Gençliğimizde pek sık karşılaşırdık bu soruyla, özellikle de lise yıllarında. Caddede, sokakta yürürken, parkta gezerken ya da otururken kendisine külhanbeyi havası vermiş, döşü-bağrı açık, boyunda zincir, elde sallamalık tespih, omzunda ceket, kolları yarı sıvalı, ayakkabısının da ökçesine özenle basan, en az üçü-beşi bir arada gezen gençler sorarlardı bu soruyu dişlerine ve gözlerine kestirdiklerine “haddini bildirmek” için. Hani onlara göre delikanlılığın da güya raconuydu bu. Eğer cevap “hee, ne olmuş birader, derdim sensin” ya da “ne var ulan!” tarzında bir tonda geliyorsa bu üfürükten, toplama delikanlılar biraz tırsar, “yok ya, bir şey yok da, işte öylesine vs” gibi kaçamak laflarla “daha bela” birine bulaşmadan işi tatlıya bağlar, çeker giderlerdi. Yok karşı taraf “abi ben önüme bakıyordum, derdim falan yok” tarzı alttan alma moduna girerse de bu zavallı kurbanlar en hafifinden birkaç okkalı küfür, biraz darpla ya da temiz bir dayakla muhatap olurlardı. Yani gücü gücü yetene idi. Bilemiyorum bu tarza halen sokaklarda rastlanıyor mu? Yetersizliğin, eğitimsizliğin, maçoluğun, bir baltaya sap olamamışlığın ürünleri idi bu tipler, yani hepimizin günahıydılar aslında…
Asıl soruya buradan çıkarak geliyorum. Bir derdiniz mi var birader? Bir derdimiz var mı değerli kardeşlerim. Biliyorum, cevapları çok ve çeşitli bu sualin. Kimi hasta, kimi yaşlı, kimi borçlu, kimi evinden, eşinden, oğlundan, kızından, kardeşinden, anasından, babasından, komşusundan, arkadaşından dertli şu geçici dünyada. Her yönüyle huzura, mutluluğa gark olmuş kimseye rastlamadım bu güne kadar. Bu nevi dertler hepimiz için elbette, hepimizi kuşatmakta ve inancımıza göre de her bir sıkıntımız sabır şartıyla ebedi âlemde saadetlere, meserretlere dönüşecek inşallah.
Benim sorumun cevabı bunlar da değil. Gerçekten bir derdimiz var mı? Gerçekten dertlenmemiz gereken dertlerle mi dertleniyoruz? Hayata dair, kulluğa dair, etrafımızda yaşanan ve değil insana taşa bile yapılsa tahammül edilemeyecek muamelelere maruz kalan biçarelerin hallerine ve istikballerine dair bir derdimiz, endişemiz var mı? Kalplerimizde muhabbetin, tevazuunun, edebin, şefkatin, ihlâsın, nezaketin, letafetin, şecaatin yerini alan kin, haset, öfke, zillet, gurur, kibir, zulmetme gibi duygularla nasıl başa çıkacağımıza dair bir derdimiz var mı?
Elbette kalbi Allah (cc) için çarpan, yüreği insanlığın dertleriyle yüklü manevî önderler buna çareler aramış, doğru kaynaklardan beslenen hissiyatlarını gönüllere nakşetmeye çalışarak neyin değerli olduğuna, neyin gerçekten dert olup, neyin olmadığına dikkat çekmeye ve insanlığı doğru mecralara yönlendirmeye gayret etmişlerdir. Ancak toplumdan şöyle bir uzaklaşıp, hallerimize uzaktan saf bir gönülle baktığımızda görülen manzara maalesef hiç de iç açıcı değildir. Elbette emekler boşa gitmemiştir, ancak bu misyonu üstlenen ya da üstlendiğini iddia edenlerin sayısının çokluğuna, bu konudaki neşriyatın çok fazla sayıda ve eskiye oranla çok daha kolay ulaşılabilir olmasına, bunlara ilâveten bir sürü görsel ve yazılı medya kaynağının bulunmasına, bu amaçla hizmet eden yüzlerce eğitim kurumu, yurt, vakıf, dernek olmasına rağmen bunların ürünlerinin istenilen, amaçlanan, arzu edilen ahlakî vasıf ve erdemlere sahip olamamasının bir an önce irdelenmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla dert belli, derman belli iken soru sayısı da azaldı ister istemez. Acaba yol, yöntem mi yanlış. Yoksa gerçekten kendileri her türlü dünyevî hırs ve heveslerle dolu iken, kendi nefislerini terbiye edememiş birileri (ehil olanlarını tenzih ederiz) diğer insanların nefislerini terbiye etmeye mi kalkışıyorlar da ürünler pek verimli olamıyor. Yaşanılanlar bir ya da birden fazla oyun mu? Yazarlarının hususiyetlerine ve niyetlerine vakıf olamadığımız bir tiyatro mu seyrettiriliyor bizlere?
Acaba bizim gibi yazar-çizer takımı bu yaşananların neresinde? Yıllar yılı neler neler yazıldı, çizildi, söylendi, anlatıldı hak namına, hakikat namına. Ya yazılanlar gerçeği yansıtmıyordu tam manasıyla ya da yazanlar, samimiyetten biraz da uzakçasına, sadece dağlar gibi sözler yığmış, biriktirmişlerdi dünden yarına. Umarım aklı başında ve sorumluluk sahibi insanlar bir araya gelirler de çok kapsamlı bir çalışma ile “nerede hata yaptık”, “problemler nedir”, “nasıl düzeltebiliriz” konularına açıklık getirir ve sonrasında da geçen yazımızda belirttiğimiz “ufak dünyevî hesapları” bir kenara bırakıp, mesuliyetlerinin gereğini yerine getirirler. Neyin, nasıl revize edilmesi gerekiyorsa bir an evvel ihlâsla, samimiyetle bu yapılmalı. Yoksa bir yandan bir sürü emek boşa gideceği gibi, gelecek de, gelecek nesiller de avuçlarımızın arasından kayıp gidecek, yüzlerce birim emek verdiğimiz tarlalardan emeğimize nispetle çok az ürün alabileceğiz. Biz bu vebali çekeriz diyorsanız, hiç kimseye bir sözüm yok. Çünkü benim uğraşacak, tedaviye muhtaç “bir değil, beş değil, çok derdim var birader”…..
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Atletizm müsabakalarını hepimiz seyretmişizdir. Bireysel güç ve dayanıklılığın ön plana çıktığı yarışmalar, hele bir de uluslar arası ise çoğu kez ilgiyle izlenmektedir. Bu yarışlardan 200, 400 ve 800 metre koşu yarışlarında, atletizm pistinin düz bir çizgi şeklinde olmayıp virajlar içermesinden dolayı ve iç kulvarın mesafe avantajı nedeniyle iç kulvarda yarışacak atletler biraz arkadan, dış kulvarda yarışacaklar ise görece önden yarışa başlar ve mesafe avantajı ortadan kalktığında ise kulvar farkı kalkarak tüm yarışmacılar iç kulvarda yarışmaya devam ederler.
