.        


Necati ALODALI

        Geçen hafta “Nisyan-unutma” konusunu ele almıştık. Unutma, bazı konuları hafıza kaydından silmek olduğundan bir manada nimet olmaktadır.

       İnsan, unutamadıkları ve unutulmaması gereken olayları hafızasında biriktirdikçe tahammül sınırları aşılmakta ve bunları yakınlarına, çevresine ve efkârı umumiye karşı sözlü, yazılı ve başka yollarla eleştirerek haykırması isyan olarak tarif edilir.

      İsyan, insanın günlük olaylara, çevresinde cereyan eden olumsuzluklara tepki vermek olduğu kadar; düzene, idarenin kurallarına ve ilahi dinlerde Allah ve Peygamberin yapın-yapmayın emir ve tavsiyelerine uymamak ve inkâr etmektir. Allah’ın ve Peygamberin koyduğu sınırları aşanlar, Kur’anın hükümlerini çiğneyenler veya kendilerine uydurmaya çalışanlar, inkâr edenler yahut hafife alanlar isyankârlar olmaktadır ki onlar için “...ebedi kalacakları cehennemde alçaltıcı bir azap vardır“(Nisa,14)  

       İnsanın kendi hayatındaki veya çevresindeki menfi olaylara, karşılaşılan dayanılmaz durumlara; zorbaların, zalimlerin gücünün yettiğine çökmeye kalkması halinde hislerimizin ve duygularımızın dışa vurması bazende haykırılması bir isyan olmaktadır.

      Hadisi şerifte ifade edildiği üzere “bir münkerin,” bir haksızlığın, bir zulmün görülmesi durumunda insanın buna karşı yapabileceği üç karşı koyuş içinde üçüncüsü olarak zikredilen ve imanın en zayıfı sayılan “kalben buğzedilmesi” de çaresizlikten kaynaklanan bir isyan olmaktadır.

       Hayatımızın her alanında, evde aile içinde, iş yerinde ve cemiyet yaşantılarında gördüğümüz, karşılaştığımız, duyduğumuz can sıkıcı, can yakıcı, bazen de yüreklerimizi burkan olaylar ve sıkıntılar karşısındaki isyan ifadeleri ve gösterilen tepki yaşanan olayları değiştirmese de insana bir rahatlama ve anlık bir huzur verir

      İnsan yaratılış gayesine uygun muti bir kul olsa da; olumsuzluklara, düzene, hükümlere başkaldıran bir isyankâr olsa da, gaddar, zalim, ceberrut, katliamcı ve güçsüzleri ezen bir kimse veya millet de olsa “Küllü men aleyha fan”(Rahman,26) yeryüzündeki herkes fanidir, geçicidir, yok olacaktır! Onun için, Rabbimiz şu kısacık ömrümüzde bizlere ilahi hükümlere isyandan sakınmayı ve yaratılış gayemize uygun bir ömür sürmeyi nasip eylesin.

      Cumamız mübarek olsun.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

 

  Necati ALODALI

                Günün her saatinde özellikle de kahvaltılarda içtiğimiz çay, tabiri caizse milli bir içeceğimiz sayılmaktadır. Yine çay, çoğumuzun sudan daha çok tükettiği; kimimizin de tiryakisi olduğu, onsuz yapamadığı bir içecek durumundadır.  

                Çay bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de sudan sonra en çok tüketilen içecektir. Ancak Türkiye diğer ülkelere göre kişi başına çay tüketiminde açık ara öndedir.

                Çay, arkadaşlıkların, dostlukların, doyumsuz sohbetlerin başlangıcı, üzüntülerin ve elemlerin unutulmasını sağlayan ve tarifi zor duygulara yol verecek bir kaynaşma vesilesidir.

                Elimizdeki bir bardak çay bazen bizi hüzünle yıllar öncesine götürür, bazen geleceğe ait hayallere daldırır, bazen de candan, samimi arkadaşlıkların başlangıcı olur.

                Çayın ülkemizde bilinmesi, içilmesi ve yetiştirilmesi çok eski yıllara uzanmasa da halkımız hemen benimsemiş dolayısıyla kültürümüzle, örfümüzle özdeşleşmiş bir içecek olmuş, çay her zaman sofralarımızdan eksik olmayan ve misafirlere yapılan en önemli ikramlardan birisi olmuştur.

                Kimimiz çoğu insanlarda arayıp da bulamadığı sıcaklık ve samimiyeti çayda bulduğunu söyler.

                Kimimiz çayı ab-ı hayat gibi içtiğinden her çayı beğenmez; açık çayı, soğuk çayı kabul etmez, onun çayı ille de sıcak, demini almış ve tavşankanı gibi olacaktır. Zaman ve kan anlamlarında kullanılan “dem” kelimesi çayın kan rengine bürünmesi ve içilme zamanının geldiğini ifade etmek üzere kullanılır. Tıpkı pişirilen pilavın yahut yemeğin dinlendirilerek demlenmesi yenme zamanının geldiğini ifade eder.

                Kimimiz çayı şekersiz olarak içer, kimimiz az şekerli içer. Doğu Anadolu’da çoğu yerlerde özellikle Erzurum yöresinde çayın içine şeker koymadan kıtlama olarak (özel sert bir şekeri ağızda tutarak) içilir.

                Kimimiz işinde gücünde bunaldığı vakitlerde yahut problemlerine çözüm aradığında çareyi bir çay arası vermede bulur.

                Kimimiz, çayı demlikten ve bardaktan soyutlayıp kendimize yalnızlığımızı unutturacak bir yaren, bir dost olarak görür.

                Kimimiz, kapısını çalıp “çayını içmeye geldim” diyecek bir arkadaşının, bir dostunun hasretini çeker.

                Kimimiz de lüzumsuz insanlardan bunaldığında onları şekersiz çayın içindeki kaşık gibi lüzumsuz olarak görür.  

                Şimdilerde çay, kahve, kek v.b. her türlü ikramın yapıldığı otobüslerde eskiden şehirlerarası seyahatlerde otobüsler mola yerlerine geldiklerinde en güzel ikram olarak muavin anons ederdi “çaylar şirketten”…

                Hüzünlü sohbetlerde kelimelerin boğazda düğümlendiğinde, ateşli münakaşaların en çıkılmaz sokaklarında kelimelerin yetersiz kaldığı anlarda hep imdada çay yetişir ve ortalık çayla yatışır, yatıştırılır.

