Gençliğimizde pek sık karşılaşırdık bu soruyla, özellikle de lise yıllarında. Caddede, sokakta yürürken, parkta gezerken ya da otururken kendisine külhanbeyi havası vermiş, döşü-bağrı açık, boyunda zincir, elde sallamalık tespih, omzunda ceket, kolları yarı sıvalı, ayakkabısının da ökçesine özenle basan, en az üçü-beşi bir arada gezen gençler sorarlardı bu soruyu dişlerine ve gözlerine kestirdiklerine “haddini bildirmek” için. Hani onlara göre delikanlılığın da güya raconuydu bu. Eğer cevap “hee, ne olmuş birader, derdim sensin” ya da “ne var ulan!” tarzında bir tonda geliyorsa bu üfürükten, toplama delikanlılar biraz tırsar, “yok ya, bir şey yok da, işte öylesine vs” gibi kaçamak laflarla “daha bela” birine bulaşmadan işi tatlıya bağlar, çeker giderlerdi. Yok karşı taraf “abi ben önüme bakıyordum, derdim falan yok” tarzı alttan alma moduna girerse de bu zavallı kurbanlar en hafifinden birkaç okkalı küfür, biraz darpla ya da temiz bir dayakla muhatap olurlardı. Yani gücü gücü yetene idi. Bilemiyorum bu tarza halen sokaklarda rastlanıyor mu? Yetersizliğin, eğitimsizliğin, maçoluğun, bir baltaya sap olamamışlığın ürünleri idi bu tipler, yani hepimizin günahıydılar aslında…
Gençliğimizde pek sık karşılaşırdık bu soruyla, özellikle de lise yıllarında. Caddede, sokakta yürürken, parkta gezerken ya da otururken kendisine külhanbeyi havası vermiş, döşü-bağrı açık, boyunda zincir, elde sallamalık tespih, omzunda ceket, kolları yarı sıvalı, ayakkabısının da ökçesine özenle basan, en az üçü-beşi bir arada gezen gençler sorarlardı bu soruyu dişlerine ve gözlerine kestirdiklerine “haddini bildirmek” için. Hani onlara göre delikanlılığın da güya raconuydu bu. Eğer cevap “hee, ne olmuş birader, derdim sensin” ya da “ne var ulan!” tarzında bir tonda geliyorsa bu üfürükten, toplama delikanlılar biraz tırsar, “yok ya, bir şey yok da, işte öylesine vs” gibi kaçamak laflarla “daha bela” birine bulaşmadan işi tatlıya bağlar, çeker giderlerdi. Yok karşı taraf “abi ben önüme bakıyordum, derdim falan yok” tarzı alttan alma moduna girerse de bu zavallı kurbanlar en hafifinden birkaç okkalı küfür, biraz darpla ya da temiz bir dayakla muhatap olurlardı. Yani gücü gücü yetene idi. Bilemiyorum bu tarza halen sokaklarda rastlanıyor mu? Yetersizliğin, eğitimsizliğin, maçoluğun, bir baltaya sap olamamışlığın ürünleri idi bu tipler, yani hepimizin günahıydılar aslında…
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Bundan yaklaşık 13 yıl önceydi. Bir gün, başka bir şehirde, bir bayram ziyareti için tanıdıklarımıza gitmiştik. Bizim dışımızda da misafirler gelmiş ve sohbet koyulaşmıştı. İçlerinden biri o ilçede daha önce görev yapan belediye başkanını kötülüyor, 5 kattan daha yüksek bina yapılmasına izin vermediğini, zaten o görüşteki hainlerden de bunun bekleneceğini (!) söylüyordu. Diğer yandan, başka bir partiye mensup yeni belediye başkanının ve kendi görüşlerine yakın belediye meclis üyelerinin sayesinde aynı ilçede, hem de belediye binasının dibinde 33 katlı bina yaptırma izni aldıklarından bahsedip bu binadan birkaç daire de öğrencilere tahsis edileceğini, bu dini hassasiyete sahip olduklarından kinaye övünerek anlatıyordu.