İşte ülkemizde de her alandaki yarışların pek çoğu buna benzer. Yarışlar hep iç ve dış kulvarlıdır sizin anlayacağınız. Ancak atletizmdeki yarışlardan çok önemli farkı vardır bizim yarışların. Bizde, bazıları hep iç kulvardan koşturulurken, diğerleri de hep dış kulvardan koşmaya zorlanırlar. Bazen bu da yetmez, dış kulvardan koşanların ayaklarına bir de ağırlık bağlanır, olur ki gene de hızlı koşar da iç kulvar koşucularını geçerler diye.
Dün Anadolu’dan yetişen gençlerin kaderiydi dış kulvarda koşturulmak bu ülkede. Diline, dinine, tarihine, örfüne, geçmişine sövmüyorsan, ahlâkî erdemlerden bahsedip, haram-helâl ayrımı yapıyor ve bunu hayatına tatbik etmeye çalışıyorsan birilerine göre senden zaten adam olmazdı ki, yarışı kazanabilecek eşit şartlara sahip olarak başlamayı hak edesin. Devlet dairelerinde işe yerleşmek için mutlaka bir ya da birkaç “dayı” sahibi olmak, özellikle dış işlerinde, yüksek bürokraside veya üniversitelerde her hangi bir konum edinebilmek için ise “içki içmek, dans etmek, namaz, niyaz, oruç vb gibi mistik hezeyanlara (!) kapılmamış olmak” şart koşuluyordu. Üniversitelerde özellikle asistan alınacaklara bunlarla ilgili sorular soruluyor, yurt dışına çıkış bursu verilecekler de “gayrimeşru ilişkilere açık olup olmadığından, alkol alıp almayacaklarından” hesaba çekilirken bu kişilerin ilmi cihetten müktesebatı nedir, ülkeye ve millete ne katkı sağlarlar diye bir endişe çok da fazla hissedilmiyordu.
Hele “Peygamber Ocağı” olarak tanımlanan askeri sisteme dâhil olabilmek için bunlar yetmezmiş gibi bir de “ninenizin bile başının açık olması” şarttı bu garip memlekette. Yani tertemiz alınlardaki secde izleri de ayaklarında ağırlık olmuştu dış kulvar koşucularının, eşinin, annesinin, kız kardeşinin tertemiz baş örtüleri de. Örneğin bu satırların yazarı, 1982 de yazılı, mülâkat ve spor dâhil olmak üzere tüm sınavlarını başarı ile geçtiği halde Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt edilmemiş, daha 14 yaşındayken sakıncalı bulunmuştu devletin zinde ve gerçek (!) sahipleri tarafından.
Bu acımasız, adaletsiz, kutsalı olmayan yarışta, bu şartlarda galip gelebilmenin tek yolu vardı bu dış mahalle (!) çocukları için, çok ama çok idman yapmak, çok ama çok çalışmak ve Rablerine çok ama çok sığınıp tazarruda bulunmaktı. Niceleri nice bedeller ödedi bu yolda, önce bu inanç aşılanmalıydı genç dimağlara. Kimi zaman zindanlarda, kimi zaman urganlarda, kimi zaman sürgünlerde “ciğerlerinden kalemlerine kan çekerek” emek verenlerce, çile çekenlerce bu vazife bihakkın ifa edildi. Öyle ki bu gençlik tanımlanırken ““Kim var!”, diye seslenilince, sağına soluna bakmadan fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir nesil” yetiştirilmeye çalışıldı fikir çilesine talip olanlar tarafından. Zamanla en azından şartlar biraz daha normalleşmeye, en azından ayaklara bağlanan ağırlıklar kaldırılmaya başlandı. Merkezi sistemle yapılan sınavlar sayesinde üniversiteye girme ve birçok alanda iş ve konum bulma imkânları daha adaletli bir şekle dönüşmeye başladı. Bazı kurumlar için ise iç kulvar tanımlaması ve avantajları henüz tam anlamıyla kaldırılabilmiş değil maalesef.
Ancak müşahede etmeye başladığımız acı bir gerçek daha var ki; bilhassa merkezi sistem sınavlarının geçerli olmadığı, çoğu da üst düzey yöneticilik içeren konumlar için hem kulvar farkı hem de ağırlık uygulaması devam ediyor gibi. Yalnızca adaylarda (atletlerde) aranan nitelikler biraz şekil değiştirmiş gibi sanki. Belli bir gruba ya da gruplara mensubiyet ve tâbi olmak, sanki bu sefer de başkalarının önünü ama yine adaletsizce açıyor, diğerleri ise dışlanıyor gibi görüntü arz etmekte maalesef. Dün dış kulvarda koşmaya zorlananların bir kısmı direkt iç kulvara terfi etmiş gibi görünürken, hür ve müstakil hareket etmeyi tercih edenler ise en fazla orta kulvara kadar gelebilmekteler. Hani biz adaletsizlikten dert yanıyorduk düne kadar, hani biz haksızlık karşısında mücadele edecektik. Hani dün bizi dışlayan ve ötekileştirenlerin beğenmediği temel inanç sistemlerimiz bu tür uygulamalara karşı durmayı, bununla mücadele etmeyi ve güç elimizde iken adaletle hükmetmemiz gerektiğini emrediyordu.
İşte burada felâket başlıyor sevgili dostlar. Hak, adalet ve hakkaniyet her zaman herkes için lazım olan vazgeçilmezler, ehliyet ve liyakat da her zaman herkesin el üstünde tutması gereken değerlerdir. Yoksa dün uğrunda mücadele ettiğimiz, bugün ise ufak menfaatler ve cemiyetçilik adına ayaklar altına aldığımız ya da en hafifinden önemsemediğimiz değerler, bir gün bizim de tahtımızı altımızdan çekecek güçtedir ve elimizden alınıp bunu taşımaya layık olanlara verilecektir. Unutmayalım ki zulüm, adaletsizlik ve haksızlık payidar olmaz, her kim ve her ne adına yapılıyor olursa olsun. Yarışların tek düz bir çizgiden başlayabildiği, kulvar farklarının, ağırlıkların olmadığı, herkesin aynı anda ve eşit şartlarda koşabildiği, sadece çalışanın, hak edenin kazanabildiği daha adil bir düzene kavuşabilmek ümidi ile…
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Bundan yaklaşık 13 yıl önceydi. Bir gün, başka bir şehirde, bir bayram ziyareti için tanıdıklarımıza gitmiştik. Bizim dışımızda da misafirler gelmiş ve sohbet koyulaşmıştı. İçlerinden biri o ilçede daha önce görev yapan belediye başkanını kötülüyor, 5 kattan daha yüksek bina yapılmasına izin vermediğini, zaten o görüşteki hainlerden de bunun bekleneceğini (!) söylüyordu. Diğer yandan, başka bir partiye mensup yeni belediye başkanının ve kendi görüşlerine yakın belediye meclis üyelerinin sayesinde aynı ilçede, hem de belediye binasının dibinde 33 katlı bina yaptırma izni aldıklarından bahsedip bu binadan birkaç daire de öğrencilere tahsis edileceğini, bu dini hassasiyete sahip olduklarından kinaye övünerek anlatıyordu.