                Çayı, çay makineleri ve kazanlı çay ocakları çıkmazdan evvel çoğu yörelerde bilhassa eskiden semaver üzeri demlikle yaparlardı. Hele kalabalık misafirlere çay yetiştirmek ancak semaverle mümkün olurdu. Belki de çoğumuzun evinde kullanılmasa da vitrinlerinde eski semaverler bulunmaktadır. Semaverle ilgili dörtlüklerden bir kaçı şöyledir:

Semaveri kuruyorum
Karşısında duruyorum
Şimdi çayı umuyorum
Hüner senin ey semaver

 

Semaverin üstü çiçek
Getirin çayları içek
Çay yoğusa burdan göçek
Hüner senin ey semaver

 

Semaverin kulpu iki,
Kaynadıkça çeker zikri,
İçek çayı edek şükrü,
Hüner senin ey semaver…

 

                Üstat Necip Fazıl hapishanede zamanın geçmek bilmediğini, çayın bile tadının bozuk geldiğini ifade sadedinde  ‘’Çaycı getir ilaç kokulu çaydan, dakika düşelim senelik paydan…’’ der.

                Azeri şair Zeynel Cabbarzade, çayın hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade için sonradan meşhur bir türkü olan:

“Kimin ağrıyır canı,

Okşayıptır mercanı,

Her bir derdin dermanı

Çay, çay, çay…” sözleriyle dile getirmiştir.          

 


                Çayla ilgili tekerlemeler, deyişler, hatıralar ve benzetmeler oldukça çoktur. Birkaçını aktarırsak anılar ve bilgiler tazelenmiş olur. Kırk yıl önceydi, bir vaiz dostum Niğde’de bizzat yaşadığı olayı anlatmıştı. Bir tanıdığı hocayı başlarında büyük olarak kız istemeye götürmüşler. Sohbet ilerlediği halde ev sahibi kızı vermek niyetinde olmadığını açıktan söyleyemiyordu. O yörede eğer kız verilmeyecekse çay ikramı yapılmaz, tavır o şekilde gösterilirmiş. Zaman epeyce ilerlediğinden hoca da kızı vermezlerse mahcup olacak, hemen evin kızını çağırıp “evladım benim çay açık olsun” diye emr-i vaki yapar. Ev sahibi de çaresiz çayı getirtir ve kızı verirler.

                Çay ve malzemeleriyle ilgili doğru-yanlış benzetmelerden biride şöyle:

                “ Çaydanlık kaynanadır fokur fokur kaynar, demlik gelindir sessiz sessiz demlenir.

                Damat bardak gibidir bir gelin doldurur bir kaynana doldurur.

                Şeker çocuktur, kattın mı tatlandırır.

                Kaşık görümcedir arada bir karıştırır.                                                                                                    Çık işin içinden çıkabilirsen”…

 

                Çayın demleme usullerini de iyi bilmek gerekir. Kimi suyu kaynattıktan sonra demliğe koyduğu çayın üzerine sıcak suyu ilave eder. Kimi de haşlama olmasın diye, demliğe aldığı sıcak suyun üzerine çay ekler. Kimi kimse de demlenen çay uzun süre tazeliğini korusun diye hem çaydanlığa hem de demliğe soğuk su koyarak demliğe çayı da ilave eder. Yavaş yavaş demlenen çay da uzun süre tazeliğini korur. Ne şekilde demlenirse demlensin çay severler sallama veya poşetli olanı değil demlenmiş çayı severler.

                Bazı kimseler de tıpkı rengini demlendikçe gösteren çay misali kendini hemen göstermez, konuşması, oturup kalkması, yiyip içmesi ve davranışları kendini yavaş yavaş gösterir.

                Bazı kimseler sıvı içeceklere uzak durduklarından çayı ya hiç içmezler yahut bir bardak içerler. Bazı kimseler de çayın hakkını(!) verip demlik bitinceye kadar içerler. Çayın az ya da çok içilmesiyle ilgili şöyle bir rivayet anlatılır:

                İslam ülkelerinden Hadis âlimleri (Hadis Profesörleri) ilmi çalışmalarda bulunmak üzere toplanırlar. Verilen arada yemekten sonra çayla gelir. Kimi hoca bir çay içer, kimi de tekrar ister. Üçüncü bardağı isteyene diğer hocalar müdahale ederler. O da hadis intibaı uyandıracak şekilde “ekallü’ş-şay selasün, la hadde fil-ekser, revahu Müslim” (çayın en azı üçtür, fazlasında sınır yoktur, Müslim rivayet ediyor) derken hazirun daha söz bitmeden hepsi hadisçi olduklarından ve Müslim’deki rivayetleri iyi bildiklerinden hep bir ağızdan itiraz ederler. O da “ne sabırsız kimselersiniz, sözümü bitirtmediniz, ‘revahu Müslim minel-müslimin’ (Müslümanlardan bir Müslüman rivayet ediyor” der. Her kes şaşkınlık içinde bu haklı ifadeye gülüşürler.

                Gelelim iyi bir çayın şekil, görüntü ve rengi bakımından özelliklerine, kaliteli bir çayın eskilerin deyimiyle üç özelliğinin bulunması gerekir. Çay öncelikle dudakla içilmeye başlanıldığından bu üç özellik de dudakla (leb) alakalı olmaktadır. Eskiler bu özellikleri şöyle sıralar:

a)Bazı kimseler çayı ya çok açık yahut çok koyu simsiyah, sırf dem olarak içerler. Hâlbuki ideal çayın rengi “leb-levn” (dudak rengi) olması gerekir.

b)Soğuk-ılık çaydan zevk alınmaz, soğuk çay sevimsiz kimseye benzer, hatır için bile çekilmez. Bunun için çay sıcak “leb-suz”(dudağı yakan) olmalıdır.

c)Bazı kimseler çay ikram ederken bardağı yarım veya yarıdan biraz fazla doldurarak getirirler. Hâlbuki çay içmeye başlarken dudak bardağa temas ettiğinde çayı içebilmelidir. Bu nedenle bardak “leb-riz” (dolu) olmalıdır.