Bir başka şehirden gelmiş diğer misafir
ise; imar izninin küçüklüğünden dolayı çok değerli olmayan çok geniş bir
arsanın, büyük bir holdingin elinden o ilin belediye başkanının tavassutu ile
kendisi ve benzeri zenginlerce satın alındığını, sonra imar izni ölçeğinin 10
kat artırıldığını ve böylece yatırdıkları paranın şimdiden 40 kat değer
kazandığını iftiharla anlatıyor, şu anda orada; önde AVM’lerimiz, arkada
plazalarımız yükseliyor, Allah (cc) başkandan da, belediye meclisindeki
kardeşlerimizden de razı olsun ebediyen diye dua ediyordu.
Yine araya dahi girmemize izin vermeden,
büyük şehirlerden birinin bir ilçesindeki birkaç bin konutluk projelerinden
bahsedip, imar planında o arsaya giren bir yol yüzünden kaybedecekleri birkaç
yüz daireden, bu sorunun ise belediye başkanının aranması sonucu onun
tarafından gönderilen 25 yaşında pırıl pırıl, beş vakit abdestli namazlı,
laptopu “Bismillahirrahmanirrahim” yazısıyla açılan bir genç mühendis
tarafından imar planında yol karşı arsalara kaydırılmak suretiyle dakikasında
çözüldüğünü, bunun için o pırlanta gibi gencin cebine ilave 3-5 bin tl
koyduklarını, o sayede birkaç yüz daire kurtardıklarını ve bunun 30-40 kadarını
da talebelere tahsis edeceklerini anlatıyordu.
Sizin anlayacağınız; bu gayret-i
diniyeye sahip değerli kardeşlerimiz tarafından dini hassasiyetlerle hareket
edilmiş, bu hassasiyetlerin farkında olan başkanlar, belediye meclis üyeleri ve
imanlı genç bir mühendis sayesinde daha önce kimselere tanınmayan imtiyazlar
elde edilmiş, bu arada her ne kadar birkaç bin kişinin hakkı çiğnenmiş ve yenmiş
olsa da niyetler “halis” olduğundan iyi bir şeyler yapılmış, nihayetinde de
inançlı talebelere imkânlar (!) sağlanmıştı.
Tabi ki sorulması gereken soru şuydu bu
cevval kardeşlerimize; “bizim dinimizin Allah’ı (cc) “karşıma kul hakkıyla
gelmeyin” buyuruyorken, bu dinin tebliğcisi (sav) pazarda elini buğday
çuvalının altına daldırıp, alt kısmının ağır çeksin diye nemlendirilmiş
olduğunu fark edince “Bizi aldatan bizden değildir” diyorken, siz ne cesaret ve
cüretle bunları yapabiliyorsunuz?” Aynen böyle sorduk tabii ki ve dedik ki
ilâveten “siz günahkârsınız, üstelik kul hakkı yemişsiniz ve bir de bunu
övünerek anlatıyorsunuz. Beş kattan daha fazlası için izin alamayanların,
arsasına düşük imar izni verildiği için AVM, apartman yapamayanların, karşı
tarafta yolun kaydırıldığı arsaların sahiplerinin size hiç hakkı geçmedi mi?
Şimdi fırsatı hayat elde iken bunları geriye çevirin, olmadı, muhataplarını
bulup helâllik dileyin, daha da olmadı bari pişmanlık içerisinde Rabbinize
tövbe edin ve susun en azından ki bizleri mahşerde aleyhinize şahitlik yapmak
zorunda bırakmayın”.
Oldukça zengin olan bu cevval
kardeşlerimizden biri hemen söze girdi ve kollarını havaya kaldırıp
yumruklarını da sıkarak “İyi ama hocam, Müslüman dediğin zengin olmalı,
Müslüman dediğin güçlü olmalı” diye güzel ve mana dolu bir Müslümanlık tanımı
ile bizleri irşat etmeyi denedi. Biz de dilimiz döndüğünce anlamaya, yaşamaya
çalıştığımız dinin böyle olmadığını ve “Muhammedî olmayan metod ve usullerle,
Muhammed Aleyhisselamın (sav) yolundan ve izinden gidilemeyeceğini”
dillendirmeye çalıştık.
