesin olan doğru cevabı, Devletine ve Milletine ihanet etmenin bedeli ve kaçınılmaz sonucu olarak bazı olumsuzluklar yaşamış olduklarıdır. Kendi ihanetleri ve isyanları sonucu yaşanan bu bir takım olumsuzlukları, ihanetlerini gizleyerek, olayları yalanlarla süsleyerek ve aşırı şekilde abartarak bu gün gelinen noktaya ulaşmışlardır. Ermenilerin Maskesi mutlaka düşürülecektir. 

 

Ermeni isyanları (ihanetleri), cephelerde savaştığımız düşman kuvvetleriyle işbirliği yapmaları ve düşman cephelerine iltihak etmeleriyle başlamış ve ülkenin her yanını ateşler içine atan isyanlarıyla devam etmiştir. İsyan ve saldırılarda  o kadar ileri gidilmiştir ki, Tarihçi (Emekli Büyükelçi) Sayın Bilal ŞİMŞİR’in verdiği bilgilere göre, Ermeni Komitacılar, Padişah Abdülhamid’e, 1905 yılında, İstanbul’da 80 kiloluk bomba ile saldırı düzenlemişler, padişah sağ kurtulmuş, fakat, 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış ve 20 at telef olmuştur. Bu isyanlar ve yaşanan karşılıklı olumsuzluklar uzun bir incelemenin konu olacaktır. Bu yazımızda, okuyucunun bilgisini tazelemek için, Ermeni İhanetinin ispatı ve itirafı olan bir tarihi olayı (mektup) sunacağız. 

 

Kendisini “ Milli Ermeni Delegasyonu Başkanı “ olarak tanıtan Bogos NUBAR, The Times gazetesi yazı işleri müdürüne bir mektup yazmış ve gazetede yayınlanmasını istemiştir. Bu mektup, gazetenin 30 Ocak 1919 günlü sayısında yayınlanmıştır. Mektup, Birinci dünya savaşı sonrasında her cephede yenilmiş olan Osmanlı İmparatorluğunun kaderini belirlemek için toplanmış olan Paris Konferansına, Ermenilerin çağrılmamış olması nedeniyle yazılmıştır. Mektup, kaynak dergide yer aldığı şekliyle, (hiçbir kelimesini değiştirmeden)  şöyledir. 

    “Paris 27 Ocak 1919,Bogos NUBAR’dan The Times Yazı İşleri Müdürlüğüne, Efendim,Paris Barış Konferansına kabul edilen milletler listesinde Ermenistan’ın adı bulunmamaktadır. Üzüntümüz ve uğradığımız hayal kırıklığı ifade edilemeyecek kadar derindir. Ermeniler, ortak dava için yaptıkları bunca şeyden sonra, doğal olarak konferansa kabul edilme isteklerinin yerinde bulunacağını ümit etmişlerdi. Müttefiklere sadakatları nedeniyle, Ermenilerin karşı karşıya kaldıkları anlatılamaz çileler ve korkunç kayıplar şimdi tam olarak bilinmektedir.  

 

Fakat, üzülerek belirteyim ki, pek az kişice bilinen gerçeği açıklamam gerekiyor. Harbin başından beri, bütün cephelerde, müttefiklerin safında savaşmışlar, katliam ve sınır dışı edilmelerle meydana gelen kayıplarına, savaş meydanlarının kayıplarını da eklemişlerdir.Toplam dört buçuk milyon Ermeni nüfusun bir milyondan fazlasını savaşta kaybettiklerini görüyoruz. Ermenilerin can kaybı, oran itibariyle, savaşa katılan her ülke nüfusundan kesinlikle daha fazladır. Çünkü, Ermeniler, Türkiye tarafını tutmayı reddetmeleriyle birlikte, fiilen taraf durumuna düşmüşlerdir. 

 

 Gönüllülerimiz Fransızların yabancı lejyonunda savaşmışlar ve kendilerini başarıyla korumuşlardır. Doğu lejyonunda 5000’den fazlaydılar. Suriye ve Filistin’de bulunan General Allenbey’in kritik zaferinde payı olan Fransız birliğinin yarıdan fazlasını teşkil ediyorlardı.Kafkaslarda, Rus ordularındaki 150.000 Ermeni bir tarafa, Andranik Hazerbekoff emrinde yaklaşık 50.000 gönüllü Ermeni ve niceleri dört yıl süreyle Antant için savaşmakla kalmamış, aynı zamanda Rusya’nın çözülmesinden sonra, Kafkaslarda Türklerin ilerlemelerine dayanan tek kuvvet olmuşlar ve mütareke imzalanıncaya kadar onları kontrol altında tutmuşlardır.  