Çay sohbeti güzel de sözü fazla uzatmamak ve güzel olanı tadında bırakmak gerekir. Sözün özü:

Kahvenin kırk yıl hatırı olduğu söylenir. Biz de, çayın hatırının henüz hesaplanmadığını söyleyerek çay faslını bitirelim.

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Necati ALODALI

         Peygamber Efendimizin soyundan gelmekte olan Seyit Ahmet Arvasi mensup olduğu Türk Milleti hakkında aşağıdaki sözlerini kaleme almıştır. Ben de 1988 sonunda vefat eden üstad için bir şiir yazmıştım. Merhum Ahmet Kabaklı hocamız da köşesinde yayınlamıştı. Fırsat buldukça Bağlum'da kabrini ziyaret ettiğim babası muhterem Seyit Abdülhakim Arvasi hazretleri "hiçbir amelime güvenmiyorum ancak Allah'ın düşmanlarına düşmanlığım var" buyurmuştur.

          Seyyit Ahmet Arvasi hocamız şöyle der:

         "Dünyada hı̇ç Türk kalmasaydı, ben Türk mı̇lletı̇nı̇ temsil etmekten şeref duyardım. Bir kı̇şı̇ kalsa ı̇kı̇ncı̇sı̇ ben olurum.                                                           

           Bir kere sahabe-ı̇ kı̇ram'dan sonra İslam'a en büyük hı̇zmetı̇ yapan millet Türklerdı̇r. Bu millet yüzyıllarca İslam alemı̇nı̇ korumuş kollamış ve bu uğurda hı̇ç çekı̇nmeden oluk gı̇bı̇ kanını akıtarak mı̇lyonlarca şehı̇t vermı̇ştı̇r.                                                             

          Bunun yanı sıra İslam kültür ve medenı̇yetı̇nı̇n gelı̇şmesı̇ne de maddı̇-manevı̇ büyük katkıları olmuştur. Türk mı̇lletı̇ ı̇slam'la bütünleşmı̇ş ve ı̇ç ı̇çe gı̇rmı̇ş bı̇r mı̇llettı̇r.                              

          Batıya, Avrupa’ya gı̇ttı̇ğı̇nı̇zde hangı̇ mı̇llettensı̇n dı̇ye sorarlar. Eğer Türk’üm dersen ı̇kı̇ncı̇ soruya muhatap olmazsın. Çünkü bı̇lı̇rler kı̇ sen Müslümansın. Çünkü Türk demek, Müslüman demektı̇r. Ama Arap’a Hırı̇stı̇yan mısın, Müslüman mısın dı̇ye soruyorlar... Aradaki̇ farkı şı̇mdı̇ anladın mı? Türkler mı̇llet olarak hep beraber İslam’ı seçen bı̇r mı̇llettı̇r ı̇slam'a büyük hı̇zmetlerı̇ olmuştur ve hala da olmaktadır.                                        

         Bulgar'da olabı̇lı̇rsı̇n, Makedon'da olabı̇lı̇rsı̇n; hatta Afrı̇kalı zencı̇ de olabı̇lı̇rsı̇n. Ama ne olursan ol, eğer Müslümansan Türk’e saygı göstermelı̇sı̇n. Bu mı̇lletı̇n İslam’a hı̇zmetlerı̇ unutulmaz, onun ı̇çı̇n de bu mı̇llet sevı̇lı̇r.                                                      

         Böyle bı̇r mı̇llete mensup olduğumuz ı̇çı̇n allah'a şükredı̇yorum.”                            

          Merhum Seyyid Ahmet ARVASİ hocamızı vefatının 29.seneyi devriyesinde rahmetle anıyoruz.

 

            SEYYİD AHMET ARVASİ

       Kurudu mürekkep yazmıyor kalem

       Âlem-i beka’ya göçtü Arvasi

       En büyük üzüntü, en büyük elem

       Ecel şerbetini içti Arvasi

 

   Bindokuzyüzseksensekiz sonunda

   Eba Eyyub Ensari’nin ilinde

   Bir mübarek gaye, dava yolunda

   Hem yardan hem serden geçti Arvasi

 

         Görmedi ömründe asude rahat,

         Gördüğü ezalar cefalar kat kat

         Sabr-ı cemil ile yılmadı, fakat

         Dünyadan ukbaya uçtu Arvasi

 

     Geliyor nesebi şanlı resulden

     Âşıktı hem O’na can-ı gönülden

     Maşuka kavuşmak için tez elden

     Erenler yurdunu seçti Arvasi

 

         Türk-İslam yoludur devlet-i ebet

         Küfür cephesinde Hak için nöbet

         İstikbalde ümit onlardır elbet

         Gençliğe mefkûre saçtı Arvasi

 

      Necati de onun ehibbasından

      Sevgimiz sonradan değil, aslından

      Cesaret, feraset, iman faslından

      Küfre karşı savaş açtı Arvasi

                   * * *

         Rabbim ğarikı rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı Cennet, makamı a'li olsun..


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.



Necati ALODALI

(Sevgili kardeşim Necdet Baştoklu’nun Annesinin vefatı üzerine)

İnsanlar Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan, yaratılmışların en şereflisi, güzeli ve mükemmeli olarak çoğalmışlar, kadın ve erkek olarak nesillerini devam ettirmişlerdir. İlk insan olan Hz. Âdem atamız ve Hz. Havva anamızdan sonra bütün insanlar bir baba ve bir anadan dünyaya gelmişlerdir. Hz. Âdem topraktan, Hz. Havva ise insandan yaratılmıştır. Bu bakımdan insanlığın hülasası anadır. Evet, analar bir insandır. Onun için anadan dünyaya gelen evlatlara da insanoğlu denilmektedir.

Ana, aileyi meydana getiren unsurların temel taşıdır. Çünkü ana, çocuğu doğurmakla kalmaz; o bir merhamet deryası, o bir dert ortağı, o bir öğretmen, o bir mürebbi, o bir arkadaş, o bir dosttur. O bütün davranışları çocuğu tarafından tıpkı bir kameraya kaydedilip örnek alınan, hareketleri taklit edilen bir nümunei timsaldir.

Peygamber efendimiz eğitimin “beşikten mezara kadar” süreceğini belirtmektedir. Çocuk okula başlayıncaya kadar yirmi dört saat birlikte olduğu annesinin eğitimi altındadır. Bu eğitim, talim ve terbiye sözlü, fiili ve takriri şekillerle devam eder. Okul saatleri dışında da yine ananın tarassudu ve gözetimi altında bu eğitim süreci devam eder.