Bunları yazarken dahi kalemim “keşke
kırılsaydım da bunları yazıyor olmasaydım, yazmak zorunda kalmasaydım” diye
feryat ediyor. Yüreğim acıyor değerli dostlar. “Biz gücü, kuvveti, zenginliği
ne için istiyoruz?” sorusuna ilâve olarak, “biz bu gücü ve zenginliği hangi
usullerle elde etmeliyiz, bu yolda düsturumuz ne olmalı?” sorusunu da her daim
sormalı ve samimi cevaplar dairesinde nefis, şeytan ve güce tapma budalalığının
etkisi altında kalmadan hareket edebilmeliyiz. Kişi her ne yaparsa yapsın önce
kendine, çevresine ve Allah’a (cc) karşı samimi olmalıdır. Nasıl ki “Nefsini
(kendini) bilen, Rabbini bilir”, kendini ve çevresini aldatan da ya Rabbini
aldatmaya ya da daha da kötüsü Rabbi ile aldatmaya kalkışıyordur ki bir insan
için bundan daha büyük bir felâket düşünülemez. Hiç birimiz hatasız, günâhsız
değiliz elbette. Ancak en azından hatalarımızı bilmek, bunlarla yüzleşmek,
pişman olmak ve özür dilemek, af dilemek yollarımız sonuna kadar açık. Öte
yandan yukarıda sözünü ettiğimiz örneklerde olduğu gibi hatalarımız ve
yediğimiz kul haklarını marifet sayıp, bir de üç beş kuruşunu hayır-hasenata
harcadığımızı zannederek büyük bir yanılgı içerisine düşmüşsek, Allah (cc)
sonumuzu hayır eylesin demek lazım.
Biz, ruhlarımızın yaratıldığı zamanda
Rabbimizle sözleşmemizi zengin ve güçlü olmak üzere yapmadık. O’ndan da böyle
bir taahhüt almış değiliz. Biz sadece ve sadece “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru
olmak”, ve “Rabbimize kulluk etmek” ile mükellef olarak yeryüzüne gönderildik.
Gücün ve zenginliğin hayırlı olup olmadığını da asla bilemeyiz zaten. Ebu Bekir
(ra) için rahmet olan zenginlik, Ebu Cehil için felâket olmuştu hatırlarsak.
Dolayısıyla içimden şöyle demek geliyor “Eğer Ebu Bekir (ra) gibi bir zengin
olamayacaksak, varsın Bilal (ra) gibi fakir kalalım”. Yeter ki bizi tanıyanlar
öldüğümüzde arkamızdan “adam gibi adamdı” diyebilsinler ve buna öte dünyada da
şahitlik yapabilsinler. Gerisi boş, gayrisi laf-ı güzaf, vesselâm.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Prof.Dr.Ahmet Kağan KARABULUT
Bizim oraların (Sivas’ın) pek sevdiğim bir sözüdür bu. Anneler, babalar evlenecek kızlarına ya da oğullarına her şeyden önce bunu söyler, böyle öğütlerler. Adeta evliliğin alfabesini bu sözlere kodlamışlardır da ondan. Burada “dört ata” dan kastedilenin anne, baba, kayınpeder ve kayınvalide olduğu açıktır. Yani derler ki yavrularına “evlâdım, bizi nasıl biliyorsan, bizi nasıl seviyorsan, saygı gösteriyorsan eşinin anne babasına da aynı sevgiyi, saygıyı göster. Bizi nasıl incitmiyor, incitmek istemiyorsan onlara da aynı hassasiyetle yaklaş ve sakın kalplerini kırma, gönüllerini incitme…”.
Ben hiç kimsenin evlâtlarını mutsuz,
huzursuz olsun, evlerinde kavga gürültü eksik olmasın, eşi ve eşlerinin
aileleri ile birbirlerini kırıp, incitsinler diye evlendireceğine, onlara bu
niyetlerle bir yuva kuracağına inanmıyorum. Ancak maalesef toplumumuzdaki
ahlakî ve kültürel erozyonun doğal bir neticesi olarak her ilişkimizde olduğu
gibi, aile içi ilişkilerimizde de kantarın topuzu sıklıkla kaçmakta, belki de
karşımızdakileri bize mahkûm, nazımızı çekmeye mecbur kişiler olarak
algıladığımızdan olsa gerektir; benlik, gurur ve kibir ateşimizle önce en
yakınımızdakileri yakıp kavurmakta bir beis görmemekteyiz. En başta eşlerimiz
ve çocuklarımız, sonra da eşlerimizin ebeveynleri, kardeşleri, akrabaları
hadsizliklerimizden, densizliklerimizden nasiplerini almaktalar. Bunun
sonucunda da hiç yere, anlamsız yere Rahman’ın (cc) nazar ettiği kalpleri
paramparça etmekte, sevmek ve sevilmek üzere yaratılmış ruhlarımıza önce
öfkeyi, sonrasında da yalnızlık ve kederi reva görmekteyiz. Bu nedenle eğer
eşlerimizi gerçekten seviyor isek, onlara değer veriyorsak, önemsiyorsak bunu
ailelerine, akrabalarına ve bilhassa anne babalarına ve kardeşlerine
göstereceğimiz saygı ve sevgi ile ispat etmek ve bunu yapmak suretiyle de
ilişkimizi bezemek, süslemek, daha da güzelleştirip sağlamlaştırarak Allah’ın
(cc) razı olduğu bir evlilik haline getirmek zorundayız. Nasıl ki bize; ana,
babamızı “yanımızda ihtiyarlık çağına ulaştıklarında “öf” bile demeyecek,
azarlamayacak, onlara tatlı ve güzel söz söyleyecek kadar” sevmemiz
emrediliyordu, işte eşlerimizin anne, babasına karşı da hal ve tavırlarımız
aynı minval üzere olmalıdır.
