Yazarlar

Muhyiddin ibn Arabî & Seyyid Sâlih Halhâlî

 

Mütercim

Aliye Söğüt

 

Revak Kitabevi: 52

Ehlibeyt Serisi: 9

Ebatları: 13,5x21 cm

Sayfa Sayısı: 272

Karton Kapak

1. Baskı: Kasım, 2020

ISBN: 978-605-7722-04-1

Liste Fiyatı: 40 TL

Vücûd/Varlık Hakikati’nin bâtını ya da derinliği, Ehlibeyt’in hakikati olup, bu konuda sınırlı sayıda eser kaleme alınmıştır. Söz konusu nâdir eserlerden biri de, Muhyiddin ibn Arabî’ye nispet edilen Menâkıb-ı Eimme-i İsnâ Aşeriyye adlı risâledir. Menâkıb’da, hakikatlerin hakikatinin derûnundaki bâtınî nükteler, On Dört Mâsum’un her biri için yazılmış salâvâtlarda toplanmıştır. Mezkûr salâvâtlarda yer alan hitapların câzibesi, manevî bir cereyânın yanı sıra mefhumların idrâkine dâir de büyük bir merak uyandırmaktadır.

İşte bu noktada; âlim, ârif ve muhakkik Seyyid Sâlih Halhâlî imdâda yetişmektedir. Arapça kaleme alınmış olan Menâkıb’ı Farsçaya tercüme eden Halhâlî, İslâmî ilimlerdeki müktesebâtını ustalıkla kullanarak, ufuk açıcı tahliller ve izahlar eşliğinde son derece kıymetli bir şerh yazmıştır. Her türlü taassuptan uzak bir şekilde mânâ ummânına dalan Şârih, Şerh-i Menâkıb gibi, ilmî ve irfânî açıdan aşılması hayli güç bir eser ortaya çıkarmıştır. 

Mâsumlar’ın Bâtınî Hakikatleri ismi ile Türkçeye kazandırılan Menâkıb ve Şerhi, Ehlibeyt’in bâtınî hüviyetini ve vahdet-i vücûdun en müşkil meselelerini, farklı disiplinlerdeki otoritelerin beyanları ile ehline sunmaktadır. Mü’minler için evrâd, ilim tâlipleri için eşsiz bir kaynak işlevi görecek olan eser, samimi sâlikler için de hakkanî bir rehber olacaktır.



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Güneyyurt'un tadı bulgurcadır. Güneyyurt'lu Bulgurcadan vaz geçmez. Bulgurca Güneyyurt'tan başka yerde gerçek tadını bulamaz. 

Bulgurca bulgurdan(düğürcük) yapılan yöresel bir tattır.