Bir başka şehirden gelmiş diğer misafir ise; imar izninin küçüklüğünden dolayı çok değerli olmayan çok geniş bir arsanın, büyük bir holdingin elinden o ilin belediye başkanının tavassutu ile kendisi ve benzeri zenginlerce satın alındığını, sonra imar izni ölçeğinin 10 kat artırıldığını ve böylece yatırdıkları paranın şimdiden 40 kat değer kazandığını iftiharla anlatıyor, şu anda orada; önde AVM’lerimiz, arkada plazalarımız yükseliyor, Allah (cc) başkandan da, belediye meclisindeki kardeşlerimizden de razı olsun ebediyen diye dua ediyordu.

Yine araya dahi girmemize izin vermeden, büyük şehirlerden birinin bir ilçesindeki birkaç bin konutluk projelerinden bahsedip, imar planında o arsaya giren bir yol yüzünden kaybedecekleri birkaç yüz daireden, bu sorunun ise belediye başkanının aranması sonucu onun tarafından gönderilen 25 yaşında pırıl pırıl, beş vakit abdestli namazlı, laptopu “Bismillahirrahmanirrahim” yazısıyla açılan bir genç mühendis tarafından imar planında yol karşı arsalara kaydırılmak suretiyle dakikasında çözüldüğünü, bunun için o pırlanta gibi gencin cebine ilave 3-5 bin tl koyduklarını, o sayede birkaç yüz daire kurtardıklarını ve bunun 30-40 kadarını da talebelere tahsis edeceklerini anlatıyordu.

Sizin anlayacağınız; bu gayret-i diniyeye sahip değerli kardeşlerimiz tarafından dini hassasiyetlerle hareket edilmiş, bu hassasiyetlerin farkında olan başkanlar, belediye meclis üyeleri ve imanlı genç bir mühendis sayesinde daha önce kimselere tanınmayan imtiyazlar elde edilmiş, bu arada her ne kadar birkaç bin kişinin hakkı çiğnenmiş ve yenmiş olsa da niyetler “halis” olduğundan iyi bir şeyler yapılmış, nihayetinde de inançlı talebelere imkânlar (!) sağlanmıştı.

Tabi ki sorulması gereken soru şuydu bu cevval kardeşlerimize; “bizim dinimizin Allah’ı (cc) “karşıma kul hakkıyla gelmeyin” buyuruyorken, bu dinin tebliğcisi (sav) pazarda elini buğday çuvalının altına daldırıp, alt kısmının ağır çeksin diye nemlendirilmiş olduğunu fark edince “Bizi aldatan bizden değildir” diyorken, siz ne cesaret ve cüretle bunları yapabiliyorsunuz?” Aynen böyle sorduk tabii ki ve dedik ki ilâveten “siz günahkârsınız, üstelik kul hakkı yemişsiniz ve bir de bunu övünerek anlatıyorsunuz. Beş kattan daha fazlası için izin alamayanların, arsasına düşük imar izni verildiği için AVM, apartman yapamayanların, karşı tarafta yolun kaydırıldığı arsaların sahiplerinin size hiç hakkı geçmedi mi? Şimdi fırsatı hayat elde iken bunları geriye çevirin, olmadı, muhataplarını bulup helâllik dileyin, daha da olmadı bari pişmanlık içerisinde Rabbinize tövbe edin ve susun en azından ki bizleri mahşerde aleyhinize şahitlik yapmak zorunda bırakmayın”.

Oldukça zengin olan bu cevval kardeşlerimizden biri hemen söze girdi ve kollarını havaya kaldırıp yumruklarını da sıkarak “İyi ama hocam, Müslüman dediğin zengin olmalı, Müslüman dediğin güçlü olmalı” diye güzel ve mana dolu bir Müslümanlık tanımı ile bizleri irşat etmeyi denedi. Biz de dilimiz döndüğünce anlamaya, yaşamaya çalıştığımız dinin böyle olmadığını ve “Muhammedî olmayan metod ve usullerle, Muhammed Aleyhisselamın (sav) yolundan ve izinden gidilemeyeceğini” dillendirmeye çalıştık.

Bunları yazarken dahi kalemim “keşke kırılsaydım da bunları yazıyor olmasaydım, yazmak zorunda kalmasaydım” diye feryat ediyor. Yüreğim acıyor değerli dostlar. “Biz gücü, kuvveti, zenginliği ne için istiyoruz?” sorusuna ilâve olarak, “biz bu gücü ve zenginliği hangi usullerle elde etmeliyiz, bu yolda düsturumuz ne olmalı?” sorusunu da her daim sormalı ve samimi cevaplar dairesinde nefis, şeytan ve güce tapma budalalığının etkisi altında kalmadan hareket edebilmeliyiz. Kişi her ne yaparsa yapsın önce kendine, çevresine ve Allah’a (cc) karşı samimi olmalıdır. Nasıl ki “Nefsini (kendini) bilen, Rabbini bilir”, kendini ve çevresini aldatan da ya Rabbini aldatmaya ya da daha da kötüsü Rabbi ile aldatmaya kalkışıyordur ki bir insan için bundan daha büyük bir felâket düşünülemez. Hiç birimiz hatasız, günâhsız değiliz elbette. Ancak en azından hatalarımızı bilmek, bunlarla yüzleşmek, pişman olmak ve özür dilemek, af dilemek yollarımız sonuna kadar açık. Öte yandan yukarıda sözünü ettiğimiz örneklerde olduğu gibi hatalarımız ve yediğimiz kul haklarını marifet sayıp, bir de üç beş kuruşunu hayır-hasenata harcadığımızı zannederek büyük bir yanılgı içerisine düşmüşsek, Allah (cc) sonumuzu hayır eylesin demek lazım.

Biz, ruhlarımızın yaratıldığı zamanda Rabbimizle sözleşmemizi zengin ve güçlü olmak üzere yapmadık. O’ndan da böyle bir taahhüt almış değiliz. Biz sadece ve sadece “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak”, ve “Rabbimize kulluk etmek” ile mükellef olarak yeryüzüne gönderildik. Gücün ve zenginliğin hayırlı olup olmadığını da asla bilemeyiz zaten. Ebu Bekir (ra) için rahmet olan zenginlik, Ebu Cehil için felâket olmuştu hatırlarsak. Dolayısıyla içimden şöyle demek geliyor “Eğer Ebu Bekir (ra) gibi bir zengin olamayacaksak, varsın Bilal (ra) gibi fakir kalalım”. Yeter ki bizi tanıyanlar öldüğümüzde arkamızdan “adam gibi adamdı” diyebilsinler ve buna öte dünyada da şahitlik yapabilsinler. Gerisi boş, gayrisi laf-ı güzaf, vesselâm.

 

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Prof.Dr.Ahmet Kağan KARABULUT

Bizim oraların (Sivas’ın) pek sevdiğim bir sözüdür bu. Anneler, babalar evlenecek kızlarına ya da oğullarına her şeyden önce bunu söyler, böyle öğütlerler. Adeta evliliğin alfabesini bu sözlere kodlamışlardır da ondan. Burada “dört ata” dan kastedilenin anne, baba, kayınpeder ve kayınvalide olduğu açıktır. Yani derler ki yavrularına “evlâdım, bizi nasıl biliyorsan, bizi nasıl seviyorsan, saygı gösteriyorsan eşinin anne babasına da aynı sevgiyi, saygıyı göster. Bizi nasıl incitmiyor, incitmek istemiyorsan onlara da aynı hassasiyetle yaklaş ve sakın kalplerini kırma, gönüllerini incitme…”.