Şimdi şöyle bir eleştiri de gelebilir
elbette; “iyi de birader onlar da rahat durmuyorlar ki, her işimize karışıyor,
bizim evlerimizi eşlerimiz üzerinden yönetmeye kalkıyorlar”. Eğer vaziyet böyle
ise eleştiri haklı ve yerindedir. Bazı anneler, oğulları büyüse dahi fiziki
olarak doğumda kesilen göbek bağını maalesef psikolojik olarak bir türlü
kesememekte, mutlu olsun diye evlendirdikleri çocuklarını hanımlarından
kıskanmakta, cehaletten ve nefsaniyetten neşet eden bu hallerinin başta kendi
oğulları olmak üzere herkese ne kadar zarar verdiği, herkesi ne kadar
yaraladığı ve örselediği de umurlarında olmamaktadır. Bu tipler gelinlerini
adeta kendi üzerlerine getirilmiş kumalar gibi (ne alakası varsa oysaki)
algılamakta ve dünyayı gençlerin başına, hem dünyayı hem de ahireti de kendi
başlarına dar etmektedirler. Çoğu zaman, zaten fanusta büyümüş, kişiliği
yeterince gelişmemiş evlâtları da anneleri tarafından habire şişirilen egoları
ve okşanan gururlarının zıvanadan çıkardığı hal ve tavırlarıyla adaleti, adil
davranmayı ıskalamakta, kendilerine Kur’ani tabir ile “EMANET” edilen “gözler
sevinci” eşlerini incitebilmekte, hatta bazen zorbaca kaba kuvvete dahi
başvurabilmektedir. Bazen daha da ileri gidilmekte, anlaşmazlıklar, kavgalarla,
boşanmalarla, yaralama ve maalesef ölümlerle dahi sonuçlanabilmektedir.
Bazen de kız tarafı rahat durmamakta,
sanki evlâtlarını “emanet” etmemiş gibi, sanki her an eziyet ve zulüm
edilecekmiş gibi bir ön yargıyla yuva kavramıyla yeni tanışmış, yeni yeni bu
birlikteliğe tutunmaya başlamış gençlere hayatı zorlaştırmaktalar. Çokça
duyarız etrafta “kızım, daha baban ölmedi, çok şükür sana verecek aşımız,
ekmeğimiz de var, elin kahrını niye çekesin” ya da “kızım seni niye okuttuk o
kadar, elin zaten ekmek tutuyor, onun parasına ihtiyacın mı var, çık gel, bir
oda da sana ve çocuklarına veririz, gül gibi geçinip gideriz”. Elbette bu
sözlerin de söyleneceği, bıçağın kemiğe dayandığı zamanlar olabilir, ancak
bunun daha ilk surat asmada, daha ilk anlaşmazlıkta dile getiriliyor olmaya
başlanması, sabır, metanet, sağduyu, aklıselim önerilmesi gerekilirken ilk
dalgayla yuvaların yıkılmasına yardımcı olunması kabul edilebilir bir davranış
değildir.