 

Bu suretle, Alman yanlısı Türklerin birliklerini başka yerlere göndermelerine engel olarak Mezopotamya’daki İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuşlardır. Bu hizmetler, Lord Robert Celil’in Avam kamarasında belirttiği gibi, müttefik kuvvetleri tarafından şükranla karşılanmıştır. Bütün bu görüşler doğrultusunda, Milli Ermeni Delagasyonu, Ermeni milletinin Barış Konferansında taraf olarak tanınmasını talep etmiştir. Eğer, bu talep yerine getirilmiş olsaydı, Transatlantik devletlerinin bile kendi paylarında hiçbir fedakarlık yapmadan, sadece, Almanya ile diplomatik ilişkilerini keserek katılma imkanı buldukları konferansa şimdi fiilen katılmış olacaklardı.  

Barış Konferansında, Ermenilerin kaderinin tayin edilmekte olduğu şu sıralarda, sesini duyuracağı bir kürsüsü olmayan Milli Delegasyon’un başkanı olarak The Times’ın sütunlarında bir defa daha Ermenilerin bu korkunç savaşta oynadıkları önemli rolü göstermek görevimdir.Ermenilerin, doğruluk ve adalet şampiyonlarıyla, müttefiklerin ortak düşmanlarına galibiyetlerinin sağladığı bağımsızlık hakkını paylaşmaları gerektiğini ısrarla belirteyim. Saygılarımla..” 

         Mektuptan anlaşıldığı ve bilindiği üzere, savaş sonrasında toplanan konferansa Ermeniler davet edilmemişlerdir. Bağımsız bir devlet olmadıklarından, yani uluslar arası bir kimlik veya sıfatları olmadığından çağrılmamışlardır. Bu durum karşısında, üzüntülerini ve isteklerini dünya kamu oyuna duyurabilmek için her yolu denemişlerdir. Bu mektup, bu yöndeki çabalarından biridir.Mektubu yazan Bogos Nubar (Nubar Paşa diye bilinir ), bir Ermeni ailenin çocuğu olarak Mısır da doğmuş, askerlik mesleğini seçerek Osmanlıya karşı yürütülen başkaldırılarda rol oynamıştır.  

 

Nihayet, Ermenilerin 07 Ekim 1912’de Tiflis’te yaptıkları toplantıya katılmış ve Açmiyazin Ermeni Katagigosluğu (Ermeni Dini Birlik Merkezi)’nun kurulmasını sağlamıştır. Bu dini merkez, Nubar’ı Ermeni istek ve hedeflerini Avrupa’da yaymak, propoganda yapmak üzere görevlendirmiştir. Nubar’ın bu temsil görevi Lozan Konferansına kadar sürmüştür.Bu mektup, Ermenilerin, müttefiklerinden isteklerindeki haklılıklarını dile getirmektedir.  

 

Mektupta belirtildiği üzere, Ermeniler, 1. Dünya Savaşında Türklerin yanında değil, müttefik devletlerin yanında yer almışlardır. Bunun anlamı, bünyesinde vatandaşı olarak yaşadıkları kendi devletlerine karşı savaştıklarıdır. 

 

Mektubun satırları arasında, Ermenilerin, önce içerde Türk Ordusunun ikmal yollarını keserek, isyanlar çıkararak ve sonrasında karşı ordularla birleşerek kendi devletlerine savaş açtıkları ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Fransız birliklerinin içinde yer almışlar, İngiliz birliklerine yardımcı olmuşlar, Rus ordularının Anadolu’yu istilasında rol almışlardır. Hatta, Türk Ordusu’nun, Kafkaslara ilerlemesini engellediklerini iddia etmektedirler. 

 

Ermenilerin müttefikler lehine yaptıkları bu fedakarlıklara karşılık olarak, Paris Konferansına kabul edilmemiş olmaları Nubar Paşa’yı üzmüş ve günlük büyük bir gazetede istek ve üzüntülerini belirtmek zorunda kalmıştır. Bu ihanet belgesini, Ermenilerde özür dilenmesi gerektiğini söyleyen sözde aydınlar ile yazdıkları kitaplarda ve konuşmalarında soykırımın doğruluğu yönünde, gerçek dışı iftiralar ileri sürerek uluslararası alanda ödül almayı amaçlayan bazı yazarlarımızın dikkatine sunuyoruz.   