Öyle analar var ki, kimilerinin kendisini evine, ailesine, evlatlarına, vatanına, mukaddes değerlerine düşünmeden feda eder, ayakları altına cennet serilir; kimi ana denilen şuursuz yaratıklar da vardır ki doğurduğu evladını canavarca hislerle katleder. Çocuğu, aldığı eğitimden ziyade rol-modeli olarak ebeveyni, ya vatana millete faydalı bir insan olarak yetiştirecek; ya da ilgisiz kalıp, başıboş bırakarak sokaklarda kendi halleriyle topluma bir problem olarak bırakacaktır.

Bu kadar mübarek payeler verilen fedakâr, cefakâr analara da gereğince hürmet ve hizmet edilmelidir. Çünkü onlar olmasaydı biz olmazdık! Yavrusunu dokuz ay karnında öf demeden taşıyan, onunla ağlayıp onunla gülen analar her türlü hürmete ve hizmete layıktır. Kuran’da ebeveyne saygıyı tanımlar mahiyette “onlara öf bile demeyin” buyrulmaktadır. Hele onları senede bir gün tahsis ederek anmak, diğer günlerde aramamak, insanlıktan nasibini alamamış bazı kimselerce yapıldığı gibi bıkkınlık getirip onları başından savmaya yeltenmek en büyük nankörlük ve edepsizlik olmaktadır.

EbulHasen Harkânî şöyle anlatır:

“İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri ibadet ederdi. Bir akşam, ibadet eden kardeş, yaptığı ibadetten duyduğu hazdan dolayı kardeşine: -Bu gece de anneme sen hizmet et, ben de ibadet edeyim, dedi. Kardeşi kabul etti. İbadet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona: -Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

-Ben Allah'a ibadet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona: -Evet, senin yaptığın ibadetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.

Analar son nefeslerinde bile evladını düşünerek, onların mutluluğunu dileyerek ruhlarını teslim ederler. “Her nefis ölümü tadacaktır.” Bu ilahi tespitle ebeveynini kendisinden memnun şekilde baki âleme uğurlayabilen evlatlara ne mutlu.

Her ölüm bir manada erken ölümdür. Bahtiyar Vahapzade’nin Annesinin ölümüyle ilgili yazdığı “Annem Öldü mü?“ başlıklı çok veciz şiirinden bir bölümünü buraya almak çok yerinde olacaktır:


Ne hız ellerini üzdün dünyadan

Balanı tek koyup nereye gittin?

Nasıl yok oluyormuş bir anda insan

Sanki bu dünyada hiç yok imişsin…

*

Bugün yedin oldu... Annem yedi gün,

Bizimle beraber ağlar odalar

Sana, yalnız sana, sana demek için

Gönlümde ne kadar, bilsen sözüm var...

*

Annem ısmarlandın, annem toprağa

Bu ölüm sineme çekti dağ benim…

Sen benim arkamda benzerdin dağa

Sanki de arkamdan uçtu dağ benim...


Evet, insan kaç yaşında olursa olsun, manen sırtını dayayacağı, omzuna başını koyacağı bir anayı arar. Onun için Yunus Emre dememiş mi?

Ana başta taç imiş,

Her derde ilaç imiş,

Bir evlat pir olsa da;