Eeee, sevgili anneler ve çoğu zaman
onların dolduruşlarına gelen babalar; çocukları birbirinden ayırdık, yetmedi
gelini hastaneye ya da mezara, oğlumuzu da hapishaneye gönderdik. Yuvalarını
yıktık, sözüm ona “sevgili torunlarımız” da ortada anasız babasız kaldılar,
belki öksüz kaldılar. Elimize ne geçti? Değdi mi? Başımız göğe erdi mi? Kına mı
yakacağız şimdi? Ne istediniz su gibi yüreklerden? Rabbim sizden razı oldu mu
böyle yapınca? Sizin zavallı egolarınız, nefisleriniz tatmin olacak diye
evlatlarınız mutsuz oldu, hasta oldu, sefil, perişan oldu. Niye biraz daha
olgun olmayı, daha anlayışlı olmayı, “canım gençler, cahiller işte, bize düşen
biraz daha hoşgörülü olmak” demeyi denemediniz? Gururunuza mı dokundu? Oysa
gurur ve kibir Allah’ın (cc) hasmı değil miydi?
Ülkemizde maalesef, boşanma oranları bölgelere göre değişmekle birlikte yılda %25 ile %30 lar arasında seyretmekte, huzur ve mutluluk içerisinde her iki cihan saadetine mazhar olsunlar diye hayatlarını birleştiren yavrularımızın yuvaları son derece sudan sebeplerle yıkılmakta, yavruları ortada kalmakta ve bu ayrılıkların ruhlarda oluşturduğu tahribatlar ömür boyu mutsuzluklara, hastalıklara, psikolojik travmalara yol açmaktadır. Ne kendimize ne de bir başkasına bunu yapmaya hakkımız yoktur. Bu nedenle önce birbirimizi Rabbimizin en gözde emanetleri olarak algılamalı, bu şuur ile eşlerimizi el üstünde tutmalı ve sahip çıkmalı, sonra kapımızı dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz sinyale kapatabilme iradesini ortaya koyabilmeli, bunu yaparken de bir yandan “Dört Atanın Hakkını Bir” tutmanın yollarına bakabilmeliyiz. Diğer yandan, dört atanın da atalık makamlarında ağır elzem durmaları, anlayışlı ve yapıcı olmaları, baştayken ayağa düşecek hal ve tavırlardan uzak durmaları gerekir. Rabbim ana-babaları da, evlâtlarını da her hal ve kârda razı olduğu hallerle hallenen, asla zulmetmeyen, her daim seven ve sevilen kullarından eylesin.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Prof. Dr. Ahmet Kağan KARABULUT
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Prof.Dr.Ahmet Kağan KARABULUT
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Prof.DR.Ahmet Kağan KARABULUT
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Yazının başlığına bakıldığında ilk aklınıza gelen şeyden, yani terörden söz etmeyeceğim bu paylaşımda. Yeryüzündeki küçük cennetlerimiz olan evlerimizden, hanelerimizden, yuvalarımızdan söz edeceğim. Bin bir vesile ve vasıta ile terörize edilen hayatlarımızdan, allak bullak olmuş maneviyatımızdan, kısa günde kırk defa örselenen ruhlarımızdan ve evlerimizde yeşermesi gerekirken acımasızca budanan, ezilen, çiğnenen değerlerimizden bahsedeceğim.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |
İLGİLİ HABERLER
Şöyle birkaç dakika durup, kenara çekilip hayattan, etrafımıza bir göz gezdirmeye ne dersiniz? Sizleri bilmem ama ben çevreme baktığımda o kadar çok insan görüyorum ki ellerinde başkalarının günah defterleri ile dolaşan. Sürekli not alıyorlar ve şu adam şu günahı işledi, kızım böyle yaptı, gelinim şöyle yaptı, oğlum şuna dikkat etmedi, eşim yanlış yaptı, komşum zaten külliyen günahkâr, arkadaşım şurada hata etti, memurum şöyle, amirim böyle diye hesap kesme telaşında herkes. Toplum olarak adeta başkalarının hata ve günahlarını sayıp bir kenara yazma, ilk fırsatta da ayıp ve kusurlarını yüzüne vurma ve yargılamadan cehenneme gönderme aceleciliğine mahkûm olmuş gibi bir görüntü arz etmekteyiz. Halbuki Hz. Mevlâna diyor ki “Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmek de korkaklıktır”.
DİKKAT!
| Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar. |





























































.gif)