Taşeli bölgesindeki bütün insanlar bulgurcayı yaparlar ve bilirler.
İsmi köylerde değişik isimlerle anılırken, Ermenek’te “Tahrana Başı” bazı köylerde (Katranlı da) “Tahrana”, “Et Tahranası” patedisten yapılana “Patdis Tahranası” isimleriyle yapılmaktadır. Her nerede yapılırsa yapılsın bulgurcanın lezzetlisi Güneyyurt’ta yapılmaktadır. Bu lezzeti hem tanıtmak hem de bunu ıspatlamak amacıyla üç yıldır Güneyyurt Belediyesi ve Güneyyurt Halkı “Bulgurca Şenliği” Adı altında bulgurcanın Güneyyurt’a özel bir yemek olduğunun patentini alma gayretinde. Biz de bu gayreti olumlu bularak desteklemekteyiz.
Bulgurca, bu yörenin insanının vazgeçemeyeceği hatırı sayılır bir lezzetidir. . Birkaç kişi bir araya gelse hemen bulgurca yemeğinin yapımı ve malzemeleri için gerekli girişim ve tedarikler başlatılır. Evin hanımı malzemeleri hemencecik buluverir. Malzemeleri zaten bizim hiç vaz geçmediğimiz bulgur, et, fesleğen kurusu, baharat (toz biber) hemen bir araya getirilir ve başlanır yoğrulmaya. Güneyyurt’un havasından mıdır? suyundan mıdır? yoksa bu işi yapan hanımefendilerin el becerilerinden veya hamarat oluşundan mıdır? veya hepsinin bir araya gelişinden midir? Bilemedim. Bulunan malzemeler bir kabın içerisine konarak başlanır yoğrulmaya. Bu iş emek ister, sabır ister, alın teri ister. Kısa zamanda kıvamını almadan işi bitirirsen servis yapınca hemen eksiklikler hissedilir. Emek, yürek sevgi katılmayana ne olursa olsun bahaneler üretilir. Bulgur diri kalmış, baharat tadını yememiş et yoğrulurken pişmemiş gibi .
Kırk beş dakika veya bir saat yoğrulacak, arkasından elde yuvarlanarak pişirmek üzere ızgara veya, sacın üzerine konacak ve pişerken dağılmayacak. Dağılırsa malzemelerde veya yoğrulmada yine hile yapılmıştır. Kızarmış kömürün üzerine ızgaraya dizilen bulgurcalar pişirilerek sıcak sıcak servis yapılıp yanına da salata, turşu, yayık ayranı konacak ve bulgurca elle yenecek. Saçta veya ızgarada pişerken bulgurcaların arasından yağ süzülerek kenara akacak ve kokusu etrafı saracak olursa yemesi doyumsuz olur. Bir hemşehrim anlatmıştı. Tam 25 tane bulgurca yemişim diye. Yanında soğuk suyu da varsa zaten o zaman hiç değme. Hele bu su Gömmeci’nin suyuysa daha mideye inmeden tekrar acıkmışsın demektir. Güneyyurt’ta Güneyyurt’luların yaptığı bulgurca(Tahrana) nın tadını ne köyümde ne de gittiğim yediğim başka yerlerde hiç bulamadım.
Güneyyurt bunun patentini ve bu yemeğin Güneyyurt’a has olduğunun tescillenmesi konusunda ki girişimlerinde çok iddialı oldukları konusunda haklı olduklarını kabül etmek lazım. Çünkü Güneyyurt bulgurcasının tadı, başka yerin bulgurcasının tadından veya lezzetinden çok farklıdır.
Bulgurcayla ilgili bir anımı aktarmak isterim. Bir şehirde bir tanıdığa misafir olmuştum. Akşam yemeğinde bulgurca ikram ettiler. Yemeği yedim ve sordum. Bunu yapan hanımefendi Güneyyurtlu mu? diye bana dediler evet. Nerden bildin dediler. Bulgurcanın tadından dedim. Öğrendim ki gittiğim evin komşusu Güneyyurt’luymuş ve yemeği o komşu hazırlamış. Bulgurcanın Güneyyurt’ bulgurcasının tadına bu kadar aşina olduk. Nerede olursa olsun yapılışındaki tattan bunu ayırabilirim iddiasındayım.
Şunu söylemek isterim ki Bulgurcanın hakkını Güneyyurt’lu vermektedir. Patent hakkı da onların olsun. Tadındaki farkı denemek isterseniz Güneyyurt’a gelerek kontrol edeceksiniz. Sanırım o zaman bana hak vereceksiniz. Bu tada bu lezzete sahip çıkıp. Bulgurcayı Güneyyurt’un markası yapalım.
Keklik resminin yanına bir de bulgurca resmi koyalım. Adımız Güneyyurt Tadımız Bulgurca olsun.
Abdullah YILMAZ