Ben hiç kimsenin evlâtlarını mutsuz, huzursuz olsun, evlerinde kavga gürültü eksik olmasın, eşi ve eşlerinin aileleri ile birbirlerini kırıp, incitsinler diye evlendireceğine, onlara bu niyetlerle bir yuva kuracağına inanmıyorum. Ancak maalesef toplumumuzdaki ahlakî ve kültürel erozyonun doğal bir neticesi olarak her ilişkimizde olduğu gibi, aile içi ilişkilerimizde de kantarın topuzu sıklıkla kaçmakta, belki de karşımızdakileri bize mahkûm, nazımızı çekmeye mecbur kişiler olarak algıladığımızdan olsa gerektir; benlik, gurur ve kibir ateşimizle önce en yakınımızdakileri yakıp kavurmakta bir beis görmemekteyiz. En başta eşlerimiz ve çocuklarımız, sonra da eşlerimizin ebeveynleri, kardeşleri, akrabaları hadsizliklerimizden, densizliklerimizden nasiplerini almaktalar. Bunun sonucunda da hiç yere, anlamsız yere Rahman’ın (cc) nazar ettiği kalpleri paramparça etmekte, sevmek ve sevilmek üzere yaratılmış ruhlarımıza önce öfkeyi, sonrasında da yalnızlık ve kederi reva görmekteyiz. Bu nedenle eğer eşlerimizi gerçekten seviyor isek, onlara değer veriyorsak, önemsiyorsak bunu ailelerine, akrabalarına ve bilhassa anne babalarına ve kardeşlerine göstereceğimiz saygı ve sevgi ile ispat etmek ve bunu yapmak suretiyle de ilişkimizi bezemek, süslemek, daha da güzelleştirip sağlamlaştırarak Allah’ın (cc) razı olduğu bir evlilik haline getirmek zorundayız. Nasıl ki bize; ana, babamızı “yanımızda ihtiyarlık çağına ulaştıklarında “öf” bile demeyecek, azarlamayacak, onlara tatlı ve güzel söz söyleyecek kadar” sevmemiz emrediliyordu, işte eşlerimizin anne, babasına karşı da hal ve tavırlarımız aynı minval üzere olmalıdır.

Şimdi şöyle bir eleştiri de gelebilir elbette; “iyi de birader onlar da rahat durmuyorlar ki, her işimize karışıyor, bizim evlerimizi eşlerimiz üzerinden yönetmeye kalkıyorlar”. Eğer vaziyet böyle ise eleştiri haklı ve yerindedir. Bazı anneler, oğulları büyüse dahi fiziki olarak doğumda kesilen göbek bağını maalesef psikolojik olarak bir türlü kesememekte, mutlu olsun diye evlendirdikleri çocuklarını hanımlarından kıskanmakta, cehaletten ve nefsaniyetten neşet eden bu hallerinin başta kendi oğulları olmak üzere herkese ne kadar zarar verdiği, herkesi ne kadar yaraladığı ve örselediği de umurlarında olmamaktadır. Bu tipler gelinlerini adeta kendi üzerlerine getirilmiş kumalar gibi (ne alakası varsa oysaki) algılamakta ve dünyayı gençlerin başına, hem dünyayı hem de ahireti de kendi başlarına dar etmektedirler. Çoğu zaman, zaten fanusta büyümüş, kişiliği yeterince gelişmemiş evlâtları da anneleri tarafından habire şişirilen egoları ve okşanan gururlarının zıvanadan çıkardığı hal ve tavırlarıyla adaleti, adil davranmayı ıskalamakta, kendilerine Kur’ani tabir ile “EMANET” edilen “gözler sevinci” eşlerini incitebilmekte, hatta bazen zorbaca kaba kuvvete dahi başvurabilmektedir. Bazen daha da ileri gidilmekte, anlaşmazlıklar, kavgalarla, boşanmalarla, yaralama ve maalesef ölümlerle dahi sonuçlanabilmektedir.

Bazen de kız tarafı rahat durmamakta, sanki evlâtlarını “emanet” etmemiş gibi, sanki her an eziyet ve zulüm edilecekmiş gibi bir ön yargıyla yuva kavramıyla yeni tanışmış, yeni yeni bu birlikteliğe tutunmaya başlamış gençlere hayatı zorlaştırmaktalar. Çokça duyarız etrafta “kızım, daha baban ölmedi, çok şükür sana verecek aşımız, ekmeğimiz de var, elin kahrını niye çekesin” ya da “kızım seni niye okuttuk o kadar, elin zaten ekmek tutuyor, onun parasına ihtiyacın mı var, çık gel, bir oda da sana ve çocuklarına veririz, gül gibi geçinip gideriz”. Elbette bu sözlerin de söyleneceği, bıçağın kemiğe dayandığı zamanlar olabilir, ancak bunun daha ilk surat asmada, daha ilk anlaşmazlıkta dile getiriliyor olmaya başlanması, sabır, metanet, sağduyu, aklıselim önerilmesi gerekilirken ilk dalgayla yuvaların yıkılmasına yardımcı olunması kabul edilebilir bir davranış değildir.

Eeee, sevgili anneler ve çoğu zaman onların dolduruşlarına gelen babalar; çocukları birbirinden ayırdık, yetmedi gelini hastaneye ya da mezara, oğlumuzu da hapishaneye gönderdik. Yuvalarını yıktık, sözüm ona “sevgili torunlarımız” da ortada anasız babasız kaldılar, belki öksüz kaldılar. Elimize ne geçti? Değdi mi? Başımız göğe erdi mi? Kına mı yakacağız şimdi? Ne istediniz su gibi yüreklerden? Rabbim sizden razı oldu mu böyle yapınca? Sizin zavallı egolarınız, nefisleriniz tatmin olacak diye evlatlarınız mutsuz oldu, hasta oldu, sefil, perişan oldu. Niye biraz daha olgun olmayı, daha anlayışlı olmayı, “canım gençler, cahiller işte, bize düşen biraz daha hoşgörülü olmak” demeyi denemediniz? Gururunuza mı dokundu? Oysa gurur ve kibir Allah’ın (cc) hasmı değil miydi?

Ülkemizde maalesef, boşanma oranları bölgelere göre değişmekle birlikte yılda %25 ile %30 lar arasında seyretmekte, huzur ve mutluluk içerisinde her iki cihan saadetine mazhar olsunlar diye hayatlarını birleştiren yavrularımızın yuvaları son derece sudan sebeplerle yıkılmakta, yavruları ortada kalmakta ve bu ayrılıkların ruhlarda oluşturduğu tahribatlar ömür boyu mutsuzluklara, hastalıklara, psikolojik travmalara yol açmaktadır. Ne kendimize ne de bir başkasına bunu yapmaya hakkımız yoktur. Bu nedenle önce birbirimizi Rabbimizin en gözde emanetleri olarak algılamalı, bu şuur ile eşlerimizi el üstünde tutmalı ve sahip çıkmalı, sonra kapımızı dışarıdan gelebilecek her türlü olumsuz sinyale kapatabilme iradesini ortaya koyabilmeli, bunu yaparken de bir yandan “Dört Atanın Hakkını Bir” tutmanın yollarına bakabilmeliyiz. Diğer yandan, dört atanın da atalık makamlarında ağır elzem durmaları, anlayışlı ve yapıcı olmaları, baştayken ayağa düşecek hal ve tavırlardan uzak durmaları gerekir. Rabbim ana-babaları da, evlâtlarını da her hal ve kârda razı olduğu hallerle hallenen, asla zulmetmeyen, her daim seven ve sevilen kullarından eylesin.