Anaya muhtaç imiş…

Bu vesile ile ahirete intikal etmiş bütün analara Fatihalar, Yasinler…


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Necati ALODALI

Sabır, Cenabı Hakkın insanlara cüz’i olarak bahşettiği sıfatlarından ve esma-i ilahiden mübarek bir isimdir.
Sabır, “beklenmedik olaylar karşısında veya başına istemediği bir şeylerin gelmesi durumunda bunlara tahammül etmesi, tedirgin olup paniğe kapılmamasıdır”.
Sabır, dinin övdüğü, teşvik ettiği ahlâki bir sıfat, ruhi bir kemâldir.
Sabır, insanın günahlardan korunma mekanizmasıdır.
Sabır, insan için bir erdemdir, fazilettir.
Sabır, acıya ve zorluğa katlanmak; insanın iyi karşılamadığı veya sevmediği, istemediği hallere telaş göstermeden karşı durması, bir musibet veya belaya uğradığında feryad-ı figan etmeden sonunu bekleyip tahammülle katlanmasıdır.
İmamı Gazali, sabrı, “Dini yaşayan kimsenin nefsanî arzu ve isteklerine karşı koymasıdır” diye tarif eder.
Sabır, çaresizliğin çaresi, zorlukların anahtarıdır. Sabır, insanın yapması yasaklanan şeylerden uzak durmasıdır. Sıkıntılara, dertlere, acılara ve belâlara sabreden sonunda huzur ve mutluluğa ulaşır. İnsanın iman etmesi, imanını koruyabilmesi ve hüsnü hatimesi de sabırla mümkündür.
Üstad Necip Fazıl, sabrı:
“Sabır incecik sırat,
Murat içinde murat,
Sabır Hakk’a tevekkül;
Sabır Hakk’a itimat!” … diye tarif eder.
Sabır her şeyin başıdır. İslâm’ın başı sabır, imanın başı sabır, salih amellerin başı sabırdır. Kötülüklerden korunmanın başı nefis ile mücadele edip sabretmektir. Sabırsız kimsede ne iman, ne salih amel kalır.
Rasulullah S.A.V. efendimiz şöyle buyurur: “Sabır imanın yarısıdır.”
Çünkü iman, sabır ve şükürden meydana gelen bir mahiyet arz eder. Ayeti Kerimede “Bunlarda çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır” (İbrahim, 5) buyrulmaktadır.
Hemen her dönemde, müminleri imanından döndürmek için müşrikler veya başka dinden olanlar türlü eza ve cefa yapmalarına rağmen hiç birisini sabırları sayesinde hak bildikleri yoldan döndürememişlerdir. Ashabı kiramdan Bilal-i Habeşi, Ammar’ın babası Yasir ve Sümeyye’ye yapılmadık eza ve cefa kalmamış, fakat bunlar sabır ve tahammül ile hak bildikleri yoldan yüz çevirmemiş, birçoğu şahadet şerbetini içmiştir.
Peygamberlerin tamamı sabırda da zirve insanlar olarak ümmetlerine örnek olmuşlardır. “Sabır Çağlayanı” olarak mümtaz bir yeri olan Hz. Eyyub (A.S.) Cenabı Allah tarafından en ağır imtihanlara tabi tutulmuş; hepsini rıza, tevekkül ve sabırla karşılamıştır.
Hz. Eyyub; sürü sürü hayvanları, bağları-bahçeleri ve binlerce insan çalışan büyük çiftlikleri olan servet sahibi bir kimse idi. Fakat malı, evladı ve bedeni ile imtihan edildi. Sürüleri sel ile telef oldu, ekinlerini rüzgâr kavurdu. Bu durum kendisine haber verildiğinde:
“O malı-mülkü bana Rabbim vermişti, şimdi de aldı” dedi, hamd ve şükürde bulundu. Eyyub (A.S.)’ın evinin zelzele ile yıkıldığı ve çocuklarının öldüğü bildirildiğinde ise:
-“Evlatlarım bana bir emanet idi, Rabbime niçin incineyim? O’na hamd ederim” demiştir. Bunlardan sonra Cenabı Allah Eyyub (A.S)’ın vücuduna hastalık verdi. Yedi yıl dert ve belâ içinde kalan Eyyub (A.S.) halinden hiç şikâyetçi olmadı. İlâhi takdire rıza gösterdi. Ayeti kerimede “Biz onu (belâlara) hakikaten sabırlı bulduk, o ne güzel kuldu” (Sa’d-44) buyrulmaktadır. Sabır çağlayanı Hz.Eyyub’u bu sabırları sonunda Allah’u Teâlâ yeniden sağlığına kavuşturdu, yeniden çok sayıda evlat ve mal ihsan etti.
Büyüklerin sabrı büyük, karşılığında verilen ecir ve ihsan da çok büyük olmaktadır.
Sabır üç kısımdır:
Birincisi, insanın kötülüğü emreden nefsine, kötü arkadaşlarına ve şeytana karşı kendisini masiyetlerden çekip sabretmesidir.
İkincisi, insanın duçar olduğu dert, bela ve musibetlere karşı sabretmesidir. Ekseriyetle sabır denince bu sabır anlaşılmaktadır.
Tarihin her döneminde müminler, çeşitli kötülüklere ve işkencelere maruz kalmışlardır. İşte, sabır ve Allah’a sığınma en çok böyle zamanlarda gerekmektedir.
Sevgili Peygamberimiz (A.S.) ve ilk Müslümanların yapılan kötülüklere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri de bilinmektedir.
Firavun inananlara eziyet ettikçe Hz. Musa ve kavmi “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür” (Araf-126) diye dua etmişlerdir.
Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in teslimiyet ve sabrı O yüce dost tarafından ateşi gülistana çevirtmiştir. O’na dost isen, O’ndan gayrisi sana düşman olsa yine bir şey yapamaz:
“Ateş yakar, su boğar
Derler ya, ne masal şey?
İbrahim’i neden yakmaz
Musa niçin boğulmaz?
Rabbine dostsan eğer;
Boğmaz ab, yakmaz nar,
Yol olur bahr-i ahmer,
Od, olur sana gülzar”…
Sabrın üçüncü kısmı ise; hayır işlemekte ve ibadetlerde sabırdır. Okumak, ilim öğrenmek ve ibadetlerde bir takım zorluklar ve sıkıntılar olabilir. Tembellikten ve üşengeçlikten dolayı Namaz gibi ibadetlerin bir kısmı zor gelebilir. Uzun ve sıcak yaz günlerinde oruç tutmak nefse ağır gelebilir. Mal mülk sevgisi ve cimrilikten dolayı sadaka ve zekât vermek zor gelebilir. Bunların sıkıntılarına katlanmak ve sabır göstererek eksiksiz yerine getirmek insanı felakete düşmekten ve hüsrandan kurtarır, cehennem ateşinden korur.
Sabırlı kişi bahtiyar bir kimsedir. Çünkü Allah Teâlâ onunla birliktedir: “Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (Bakara-153)