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
1975 yaz mevsimiydi. Ekin salısı Kütüklü salısıydı. Bizim o salıda ekin tarlamız Sarıcellez mevkisindeydi. Güzün katırlarla ektiğimiz tohumlar kışın yağan karın altında çimlenerek baharın gelmesini beklemişti.
Çok kar yağmış ekinler bozulmasın diye karı topraklamıştık. Karlar eriyince ekinler kendini göstererek yazla birlikte kelle çıkarmıştı. Yıl bereketliydi. 8 kile tohum ekmiştik. Yaz geldi ekinler olgunlaştı. Artık derme zamanı gelmişti. Eş dost hısım akrabalar bir araya gelerek bir gün onlara bir gün bize ekinleri yardımlaşarak deriyorduk. Ekin dermeye başlamadan herkes oraklarını kösüre taşıyla biler elliklerini takar enlerde duracağı yeri belirler ve enlerci başının besmelesiyle derim başlardı.
Ekin derilirken ekin yatmamışsa tutamla, yatmışsa sıyırgıyla biçilirdi. Enlerci enleri belirler kişi sayısına göre geniş veya dar tutardı. Enlerciye gizlice cebine bir de cıgara koyulmuşsa tarlada ki ekinin bitirilmemesi içten bile değildi.
Bizler küçüktük yeni ekin dermeye başlamıştık. Fakat böyle bir kalabalıkta ekin biçmemiz mümkün değildi. Bizler devamlı su dağıtırdık. Elimizde kocaman bir aliminyum tas birde ağaçtan veya plastikten su fıçısı durmadan su dağıtırdık. Bidonlardaki su biter bitmez katırlara heybeleri asar İncilice’ye suya gider- gelirdik.
Bizim ak bir katırımız vardı. Çok usluydu. Sırtına biner gider biner gelirdik. Sanki katırlarımız aile bireylerinden biri gibiydi.
Su dağıtımına enlerciden başlanırdı. Unutarak başka birinden başlasak yola atarlardı. Bunun karşılığında lokum püskülüt alma cezasına çarptırılırdık.
Ekinciler aralarında konuşurlar şakalaşırlardı. Bazıları türkü söylerdi. Ellik şıkırtıları türkü seslerine karışırdı. Ekin iyiyse sıyırgıya verilir deste deste sıralanırdı. Ekin sahibi ekini yüksek biçilmiş gördüğünde devreye girer “samana uşaklar samana vurun” diye sesleniverirdi. Enlerci ekinin sonuna varınca istirahat verirdi.
Bizler hemen su bidonlarını alarak yanlarına koşar yorgun ve sıcakta susayan ekincileri suya doyururduk. İstirahata giren herkes cıgaralarını tüttürür enlercinin yeni enlere girişini beklerlerdi. Yeni enlere girileceğinde o tarafa doğru gidilirken biçilen destelerden herkes götürebileceği kadarını omuzlar ve yığın yerine korlardı.
Bu arada destelerden dökülen kelleleri almak bize düşerdi. Bazı ekinciler deste almasını hiç sevmez “şu deste işi olmasa ekin biçmesinde ne var” diye söylenirlerdi.
Ekin biter harman başlardı. Harmanlar suyla tavlanır toprak düzenlenirdi. Kuruyunca sap çekilir harmana sepilirdi. Düğenler koşulur günlerce, haftalarca, aylarca düğen sürülürdü. Düğen sürerken harmandan hayvanlar kaçar düğenler kırılırdı.
Sarı Cellez’de bir günde iki kere hayvanlar harmandan kaçıp iki düğen kırıldığı günü hiç unutmuyorum. Babam köye gider, bir gün sonra emanet aldığı düğeni koşar sürmeye devam ederdik. Düğen sürülürken bizler dirgeni alır o sıcağın altında sapı karıştırırdık.
Düğenle olgunlaşan sap harmanın ortasında malama halinde toplanırdı. Boşalan harmana sabaha hazır olması için yeni sap çekilir sabaha hazır edilirdi.
Bu arada Anam akşam yemeğini hazırlamış olurdu. Sofra kurulur kömür ateşinde pişmiş buharı yükselen tere yağlı bulgur pilavı, yanında soğan, Çaldıvarda yetişmiş salatalık içine doğranmış ayran, ısırarak üzerine tuz atılmış domates, mis gibi tüten yufkayı pilavın üzerine koyarak yemek yenirdi.
Zaten hava da kararmış olurdu. Çok yorulurduk. Yatak odalarımıza çekilip uyuma zamanı gelmiştir. Elimize hararı çulu ne bulabilirsek alır yumuşacık ve sıcacık sapın arasına girer öten çekirge sesi eşliğinde yıldızları seyrederken uyuya kalırdık.
Çocuktuk, çok yorulurduk ama doğal yer doğal yaşardık. Sanırsam şimdikinden daha mutlu daha sağlıklı ve huzurluyduk.
Abdullah YILMAZ
HTML Hit Counter
Kişi Okudu
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com