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Prof. Dr. Ahmet Kağan KARABULUT

Güneşli, pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzünün insanın içini ısıttığı, çiçeklerin rengârenk gülümsediği, kuşların cıvıldadığı güzel bir ilkbahar sabahıydı. Evin babası durumdan vazife çıkarmış ve eşini ve çocuklarını gezmeye çıkarmaya karar vermişti bile. “Hemen hazırlanın, gidiyoruz” dedi ve ufak tefek yiyecekler hazırlanıp, neşeyle çıkıldı evden. Birkaç yüz metre ilerdeki parka gittiler, neşeyle, sevinçle, güle oynaya. Çocuk oyun alanına doğru yöneldiler sonra, etraflarında koşuşturuyordu küçük oğulları şarkılar söyleyerek. Bir anda acı bir haykırışla irkildiler. Çocuğun ayağı küçük bir çukura denk gelmiş, çok kötü biçimde burkulmuştu. İlk andaki şaşkınlık atlatıldıktan sonra, annesi bir yandan çocuğunu kucaklarken, diğer yandan da babaya avazı çıktığı kadar bağırıyordu “Neden çocuğun elinden tutmadın? Neden koşuşturmasına izin verdin? Sen nasıl bir babasın? Senin yüzünden belki de ayağı kırıldı yavrumun” diye sitem ve isyan ediyordu. Hemen hastaneye koşturdular ve film çekilince anlaşıldı ki ayak kırılmış ve alçıya alınması gerekmişti. Evet, sonuç olarak çocuğun ayağı kırılmıştı, ne annenin ne de babanın bunu önleyecek hali de yoktu aslında. Olacak olan olmuş, takdir edilen başa gelmişti. Bir iki aya kadar o kırık kaynayacak, çocuğun ayağı da iyileşecekti. Ancak acı bir gerçek daha vardı ki, babanın kırılan kalbi bir daha asla eski haline gelmeyecekti. Ayak kırılmıştı zaten, buna hemen bir suçlu aramanın, bunu da hemen yanı başımızda aramanın ve yargısız infazlarda bulunmanın anlamı neydi peki?
Öylesine bir öykü ile başladık bugün de meramımızı anlatmaya. Ne kadar da tanıdık geldi değil mi? Ne kadar da aşinayız bu söz ve tavırlara her birimiz değil mi? Günlük hayatımızda her an, elimizde olmadan belki de çok sayıda olumsuzluk yaşayabiliriz ve bunların birçoğu da öngörülebilir ve önlenebilir olmaktan çok uzaktır. Başımıza geleni kabullenip, çareler aramak ve sabretmek yerine bir de hemen bir günah keçisi aramaya çalışmak ve sanki her olumsuzluğa bir “suçlu” bulma zorunluluğumuz varmış gibi birilerini “sebep” ilan etmek son derece hastalıklı ve sorgulanması gereken bir ruh halini ifade etmektedir. Çünkü bunu izleyen aşamada hemen o suçlunun yargısız infazı gelecektir. Masum insanlar, üstelik de çoğunlukla en yakınımızda yer alan sevdiklerimiz bu tavırlarımızdan nasibini alacak, kalplerinde onulmaz yaralar açılacak, kırgınlıklar ve güvensizlikler oluşacaktır. Başımıza gelen olumsuzluklar kısa zamanda tamir olsa ve giderilse bile, kendi ellerimizle haksızca ve anlamsız yere açtığımız kalp yaralarının iyileşmesi zaman alacak, hatta belki de asla düzelmeyecek izler bırakacaktır.
Peki, bize mahkûm olduğuna inandığımız ve fakat asla böyle bir zorunlulukları olmayan insanları böyle bir tavra maruz bırakmaya hakkımız olmadığını hiç düşündük mü? Nasıl olsa bunlar benim yakınlarım, eşim, çocuğum, mesai arkadaşım, nasıl olsa benim nazımı çekerler, başka çareleri yok diye bilinçaltımıza yerleşen düşüncelerimiz ve devleşen egomuza dur demenin vakti gelmedi mi? Sabır ve tevekkül gibi insani vasıflarımız ve erdemlerimiz nereye kayboldu sahi? Zorluklar ve sıkıntılar karşısında suçladığımız kişilerin aslında o zorluklara birlikte göğüs germek üzere hayatımıza lütfedildiği gerçeğine ne zaman aklımız erecek?
Herhalde şu değişmez gerçeği bir kez daha hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor hep birlikte; hayat hiç kimse için dikensiz bir gül bahçesi değildir. Bu bahçede gezinir ve bize takdir edilen süreyi tamamlarken elbette zaman zaman elimize, yüzümüze dikenler batacaktır. Böyle bir durumda yapmamız gereken en son şey ezeli takdirin yanı başımıza yakıştırdıklarını suçlamak olsun lütfen. Hani onlar “gözler sevinciydiler” ya, bırakalım öyle kalsınlar. Gözümüzün sevinçlerini yüzümüze bakmaz, bakamaz hale getirmeye çalışmayalım. Bundan en büyük hazzı alacak olan nefislerimize ve şeytana da lütfen geçit vermeyelim. Yaşadığımız her olumsuzluğu bir “suç” olarak algılayıp, hemen ona bir “suçlu” arama telâş ve aceleciliğine mahkûm olmayalım. Sevilmek ve sevmek üzere yaratılan ruhlarımıza bu düzeysizlikleri reva görmeyelim ki hem biz hem de etrafımızdakiler huzur bulsunlar. Huzursuzluk değil, huzur ve sükûn kaynağı olalım. İnsanlar kendilerini bizim yanımızda her açıdan emin ve güvende hissedebilsinler ki insanlığımızın ve kulluğumuzun tadına varalım. Zaten öyleysek aliyyül alâ, ama değilsek bir de bu yolu denemeye ne dersiniz?
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Prof.Dr.Ahmet Kağan KARABULUT