 

Derleyen (Yazan) ; Av. Naci SÖZEN ,  Nisan 2006  / ANKARA   

 

Kaynakça ; 

  1. Türk Tarih Dergisi, Şubat  1986 günlü ve 12. sayısı, 
  2. Başbakanlık Yıldız Arşivleri araştırma notları, 
  3. Tarihçi Bilal ŞİMŞİR, Konferans Notları ********************************

GAFLETİN BÖYLESİNE NE DEMELİ ? 

 ( ERMENİ TAŞNAK PARTİSİNİN  8. KONGRESİ ) 

      

Değerli Dostlarım, 

      Geçen günlerde “Ermeni İhanetinin itirafı ve İspatı” adlı araştırma yazımı yayınlamıştım. Bu yazıda, gafletimize örnek bir yazıyı da yayınlayacağımı belirtmiştim. Bu yazı aşağıdadır. 

    Bu başlığı okuyan bazı arkadaşların, "Ermenilerin ve partilerinin birçok toplantısı olmuştur ve bu da 8. toplantılarıdır, ne var bunda " diye düşünebileceklerini tahmin ediyorum. Fakat, durum öyle değil. Tarihi önemi olan bu toplantı, Osmanlı Devletinin  kendi içinde yapıldığı halde, kendisini yok etmeye yönelik faaliyetlere karşı ne denli sağır olduğunun tarihi belgesidir. Şimdi, Türk tarihi Dergisinin Şubat 1986 tarihli ve 12 sayılı nüshasında yayınlanan bu yazıyı sunuyorum..  

  TAŞNAK PARTİSİ 8. KONGRESİ 

 .Taşnak (Taşnaksutyun) Partisi ihtilalci Ermeni partileri arasında en uzun ömürlü, en etkin, Ermenilerin hayatını ve dinlerini en çok etkilemiş olan partidir. Federasyon (Birlik) anlamına gelen  Taşnak Partisi, Rus Çarının baskıları karşısında dağılan bir kısım Ermeni tarafından, Hınçak (Çan) Partisine alternatif olarak   1890 yılında kurulmuştur..Troşak adıyla dergi çıkardılar ve propaganda yaptılar. 1892 yılında 1. Kongrelerini yaparak, Ermeni İhtilalci Federasyon ilkesi olarak Marksist çizgide karar kıldılar. Değişmez özelliği ve hedefleri Türk düşmanlığı yaratmak üzerine olmuştur. 

. Taşnak partisi, 1907 yılında yeniden teşkilatlandı. Batı bürosu Cenevre (İsviçre), Doğu Bürosu Ermenistan'da (Kilise bünyesinde) kuruldu. Doğu Anadolu faaliyetleri, Van, Muş, Erzurum ve Trabzon'da kurulan komitelerce yürütülmüştür.  

  . Taşnaklar kendilerini desteklemeyen ve para yardımı yapmayan zengin Ermenileri acımasızca öldürmüşlerdir. Ermeni yazar S. Gabrielian, para istedikleri Avrupalı zengin bir Ermeninin " ben kendi paramla memleketin celladı olmak istemem " diyerek para vermediği için öldürüldüğünü yazmıştır. Bu şekilde, Moskova'da Yamharian, İzmir'de Balyozian, Rus Ermenisi Bahalian gibi zengin Ermeniler katledilmiştir. 

   . 1914 yılında, Osmanlı devleti seferberlik (30 Temmuz 1914 günü) ilan ederek ölüm-kalım savaşına girerken, Temmuz 1914 ayı içinde, Ermeniler Erzurum da Taşnak Partisinin 8. Genel kongresini yaptılar.Kongre 2 hafta devam etmiş ve 28 celse yapılmış ve yurt içi- yurt dışı 30 temsilci katılmıştır. Osmanlı aleyhine olan kararlar ilk celsede görüşülmüş ve ittifakla kabul edilmiştir. Kongre, Rus-Ermeni ittifakını tasdik ederek aşağıdaki kararları almıştır. 

  1. Harp ilanına kadar sükunet ve itaatlar muhafaza edilecek, Rusya dan gelecek silahlarla mücehhez hale gelinecek..  

2. Harp ilan edilirse, Türk ordusundaki Ermeniler silahlarıyla birlikte Rus ordusuna iltihak edecek.. 

 3. Türk Ordusu ilerlerse, sükunet muhafaza edilecek,(Osmanlı yenilmez, galip gelirse isyan yok) 

  4. Türk ordusu ricat eder veya ilerleyemeyecek hale gelirse çetelerce derhal ordu gerisinde plana göre hal-i faaliyete geçilecek. 