Sabır, akıl ve iman gücüne sahip olduğundan dolayı sadece insana mahsus bir haslettir. İnsan, haramdan sakınıp nefsin kötü istek ve arzularına uymazsa ve geçici lezzetlerden yüz çevirirse sabır nimetine kavuşmuş olur.
Eskiler bir sıkıntı veya musibet anında teslimiyetleri gereği büyük bir sabır ve tevekkül halinde sofiyane bir tabirle “Bu da geçer ya Hu” derlerdi. Yine, acı ve belalar karşısında da sükûnetlerini muhafaza ederek “Gam çekme, Allah dest-girdir” (yardımcı, destek olan, elden tutan) diyerek teselli bulurlardı. Çünkü biliyorlardı;
“Sabır ile koruğun pekmez olacağını”,biliyorlardı:
“Baran-ı belânın(belâ yağmurunun) sabırla rahmete dönüşeceğini,” biliyorlardı:
“Sabreden dervişin, muradına ereceğini,” biliyorlardı:
“Sabrın sonunun selâmet olduğunu, biliyorlardı:
“İstemediğine sabır etmeyince istediğine kavuşamayacağını, biliyorlardı ki, bunun için “Bu da geçer ya Hu” diyorlardı.
Hz. Ali: “Sabrın imandaki yeri, başın bedendeki yeri gibidir. Başı olmayanın bedeni de olmayacağı gibi sabrı olmayanın imanı da olmaz” buyurmuştur,
Musibet anında sabretmeyip feryadı figan etmek ve ikaz üzerine sabra yönelmek, musibetle ilk karşılaşıldığı andaki sabır kadar makbul ve ecri çok olmamaktadır. Bu konudaki bir hadis-i şerifte Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah S.A.V, (ölen) çocuğu için ağlamakta olan bir kadına rastlamıştı.
-"Allah'tan kork ve sabret!" buyurdu:
Kadın (ızdırabından kendisine hitap edenin kim olduğuna bile bakmadan):
-Geç git; zira benim başıma gelen musibet senin başına gelmemiştir, dedi. Rasulullah (A.S.) uzaklaşınca, kadına:
-"Bu Rasulullah idi!'' dediler.
Bunun üzerine, kadın çocuğunun ölümü kadar da söylediği sözden dolayı utanıp üzüldü. Özür dilemek için doğru Peygamberimizin huzuruna çıktı ve:
-Ey Allah’ın Resulü, (o yakışıksız sözü) sizi tanımadan sarf ettim (bağışlayın!)" dedi.
Peygamber Efendimiz:
-"Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir" buyurdu."
Musibetin diğer bir ilacı, sabırsızlığın düşmanı sevindirip dostu üzdüğünü, Rabbini kızdırıp şeytanı sevindirdiğini bilmektir. Sabreder ve ölçülü giderse şeytanı çatlatır, onu eli boş döndürür. Rabbini hoşnut eder, dostlarını sevindirir.
Musibetlerin bir başka ilacı ise; bu bela ve sıkıntıyı verenin merhametlilerin en merhametlisi olduğunu bilmek; yüce Allah’ın belâyı, azap vermek ve süründürmek için göndermediğini bilmektir.
Rasulullah (S.A.V)'in kızı Zeynep, babasına birisini göndererek:
-"Oğlum ölmek üzere, son nefesini verirken yanında hazır olur musun'' diye rica etti. Rasulullah adamı geri çevirirken:
-"Selâmımı söyle ve şunu hatırlat: Veren de alan da Allah'tır. Her şeyin O'nun yanında muayyen bir eceli vardır. Sabretsin ve Allah'ın (sabredenlere vereceği) mükâfatı düşünsün!''
“Kendilerine musibet geldiği zaman sabreden ve –biz Allah’ınız(kullarıyız) ve O’na döneceğiz- diyenleri (Allah’ın büyük mükâfatı ile müjdele” (Bakara-155)
Bu konudaki bir hadisi şerifi nakleden Ebu Musa (r.a) anlatıyor:
Rasulullah (A.S.) buyurdular ki:
-"İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O'na şirk koşulur, evlatlar nispet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder."
İnsana bunca nimet veren Allah’ın bizlerden istediği hakkıyla kulluktur. Kulluğun özü ve gayesi de sabır ve şükür ile Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Bir kulda:
Eğer gaye Allah ile beraberlikse:“Allah sabredenlerle beraberdir”(Bakara-249)
Eğer gaye Allah’ın sevgisi ise: “Allah sabredenleri sever” (Al-i İmran-146)
Eğer gaye Allah’ın yardımı ise: “Allah’ın yardımı sabredenlerle beraberdir” (Mümin-55)
Eğer gaye Allah’ın mükâfatı ise: “Sabredenlerin mükâfatı ölçüsüz ve hesapsızdır” (Zümer-10)
Eğer gaye Allah’ın Cenneti ise; “Sabredenler cennetin en yüksek dereceleri ile mükâfatlandırılırlar”(Furkan-75)
Sabır, sahibi için kurtuluş sebebidir: “Ey iman edenler!
Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa nail olasınız”(Al-i İmran-200)
Hadis-i şerifte Rasulullah S.A.V. efendimiz şöyle buyurur: “Allah bir topluluğu sevdiğinde onlara bela ve sıkıntı verir. Rıza gösteren O’nun rızasını, öfkelenen de hoşnutsuzluğunu kazanır. Sabırsızlık gösteren de sabırsızlık görür.”
Hz. Ömer, “Elde ettiğimiz en hayırlı yaşantı, sabırla ulaştıklarımızdır” demiştir. Gerek dünya, gerekse ahiret lezzet ve nimetleri, her ikisinde de elde edilen başarı ve zaferler ancak sabır köprüsünden geçen kimselere nasip olur. Aynen, cennete ulaşabilmek için sırat köprüsünden geçmek gerektiği gibi dünya ve ahiret saadetine ulaşmak için de sabır köprüsünden geçmek gerekir.
İnsan, dünyanın sıkıntı ve kötülüklerinden korunarak gerçek huzura ancak İslâm’a teslim olmakla kavuşur. Çünkü Ebu’l-Vefa (k.s.)’un buyurduğu gibi,
“İslâmiyet’in içinde hiçbir kötülük yoktur, İslâmiyet’in dışında da hiçbir iyilik yoktur”.
Onun için zımnen Müslüman olup ta İslâm’la hâlâ müşerref olamayanlara, İslâm’ı benliğinin her zerresinde yaşamaya gayret etmeyenlere Ebu Türab (r.a.)’in ikazını tekrar ederiz:
Ya İslâm’da erirsin,
Ya inkârda çürürsün
Yol mezarda bitmiyor
Girdiğinde görürsün
Ya Rabbi! Bizleri sabredenler zümresine dâhil et ve bizleri Müslümanlar olarak hüsnü hatimeye kavuşanlardan eyle!
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Necati ALODALI