İnsanı insan yapan, hatta bir adım ötesinde hakiki kul yapan değerlerin tamamı “ahlâk” başlığı altında toplanabilir sanırım. Öyle ki dinin sahibi olan Allah (cc), Habibi’ ne hitaben “Şüphesiz ki sen yüksek bir ahlâk üzeresin” buyurmakta, muhatabı (sav) dahi “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini” beyan etmektedir. Aynı Resul (sav), arkadaşlarının “İmanı en üstün olan kimdir?” sorusuna, “Ahlâkı en güzel olandır” diye cevap vermek suretiyle iman ile ahlâkı birlikte zikrederek birbirinin tamamlayıcı parçası olduğuna dikkat çekmiştir.
Bir kişide ahlâki değerlerin oluşması, yerleşmesi, özümsenmesi, hayat tarzı haline gelmesi öncelikle suyu kaynağından, saf, arı, duru kaynaktan, adeta yeni eriyen kar suyunu içercesine içmesiyle başlar. Bu anlamda safi kaynak, içine fazladan hiçbir yorumun, anlayışın katılarak bulanıklaştıramadığı Kitabullah ve Sünnet-i Resulullah ahkâm-ı celilesidir. Bu duru kaynaktan içmenin, her hal ve harekâtı bu kaynakla sorgulamak ve doğrulamanın tutulabilecek en kısa ve sahih yol olduğu görünmektedir. Elbette bu ana gövdeye ilâveten ve fakat ondan bağımsız olmayan, ona uygun olan örf ve adetlerimiz gibi diğer kaynaklar da ahlâki temellerimizin oluşmasında etken olacaktır.
Dinin va’z ve tebliğ edilmesinin temel amacı insanın, Yaratanını (cc) bilip tanıması ve O’na en güzel şekilde kulluk etme noktasında en mükemmel örneği (sav) takip ederek güzel ahlâk sahibi olup kendisine ve çevresine hayırlı olmasını temin suretiyle ferdi ve içtimai hayatın kemâle erişmesini sağlamaktır. O halde gerek fertlerin ve cemiyetin gerekse bunları idare edenlerin bu hususun korunmasındaki her türlü tedbiri almaları elzemdir. Her ne kadar fert olarak güzel ahlâk sahibi olmak hususunda mesuliyetlerimiz varsa da devletin de tüm kurum ve kuruluşlarıyla bu hususta hassasiyet göstermesi, ahlâki değerlerin korunması, gözetilmesi ve yayılması suretiyle içtimai huzurun temin edilmesi yükümlülüğü bulunmaktadır.
Elbette ki devlet ve yönetim diyince aklımıza hemen “güç”, “güç sahibi olmak” kavramları gelmektedir. Yıllar boyunca temel kaynaklarda esasta “haklı olanın güçlü olduğu”, ancak mevcut güncel uygulamalarda “güçlü olanın, gücü elinde tutanların haklı sayıldığı”, bunun da ahlâki çöküşün ya da ideolojik yozlaşmanın sonucu ortaya çıktığından bahsedilirdi. Dolayısıyla ahlâk ve temsil ettiği değerler güçsüz kalmış, diğer yandan güç ve gücü elinde bulunduranlar da ahlâktan yoksun hale gelmişlerdi. Bunun sonucunda haksızlıklar, zulümler, ötekileştirmeler, halkın bir kesimini yok sayma ve yok etme çabaları, onlara tepeden bakma, aşağılama, cehalete ve sefalete mahkûm etme, bu insanların çocuklarının yüksek tahsil yaparak yönetim kademelerine gelmelerinin önüne engeller koyma çalışmaları ve bu hususta sözüm ona yasal (!) düzenlemelere başvurulması sıradan gündemler halini almıştı. Yani özetle “Güç ahlâksız, ahlâk ta güçsüz” kalmıştı.
Ancak vergilerini verirken ve oğullarını askere gönderirken vatandaş yerine konulanlar, başka hususlarda sözüm ona birinci sınıf vatandaşların huzur ve rahatını tehdit ediyormuş gibi gösteriliyor, kendi zulümlerini örtbas etmek istercesine mazlumu her an daha da köşeye sıkıştırmak, hayatı başına dar getirmek için özel çabalar harcanıyordu. Bu memleketin bir kısım insanları “öz yurtlarında garip, öz vatanlarında parya” haline getirilmişti adeta. Bir yandan cendereye sıkıştırılmış hayatlarını bölük pörçük yaşamaya çalışırlarken diğer yandan da evlâtlarının ve gelecek nesillerin istikballeri için ziyadesiyle endişelere mahkûm edilmişlerdi. Çok şükür ki bu günler tamamen olmasa da büyük çoğunlukta geride kaldı. Bu anlamda bu rahatlamayı milletine sağlayanlardan Allah (cc) ebediyen razı olsun diye dua etmek gerekir.
Ancak bu öyle bir devran, öyle bir döngüdür ki, her iktidar sahibinin önündeki en büyük imtihandır da aynı zamanda. Ahlâkın güçlü olması, gücün ahlâk sahiplerinin elinde bulunması, bir yandan ahlâkın korunmasını âmirken diğer yandan da o ahlâkın muktezasıyla amel etmeyi, haksızlık ve zulüm yapmamayı, bunun için gerekli hassasiyetlerin gösterilmesini gerektirmektedir. Bu anlamda hiç kimsenin “yahu dün onlar da bize böyle yapıyordu” deme hakkı ve hukuku yoktur. Zira Allah’a (cc) inanan ve bu imanlarının gereği olarak da hakkı savunanlar için adaletten, adil olmaktan başka yol yoktur. Bunun hilafına hareket edenler ahirette hesapla yüzleşeceklerdir. Çünkü “yanlış yanlışla düzeltilemez”, “iki yanlış bir doğru etmez”.
Dün birileri tarafından “ötekileştirilenlerin” bugün hak ve adalet ölçülerinden ayrılarak bir başkalarını “berikileştirme” hak ve lüksü olamaz. Hesap gününe gerçekten iman edenler için, muhatabımız her kim olursa olsun, adaletli davranmak her an ve her hususta elzemdir. Temel kaynaklarımızın, her birimizin saadeti ve cemiyetin huzur ve nizamı için ortaya koydukları ahlâki değerler de bunu emretmektedir.
Onun için diyoruz ki ey güç ve iktidar sahipleri, dün size kim nasıl davranmış olursa olsun, bugünümüzü ve geleceğimizi daha huzurlu ve emniyet içerisinde yaşanabilir kılmak için haktan ve adaletten zerre kadar ayrılmayınız. Zira fert, cemiyet ve devlet ancak güç sahiplerinin ahlâklı, bunun sonucu olarak da ahlâkın güçlü olduğu bir sistemle ayakta kalabilir ve hayatiyetini devam ettirebilir.
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Prof.DR.Ahmet Kağan KARABULUT