    Bu kararlar doğrultusunda hareket edilmiş olup, ihanetin itirafı sayılan meşhur Nubar mektubunda izah edilen faaliyetler icra edilmiştir. Bu toplantı kararları konusunda 1914 yılında Şam şubelerine gönderilen mektup da ise, " Ruslar sınırların ötesine ilerler, Osmanlı geri çekilirse, her şey aynı anda yapılacak ve bütün engeller ortadan kaldırılacaktır. O zaman Osmanlı ordusu iki ateş arasına alınmalıdır. Bütün devlet daireleri tahrip edilmeli, hükümet güçleri içte meşgul edilmeli, askeri konvoylara saldırılmalıdır. 

            Bu yazıyı okuyunca anlıyoruz ki, Osmanlı devleti kendi topraklarında o günün şartlarında dünyanın her yerinden Erzurum'a kadar gelebilen 30 hainin kongre yapması ve kendisinin idamında izlenecek yol ve yöntemlerin kararlaştırıp dünyaya yayılması olaylarından hiç haberdar olamamıştır.  

Esasen, Osmanlının kendi idam fermanını imzalamış olarak kabul ettikleri olay, ıslahat fermanında yer alan ve 3'lü devlet (İngiltere, Fransa ve Rusya) dayatmalarıyla fermana koydurulmuş olan " Islahatların uygulanmasını yerinde izlemek için müttefik devletlerden temsilcilerin Anadolu şehirlerinde bulunmalarına izin verilecektir " şeklindeki maddedir. Bu maddeye dayanarak 2500den fazla batılı misyoner-ajan doğu Anadolu'ya dolmuş ve Ermenileri örgütleyip silahlandırmış ve savaşın başlamasıyla birlikte "hasta adam" diye niteledikleri Osmanlıyı bölüşme yarışına girmişlerdir. 

 Bu tarihi olayları hatırlarsak, günümüzde yaşadıklarımızı daha iyi yorumlarız ve geleceğe yönelik alacağımız tavırlar ve planları daha isabetli yaparız..Osmanlı siyasi tarihini okurken, bazen hayrete düşerdik, bazen ağlamaklı olurduk. Bu kadar da olmaz ki derdik.. Devletin haberi yokken ülkenin savaşa sokulması, yetki verilmemiş heyetlerin düşmanlarla savaş sonrası görüşmeler yürütmesi gibi...   Yarın veya uzun gelecekte, bu günlerde yaşananları okuyan gençlerimiz de, ne derecede aldatıldığımızı öğrenecekler ve bu kadarda olmaz ki diyecekler.. 

 Örneğin, tarihimize ve Milletimize küfredip hakaret edenler, iftira atanlar dışardan alkışlanıp Nobel ödülü ile  ödüllendirilecek ve bize " bu ödül ve Fransızların aldığı karar sizin için faydalı olacak, düşünce özgürlüğünüzü geliştirecek, alkışlayın" diyorlar ve de dahili hainlere alkışlatıyorlar.. 

 Kendi Milleti ve tarihine ihanet edenler, ödül aldıkça ve zengin oldukça arkası gelecektir.. 

 Nitekim, Elif Şafak  "baba ve piç" diye bir kitap yazdı. yargılandı batılıların baskısı ve düşünce özgürlüğü kıskacında beraat ettirildi.Bu kitaptan bir pasaj okuyalım.." orada yerleşik milyonlarca Ermeni’ye ne oldu peki? Asimile edildiler,eridiler, yetim bırakıldılar. sürüldüler. mal mülklerinden oldular. Türkler di 1915 de bunları yapan.. Sen kalk gel orta Asya’dan, dal dosdoğru Anadolu'nun bağrına.. Bütün akrabalarını 1915'de kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırım zade bir sülalenin torunuyum.” 

İşte, beraat eden yazılardaki cümlelerden bir kaçını verdiğimiz sözde düşünce özgürlüğüne (bizim ülkede) faydası olacak kitap bu... Bu iftiralara aldırmamak, duymamak ve kayıtsız kalmak gafletin ta kendisidir.. Çünkü, bu iftiraların hedefi Türk devletini ve Milletini Anadolu dan sürmek hayali yatmaktadır.. Bilelim ki, yaratılış olarak hiç bir beden, bünye veya varlık, kendisini yok etmeye yönelik faaliyet ve tehlikeye karşı kayıtsız kalamaz. Eğer kalırsa, kendi varlığını inkar etmiş sayılır... 

 Mutlu günler dileğiyle... 

 Av. Naci SÖZEN, Ekim 2006/ANKARA  

*************************

ABD’NİN  KİRLİ GEÇMİŞİNDEN BU GÜNLERE YANSIYAN  BİR  ÇOCUĞUN  ACIKLI    ÖYKÜSÜ66 yıllık bir acı, ders kitaplarına girmiş bir ölüm... Son noktayı koydular! 