“Ey bad-ı saba, uğrarsa yolun semti Haremeyn’e
Selâmım ilet ol Rasulü’s-sakaleyne”
Selâm; esma-i hüsnadan, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Anlamı, ayıptan, kusurdan, eksiklikten, fani olmaktan ve zevalden salim olan; kurtuluş ve esenlik kaynağı olan ve isteyenleri selâmete ulaştıran demektir.
Selâm; bir kimseye rastlanıldığı, yanına varıldığı veya yanından ayrıldığı zaman ona iyilik, sıhhat ve afiyet dilemesi, temenni etmesidir. Selâm, bir müminde bulunması gereken tevazunun gösterilmesi-izhar edilmesidir.
Selâm; müminlerin birbiriyle kaynaşmasını ve ülfetini sağlayan, Allah’ın rızasına kavuşmak için müminlerin biri birlerine yaptığı bir duadır. Selâm verildiğinde daha güzel bir şekilde veya aynısıyla ”ve aleyküm’es-selâm ve rahmetullahi ve berekâtüh” veya “ ve aleyküm’es-selâm” şeklinde karşılık verilmelidir.
Müslümanların kendi aralarında selamlaşmaları ilahi bir emirdir. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır.”Size bir selâm verildiği zaman siz de ona daha güzeliyle karşılık verin veya aynısıyla iade edin” (Nisa-86)
Selâm, toplu olarak yaşayan insanların cemiyet içerisinde birbirlerine saygı ve hürmet gösterme şeklidir ki, insanlardaki güzel huylardan birisi de biri birlerine selâm vermeleridir.
Hadis-i Şerifte “insanların en acizi dua etmeyen, en cimrisi de selâm vermeyendir” buyrulmaktadır.
Selâmlaşma, kızgınlık ve dargınlık, kin ve nefret gibi insanlar arasında düşmanlığa sebep olan kötü huy ve davranışları da yok eder.
Selâm; maddi ve manevi her türlü zararlardan, kötülüklerden uzak kalmak, dünyevi musibetlerden ve ahiret azabından kurtulmak manalarını topluca ifade eden bir tabirdir.
Birbiriyle karşılaşan Müslümanların, karşılıklı sevgi, dostluk, iyi niyet ve dileklerini ifade etmek üzere “selâmün aleyküm” veya daha güzel şekliyle “Es-Selâmü aleyküm” şeklinde kullanılır ve buna “selâm verme” denir. “Aleyküm selâm” şeklinde karşılık verilmesine de “selâm alma” denilir. Bu şekilde selâmlaşmak yalnız Müslümanlara has bir uygulamadır. Diğer dinlerde parmak işaretiyle, el ve baş işaretiyle v.b. selâmlaşırlar. Selâma işaretle karşılık vermek yeterli olmaz, hatta Rasulullah (S.A.V) efendimiz bundan men etmiştir: “Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyin, çünkü Yahudilerin selâmı parmakla işarettir, Hıristiyanların selâmı da avuçlarla işarettir.” Ancak, sağır ve dilsizlik gibi mazereti olanlara işaretle selam verilebilir ve mukabele edilebilir.
Selâm ve selâmlaşma yüz yüze yapıldığı gibi çeşitli vasıtalarla da yapılmaktadır. Selâm başka yerde bulunan birisine bir başkası aracılığıyla gönderildiği gibi yazılı olarak da verilmekte; ayrıca edebi ve tasavvufî olarak da kuşlarla, turnalarla, rüzgârla ve badı saba ile sevenler sevdiklerine-dostlarına mecazi selâmlar göndermektedir. Nabi ne güzel bir selâm göndermiş:
“Ey bad-ı saba, uğrarsa yolun semti Haremeyn’e
Selâmım ilet ol Rasulü’s-sakaleyne“
Bir Müslüman’a “selâm’ün aleyküm” demek; “ben de Müslüman’ım, benden sana zarar gelmez, benden yana selamettesin, Allah sizi her türlü kaza ve belâdan korusun” demektir.
“... ve tekraü’s-selâme ala men arefte ve men lem ta’rif” birbirimize Selâm vermek için tanışıyor olmak gerekmez. Rasulullah (S.A.V) “bize selâmı yaygınlaştırmamızı, (tanıdık tanımadık herkese selâm vermemizi)” emretti. Birbirini tanıyan dostların ise selâmlaşmayı zaman ve mekân müsaitse musafaha ile tamamlamaları sünnettir.
Selâmı sadece karşılaştığımızda veya bir yere vardığımızda değil, oradan ayrılırken de vermeliyiz. Bu konuda Rasulullah (S.A.V) buyurdular ki: “Biriniz bir meclise gelince selâm versin, kalkmak isteyince de selâm versin. İlk verdiği selâm ayrılırken verdiğinden evlâ değildir. (İkisi de aynı ölçüde önemlidir.)
Selâmı iade etmeye (almaya) hükmen ve hakikaten aciz kimselere selâm vermemelidir. Bu bakımdan yemek yiyene, abdest alana, Kur’an okuyana, ezan okuyana, kamet getirene, camide hutbe-vaaz-sohbet dinleyene, namaz kılan kişilere, ilim çalışması yapan kimselere o anda selâm vermek uygun değildir. Onların da kendilerine verilen selâmı almak mecburiyetleri yoktur. Ancak, oyun oynayana, şarkı söyleyene v.b. durumda olan kimselerle fasıklığını herkese göstermekten çekinmeyen kimselere de selâm vermek mekruhtur.
Ayrıca, bunların dışında, bir müminin bir yere girdiği vakit selam vererek ve izin alarak girmesi emredilmiştir. Rasulullah (S.A.V), huzuruna selâm vermeden ve izin istemeden giren İbnu Hanbel (R.A.)’e “Dön, es-Selâmü aleyküm, gireyim mi de” buyurmuştur.
Yine, Enes (R.A.) Rasulullah (S.A.V)’in kendisine şöyle buyurduğunu anlatır : “Ey oğulcuğum, ailene girdiğin zaman selâm ver ki, selâmın, hem senin üzerine hem de aile halkına bereket olsun”
Selâmlaşma, müminlerin birbirleriyle görüşmelerini, birbirleriyle kaynaşmalarını ve birbirlerinden kopmamaları, ayrılmamalarını sağlar.
Selamın orijinal lafızları dışında yani “Selâmün aleyküm”, “Es-Selâmü aleyküm” sözleri dışında başka sözlerle vermenin uygun olmadığı ve İslâmi “selâm” kelimesinin ihtiva ettiği iltifat, temenni, dilek, kurtuluş ve esenlik dualarının yerini tutmayacağı ifade edilmektedir. Bu bakımdan bazı kardeşlerimizin olayın şuurunda olmadan, cahiliye devri Araplarının kullandıkları “Hayyakellah (Allah Ömürler versin), hayırlı sabahlar, iyi sabahlar, sabahının aydın olsun, akşamınız hayır olsun, iyi akşamlar” gibi sözlerle günümüzde kullanılan ve aralarında bir benzerlik olan “günaydın, tünaydın” gibi kelimelerle yaptıkları selâmlaşma orijinal sözleriyle yapılan selâmlaşma kadar şümullü olmamaktadır. Yine bazı kesimlerin İslâmi selâmlaşma yapmamak için sadece ”selâm“ veya “merhaba” sözleriyle selâmlaşmaları yahut hiç selâm verip almamaları da bu şuurla yapılmaktadır. Böyleleri için merhum Mehmet Akif:
Bir selâm ver be herif, ağzın aşınmaz ya, hayır!
Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır..
...demektedir. Selamlaşmada kullanılan “Merhaba” sözü, bir yere selâm vererek girip oturduktan sonra orada bulunanların yeni gelen kimseye “hoş geldin, burada bizden birisin, emniyettesin, rahat ol, serbest ol” anlamındaki hoşça dileklerini ifade etmek için kullanılmaktadır. Müslüman’a yakışan peygamber efendimizin getirdiği selâmlaşma şekline ve adabına uymaktır.
Yine selâmın önemiyle ilgili olarak Rasulullah (S.A.V) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Üç şeyi kim şahsında bir araya getirirse, imanı da toplamış olur: Nefsine karşı olsa da insafı elden bırakmamak, herkese selâm vermek, fakir iken sadaka vermek”
Kur’an-ı Kerimde 37 ayeti kerimede selâm ve selâmet kelimeleri zikredilmiştir. Allah’u Teâlâ 12 konuda müminleri selâmlamıştır. Allah’u Teâlâ ve Peygamber efendimiz, Müslümanların birbirine selâm vermesini ve verilen selâmı almasını emretmektedir. Kur’an-ı Kerimin birçok ayet-i kerimesinde selâmın önemi bildirilmektedir.
Ayet-i kerimelerde: “Verilen selâma daha güzeli ile mukabelede bulunulmasını”, “izin almadıkça başkasının evine-odasına(annesinin-babasının odası bile olsa) girilmemesi” gerektiğini bildirir ve “Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere izin isteyip selâm vermedikçe girmeyin, bu sizin için daha iyidir, her halde düşünüp anlarsınız”(Nur-27) buyurarak “kendi evine girerken de selâm vermeyi” (Nur-61) emreder. Bu ayete göre; evine giren kimsenin evde kimse olmasa da kendi kendisine “es-selâmü aleyna ve alâ ibadillahi’s-salihin” şeklinde selâm vermesi gerekir.
Cennettekilerin de biri birlerine selâm vereceği, meleklerin de müminlere selâm vereceği bildirilmektedir.
Hz. Peygamber bir hadis-i şerifinde Allah’a yemin ederek, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” buyurduktan sonra etrafında bulunan ashabına “Müminler ancak selâmlaştıktan sonra aralarındaki sevgi bağını kurabileceklerini” ifade etmiştir. Bu sebeple Müslümanlar, hemen bütün dualarında Hz. Muhammed (S.A.V) ile efradına ve ashabına, diğer bütün peygamberlere ve salih kullara selâm okumakla onlara saygı ve bağlılıklarını ifade etmiş olurlar.
Yine bir hadis-i şerifte, Müslüman’ın Müslüman üzerindeki beş hakkından birincisi olarak onun selâmına cevap vermek olarak gösterilmektedir. Rasulullah bu konuda şöyle buyurmaktadır : “Müslüman’ın Müslüman üzerinde hakkı beştir: Selâmını almak, hastasını ziyaret etmek, cenazesine katılmak, davetine icabet etmek ve aksırdığı vakit –elhamdü lillah- diyene–yerhamükellah- demektir”
Müslümanların selâmlaşmasında; önce, küçük büyüğe, zengin fakire, şehirli köylüye, arkadan gelen önde olana, vasıtada olan yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olanlar çok olanlara, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına selâm verir. Selâmı rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim Miraç gecesinde önce Allah’u Teâlâ Peygamber efendimize selâm vermiştir. “Es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh.”
Aynı yaştaki ve derecedeki insanlardan hangisi daha önce selâm verirse sevap ve ecir yönünden o kazançlı çıkar. Hadisi şerifte “İnsanların Allah katında en makbulü ve O’na en yakın olanı önce selâm verendir” buyrulmaktadır.
Selâm, İslâm’ın en hayırlı amellerinden birisidir. Rasulullah efendimize “İslâm’ın hangi ameli daha hayırlıdır?” diye sorulmuştu. ”Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir” diye cevap verdi.
Bu hadisi şerif, selâmın önemiyle birlikte karşılaştığımız kimseden selâm beklemeden bizi selâm vermeye teşvik etmektedir. Başka bir hadisi şerifte de Rasulullah (S.A.V) buyurdular ki: “Allah’a en makbul insan karşılaşmada selâm vermekte önce davranandır.”
Selâma verilmesi gereken önemi aşağıda vereceğimiz kıssa çok veciz bir şekilde ortaya koymaktadır:
Müslümanlardan birisi borçlu düşmüş, bütün gayret ve çabasına karşılık çaresizlik içinde borcunu da ödeyemiyordu. Bir gün yatsı namazından sonra iki rekât hacet namazı kılarak Peygamber efendimizi vesile ittihaz edip münacatta bulunarak, derdine çare istedi. Rüyasında Peygamber efendimiz teşrif buyurarak sıkıntı içinde olana dediler ki: “Yarın git, Hekim Ali Paşa’ya benden selâm söyle, bin altın versin. Bu rüyanın şahidi olarak da bu Cuma gecesi her zaman okuduğu salâvatları unuttuğunu söylersin!”
Borçlu, sevinç ve ferah içinde uyanır. Fakat çevresinde biraz da tutumlu ve eli sıkı olarak bilinen Hekim Ali Paşa’ya tedirgin olarak gider. Rüyasını anlatır, şahidini söyler.
Bunun üzerine Paşa:
-“Tekrar et, yeniden anlat” der.
Borçlu:
- “Efendim, Peygamberimizin size selâmı var, bana…”
Paşa:
- “Tekrar et, bir daha anlat bakalım” der.
Üç, dört, beş, altı.. Yedinci de derken borçlu:
-“Paşam, beni niye oyalayıp duruyorsun? İnanırsan verirsin, inanmazsan vermezsin” demesi üzerine Paşa:
-“Kardeşim, ne demektir bu? Sen kimden selâm getirdiğini biliyor musun? Sana tekrar ettirişim Rasulullah’ın selâmını çoğaltmak içindi, onun her selâmına bin altın vereceğim” der.
Peygamber efendimiz Veda Haccından sonra hastalanıp mescide çıkamayınca kendisini ziyarete gelenlere “Müslümanlara selâmımı götürünüz” buyurdular ve sonra açıkladılar: “Sadece bugünkülere değil, kıyamete kadar gelecek Müslümanlara benden selâm söyleyiniz”
Böylece, kıyamete kadar gelecek Müslümanlara da Hz. Peygamberin selâmı ulaşmaktadır.
İki cihanın güneşi, Allah’ın sevgili resulünün selâmı üzerinize olsun.
Not: Yeniden gözden geçirerek yayınladığım bu makalem
ALTINOLUK Dergisinin Aralık 2004 de 226. sayısında
dipnotlarla daha geniş olarak yayınlanmıştır.
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com