Soru şuydu âlem-i ezel ve ervahta “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”, cevap da istisnasız şöyle verilmişti her birimizin ruhları tarafından “Evet, şahit olduk Rabbimizsin”. Böylece semavât ve arzın yüklenmekten imtina ettiği, çekindiği emaneti üstlenmiş, Vahid olan Allah’a (cc) kulluk yapmak üzere söz vermiştik.
Vahid olana söz vermiştik, yani tek olana, bir olana, eşsiz olana, bütün noksan sıfatlardan münezzeh, bütün kemal sıfatlarla muttasıf olana. Onu birlemeye, O’na eş ve ortak koşmamaya, O’ndan gayrisini Rab bilmemeye iman ve yemin etmiştik. O’ndan ne gelirse tereddütsüz inanmaya, O’nun rehber gönderdiklerine tâbi olmaya söz vermiştik. Ancak bu yolla dünya hayatımızı en şerefli bir surette iktisap ve temin edecek, ahiret hayatımız için de en kâmil biçimde gereken hazırlığı yapabilecektik.
İnsanoğlu ne kadar nankör ve zalimdir ki yeminlerimizi, sözlerimizi unutuverdik. Oysaki dünyada bize Halık’ımızın arifi, Mabud’umuzun âbidi, nefsimizin hâkimi ve vaktimizin nazımı olmamız emrediliyordu kıyamete dek.
Bizim sözleşmemiz dünyada işlerimizin yolunda gitmesi, rahat ve huzur içerisinde bir hayat sürmek için değildi. Oysaki, hemen her gün duyarız etrafımızdaki insanlardan bir sıkıntı ve derde maruz kaldıklarında “Allah’ım ben bunu hak edecek ne yaptım ki?”, “Allah’ım niye bu musibet benim başıma geldi?” diye. Musibetleri hak etme noktasında bana kalırsa hiç de öyle serzenişlerde bulunmaya hakkımız yoktur. Kaldı ki sebepsiz ve hak etmeden de musibetlere duçar olabiliriz şu üç günlük imtihan dünyasında. Çünkü biz denenmek için gönderildik, imanımız, inancımız, sabrımız ve şükrümüzden sınanacaktık. Sonunda da bakılacaktı ne kadar “rıza” makamında olduğumuza. “Lütfun da hoş, kahrında hoş” diyip diyemediğimize. Eğer tüm musibetler kulun hatalarının bir sonucu olarak onlara verilmiş olsaydı, o vakit Allah’ın en sevgili kullarının, peygamberlerin hayatlarının naz ve naim içerisinde geçmeleri icap ederdi ki bunun böyle olmadığına tarih şahittir. O zaman önce bu husustaki yanlış anlayışlarımızı bir kenara bırakmamız gerekmektedir. Rıza makamında kuşanacağımız bir tavır ancak Rabbimizin de bizden razı olması anlamına gelecektir.
Büyükler, bu yolun uluları ancak bu makamdaki sabır ve teslimiyetleri ile hakiki kul ve ümmetliğe yol bulmuşlardır.
Rabbi Tealâ’nın tevhidi hususunda da çok büyük eksikliklere sahibiz. Öncelikle bir talebimiz olunca kime iltica ediyoruz, kimden ve kimlerden medet umuyoruz. Kimden korkuyor, kimin ne dediğini önemsiyoruz hal ve hareketlerimizde. Kimin rızasını ve tepkisini en başa koyuyor, kimlerin önünde eğiliyoruz. Özetle bizi ve hayatımızı kim yönetiyor, kim yönlendiriyor. Sahi biz kimin kuluyuz? Kaç tane yıkılması gereken put var kalplerimizde hiç saydık, sıraladık mı? Halbuki bir işe niyet ederken de, o işi yaparken de “şu ne der, bu ne der, o darılır mı, beriki kırılır mı?” sorularını sormadan önce “Allah ne der, yani beni yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve sonunda hesap yününün yegâne sahibi olan, hesap soracak ve hesap verilecek tek makam olan Rabbim ne der?” dememiz gerekmiyor mu? Rabbimiz bizden beşer için en yüce makam olan kulluğu talep ederken biz hangi oyuncakların peşinde koşmuşuz meğer. Bırakın amelleri daha niyetlerde bile itidali tutturamamışız ki. Neyin hakkımızda hayırlı olup olmadığını bilmeden ve aslında talep ettiklerimizi hak edecek en ufak bir şeyler dahi yapmadan, sadece nefsimize hoş gelecek şeyleri talep etmişiz, utanmadan, sıkılmadan. Hatalarımıza, günahlarımıza son vermeyi dilemeden, tövbe etmeden, pişmanlık duymadan, habire istemişiz mal, mülk ve güce kavuşmayı, her birinin hesabını nasıl vereceğimizi dahi düşünmeden. Oysaki Hz. Ali (ra) bir duasında şöyle diyordu “Ya Rabbi, gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle”. Sizce de bu duruş ve tavır daha uygun değil mi?
Bu anlamda bize emanet edilen en mühim şey olan vaktin nasıl geçirildiği ve nerelerde, ne uğurda harcandığı sorulacak soruların başlarında gelmekte belki de. Vaktinin nazımı olmaktan bahsettik başta, yani vaktine nizam vermekten. Vaktini razı olunanla, razı olunanda harcamaktır bunun kısaca anlamı. O halde dönüp dünya hayatından çaldığımız saatlere, günlere, yıllara bir bakmaya ne dersiniz. Nerede geçirmişiz bir daha geri gelmeyecek olan o kıymetli vakitlerimizi. Nelerin peşinde koşmuş, neleri birinci derecede önemsemiş, neyin uğrunda savaşmış, neyin mücadelesini vermişiz. Cevaplara baktığımızda bunların pek de öyle iç açıcı, yaratılış sırrına ve Allah’a (cc) olan ahdimize uygun olacağını tahmin etmiyorum. Bunu değerlendirmenin yolu yöntemi de çok karmaşık değil aslında. Resulullah’ın (sav) her hal ve safhası ile hayatı, duruşu, samimiyeti, etrafındakilerle münasebetlerini tesis ediş biçimi, haksızlık, zulüm ve Allah’a (cc) ve O’nun yolunda gidenlere düşmanlık edenlerle olan mücadelesi ile kendi hal ve hareketlerimizi bir mukayese edelim yeter. Heyhat, heyhat, meğer şu kısacık hayatımızı ne kadar da boş ve faydasız şeylerle heba etmişiz değil mi?
Öyleyse, gelin yeniden başlayalım her şeye? Yeniden iman edelim “Ey iman edenler, iman ediniz” haberi mucibince inanmamız gerekenlere. Hayatımız ve ölümümüz O’na doğru, O’nun için, O’nun yolunda olsun ki hem alıp verdiğimiz her bir nefes kıymetli, hem attığımız her adım anlamlı olsun. Ve ihmal edilen, yaradılış gayesinden uzaklaştırılan, örselenen ruhlarımız yeniden hayat bulsun.



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Yazının başlığına bakıldığında ilk aklınıza gelen şeyden, yani terörden söz etmeyeceğim bu paylaşımda. Yeryüzündeki küçük cennetlerimiz olan evlerimizden, hanelerimizden, yuvalarımızdan söz edeceğim. Bin bir vesile ve vasıta ile terörize edilen hayatlarımızdan, allak bullak olmuş maneviyatımızdan, kısa günde kırk defa örselenen ruhlarımızdan ve evlerimizde yeşermesi gerekirken acımasızca budanan, ezilen, çiğnenen değerlerimizden bahsedeceğim.