ABD tarihindeki en korkunç ırkçı saldırılardan birinin kurbanı henüz 14 yaşında bir çocuktu. 1955'te öldürülen ve tarih kitaplarında yer eden bu çocuğun hikayesi, hafta başında yaşanan gelişmelerle yeniden gündeme geldi. Kanınızı donduracak bu olaya dair tüm ayrıntılar ise haberimizde.. 

1955 yılının sıcak bir Eylül günüydü. ABD'nin Mississippi eyaletinin Sumner şehrinde bir mahkeme salonunda oturanlar, dönemin ırk ayrımı yasaları gereği, siyahlar ve beyazlar olmak üzere ikiye ayrılmıştı. 

Sanık sandalyesinde iki Beyaz adam oturuyordu: John William Milam ve anne bir baba ayrı kardeşi Roy Bryant. Milam ve Bryant'ın karşı karşıya olduğu suçlamalar çok ağırdı. 14 yaşındaki siyahi bir çocuk olan Emmett Till'i öldürmekle suçlanıyorlardı. 

Emmett aslında ailesiyle Chicago'da yaşıyordu ama Ağustos ayında yaz tatili nedeniyle akrabalarını ziyaret etmek için Mississippi Deltası'ndaki küçük bir köy olan Money'e gelmişti. Kuzeyli bir çocuk olarak, Güney'de genç siyahi bir erkek olmanın kurallarından bihaberdi. 

24 Ağustos akşamı Emmett'ın canı sakız çiğnemek istedi. Bunun için girdiği bir bakkaldan 2 sentlik sakızını alıp çıkarken, dükkânın sahibi olan Bryant'ın kasada duran 21 yaşındaki eşi Carolyn Donham Bryant'a ıslık çaldığı iddia edildi. (Emmett'ı tanıyanlara göre çocuğun bir peltekliği vardı ve konuşurken ister istemez ıslık sesi çıkarıyordu.) Bu duruma çok sinirlenen Bryant ve Milam da Emmett'ın cezasını vermek için harekete geçti. 

  

İŞKENCEYLE    ÖLDÜRÜP     NEHRE   ATTILAR 

Daha sonra güvenlik kuvvetlerine verdikleri ifadede söylediklerine göre, olaydan üç-dört gece sonra Emmett'ı dayısının evinden kaçırdılar. Çocuğu öldürene kadar dövüp silahla kafasından vurdular. Ardından 35-40 kilo ağırlığında bir çırçır makinesi pervanesini dikenli tellerle boynuna bağlayıp Emmett'ın tanınmayacak hale gelmiş cansız bedenini Tallahatchie Irmağı'na attılar. Emmett'ın bedeni Ağustos ayının son günü karaya vurdu. 

Siyahi aktivistlerin girişimleriyle Milam ve Bryant gözaltına alınıp yargılandı. Savcılığın ortaya koyduğu tüm delillere karşın, tamamı beyaz erkeklerden oluşan jüri, 1 saatten biraz uzun süren müzakerelerin ardından kararını verdi: Suçlu değiller. 

Milam ve Bryant beraat etti ancak bu durum pek kimseyi şaşırtmadı. Zira Mississippi'de Beyazların siyahları öldürdüğü cinayetlerin davaları neredeyse hep beraatle sonuçlanıyordu. Üstelik bu eyalet ABD genelinde linç olaylarının en yaygın görüldüğü yerdi. 

EMMETT EŞİTLİK HAREKETİNİN SEMBOLÜ OLDU.. 

 

Geri döndürülemeyecek beraat kararından dört ay sonra Milam ve Bryant kardeşler, "Look" dergisine kişi başı 3000 Dolar karşılığında bir röportaj verip "Evet, biz öldürdük" dedi. İkili daha sonra hayatlarına normal bir biçimde devam etti. Milam 1980'de Bryant ise 1994'te öldü. 

Emmett'in annesi Mamie Till ise cenazede tabutun kapağının açık kalmasında ısrar etti ve çekilen fotoğrafların 20'nci yüzyılın en korkunç nefret suçlarından birine "tüm ulusun tanık olabilmesi için" "Jet" dergisinde yayımlanmasına izin verdi. Bu fotoğraflar ABD'de insan hakları hareketinin sembolü ve itici gücü haline geldi. Emmett'ın davası ders kitaplarına dahi girdi. (ALINTIDIR ) 

Derleyen: Av. Naci SÖZEN,   12.12.2021 /ALANYA 


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com