“Dünya mü’minin zindanıdır”, doğrudur. Bir yanda, yaşanan acılar, katliamlar, açlık, yoksulluk, hastalıklar, kıtlıklar, acı, keder, kan ve gözyaşına boğulanlar, diğer yanda varlık içinde yüzen, sadece zayıflamak için harcadıkları para ile yeryüzündeki tüm açların doyacağını bilse de umursamayan, sözüm ona medenileşirken tüm değerlerini umarsızca harcayan ve insanlıktan çıkan, korkunç bir yok etme projesinin figüranlığına gönüllü aday yığınlar. Bu keşmekeş içerisinde Allah (cc) birdir diyen, onun emrettiği adalet ve hakça paylaşım düzenine gerçekten iman eden ve buna mugayir her halin hesabının sorulacağına da yürekten inananlar için elbette mevcut hâl ve gidişat “zindan” hükmündedir, böyle de hissedilmelidir.
İşte bu zindanın kesif, zifiri karanlığına açılan ve içeriye sıcacık güneş ışığını dolduran tek pencere, ruhumuzun nefes aldığı yegâne yer, yeryüzündeki küçük cennetlerimiz hükmünde olan yuvalarımız, evlerimizdir. Günün ve asrın, şu biçare zamanların yorgunluğundan sıyrılacağımız, gerçek ve karşılıksız sevgiyi beraberce terennüm edeceğimiz gözlerimizin sevinci eşlerimiz ve Yüce Yaradan’ımızın lütfu evlâtlarımızla paylaştığımız mekânlar. Peki, evlerimiz gerçekten öyle mi?
Yoksa, insanlığa ve insani değerlerin tümüne karşı açılmış olan ve hiçbir kutsalı olmayan, hiçbir ahlaki değeri olmayan savaş oralara da sirayet etti mi? Yoksa daha mahşer gününü beklemeden, o güne kadar sabredemeden biz zaten eşlerimizden ve evlâtlarımızdan kaçmaya mı başladık? Evlerimiz, yetişkiniyle çocuğuyla herkesin kendi hayatını yaşadığını zannettiği, aslında ona gündüz dayatılan hayatın geceye ait kısmının rolünü üstlendiği, ayrık yaşam biçimlerine mi sahne olmakta? Televizyon, bilgisayar veya cep telefonlarının ekranlarına kilitlenmiş sanal dünyanın zavallı aktörlerini mi oynamaktayız evlerimizde yoksa?
Eşimize en son ne zaman muhabbetimizi izhar ettik? Sahi “elde bir olan, demirbaş olan” ve öyle algıladığımız emanetleri en son ne zaman sıcacık, içten, karşılıksız bir gülümsemeyle ve küçük heyecanlarla bezenmiş üç beş güzel sözcükle selâmladık. En son ne zaman senden, benden, işimizden, başkalarından, çocuklardan ve derslerinden değil de, “biz” den konuştuk? “Allah adına söz vererek namuslarını helal edindiğimiz”, “gözler sevinci eşlerimiz” ve çocuklarımızla en son ne zaman bu nimetlerin yaratıcısını beraberce andık, şükrettik, olmayanın da kavuşması için yalvardık, dua ettik? Sahi en son ne vakit ağlamıştık birlikte, yaşanan onca zulüm ve acılar karşısında ya da Rabbimizin huzurunda hissedip kendimizi? Son günlerde hiç elini tuttuk mu yârimizin ya da şöyle göğüs kafesimizin içine hapsetmek ister gibi, muhabbetlerimize tutsak, sevdamıza esir etmek ister gibi bağrımıza bastık mı sevdiklerimizi?
Hazan vakti de değil ama neden solmuş, kurumuş yapraklar gibi dökülüyor tüm insanlığımız, insani vasıflarımız? Geçici, sanal, maskelenmiş güzelliklerde kaybetmişiz yönlerimizi. Oysa ünlü yazar Tolstoy’un da tabiri ile “Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir” hâlini kuşanıp, sevgiliyi güzel görmeyi denememiz gerekmez miydi? Eldekini, var olanı hep “elde bir görüyor” ve maalesef kıymetini bilemiyor birçoğumuz ta ki elden gidene kadar.
Hele bir de sonradan variyetle, varlıkla tanışanlarımızın bir kısmı yok mu? Hayata beraberce adım attıkları, tüm acı, dert, yokluk ve sıkıntılara birlikte göğüs gerdikleri, ekmek bir lokmayken onu beraberce paylaştıkları can yoldaşlarını evlerde, eşiklerde, pencere önlerinde yolunu gözleyen yalnızlara dönüştürüverenler acımasızca. Huzuru, saadeti yuvalarında aramayıp da gönlünü başkalarıyla eğlemeye çalışanlar, üç kuruşluk ve üç dakikalık zevklerinin peşinde, gönlün “gönül inciterek” eğlenemeyeceğinin farkına varamayanlar. Hiç düşündünüz mü “Rabbim buna razı olur muydu?” diye. Farklı ortamlarda büyümüş, farklı eğitim ve terbiye ile yetiştirilen iki bireyin adeta anahtar-kilit gibi birbiriyle uyum sağlaması da beklenemez elbette. Ancak güzel sözün ve yumuşak huyun açamayacağı bir kilit olduğunu da düşünmüyorum. Eğer eşlerimizden hoşlanmadığımız bir hal ve durum sadır olur ise, sahip olduğu iyi hal ve tavırları gözümüzün önüne getirerek en güzel bir sabırla sabretmemiz öneriliyordu Mutlak Rehberimiz (sav) tarafından unutmayalım.
Ya dünyada geçireceği en güzel vakitleri evlâtları ve eşiyle beraber yaşamak yerine kahvehane köşelerinde, nargile salonlarında harcayarak hayatının anlamını oyun kâğıtları, tavla pulları ve okey taşlarının arasında heba edenler? Buradan hepinizin her iki âlemde iyiliğini isteyen, bunun için dua eden bir kardeşiniz olarak âcizane bir çağrıda bulunmak istiyorum. Lütfen, ne olur evlerinize, yuvalarınıza dönün ve sarıp sarmalayın eşlerinizi, evlâtlarınızı, canlarınızı, cananlarınızı olmaz mı?
Hanım kardeşlerimize de bir çift hatırlatmam olacak bu vesile ile. Süsleyin evlerinizi, süslenin evinizin direği, can yoldaşlarınız, eşleriniz için. Güzelliklerle, güzel söz ve hareketlerle bezeyin küçük cennetlerinizi, onlara kendilerini “özel ve önemli” hissettirin. Saygıya layık, sevilmeye değer olduklarını hissettirin ki misliyle karşılık bulasınız. Öyle ki işinden, çalışma hayatının bunalttığı ortamlardan evine gelirken adeta koşarcasına, bir an önce huzur bulacağı haneye ve sineye kavuşmak için can atsınlar. Hiç birimiz dünya güzeli ve yakışıklısı değiliz aslında. Ancak, dış görünüşümüze, fiziğimize dikkat etmek, hoş görünmek, kişisel bakımımıza önem vermek çok da zor olmasa gerektir. Dışarı çıkarken kendimize ve görünüşümüze gösterdiğimiz özenin çok daha fazlasını içerdeki helâlimize göstermek, onun gönlünü hoş etmek daha sevimli ve Hakk’ın rızasına daha uygun değil mi? Sevgiyi devam ettirmek, onu saygıyla harmanlamak, emek ve çaba isteyen bir süreçtir zira.
Dış görünüşe özen göstermenin yanı sıra, hâl ve tavırlarımız da en az bunun kadar önem arz etmektedir. “Güzel söz insanın ağzına yapışmaz” derdi büyüklerimiz. Ne olur sanki karşımızdakine günün yorgunluğunu unutturacak üç beş güzel söz söylesek, gönül alsak. Rahmetli babaannem anlatmıştı bir keresinde. “Deden beni çağırdığında, eğer ağzımda lokma var ise, lafı gevelememek için lokmamı çıkarır, buyur efendim derdim” demişti. Yine gelinlerine nasihat ederken, kendinden örnek verir, “dedeniz bana seslendiği vakit hemen elimde ne iş varsa bırakıp;
“Yele yele yamacına vardığım,
El bağlayıp divanına erdiğim,
Ağzından ağır kelamını aldığım,
Sultanım, canım efendim, ne diyeceksin gülüm”
diye huzuruna varırdım, sizler de öyle yapın ki, o da size hürmet etsin” şeklinde öğüt verirdi.
Sahi bugün böyle nasihat eden mi kalmadı, yoksa sessizce nefisleri putlaştırılmış narsist canavarlara mı dönüşüyoruz kadınıyla, erkeğiyle bilemiyorum. Aklın, ahlakın ve güzelliklerin önüne geçen hırslarımıza yenik mi düşüyoruz, sonunu ve kaçınılmaz sonu hesap etmeden. Sözün özü makamında diyorum ki; beyler evlerinize dönün, evinizde ise eşinize ve çocuklarınıza dönün tüm varlığınızla. Hanımlar, siz de kendinizi, evinizi ve halinizi öyle bir tezyin edin ki hem size ve çocuklarınıza, hem de eşlerinize cenneti dünyada yaşatın olmaz mı? Ne olur ruhlarımızı yaratılışlarının özü ve sebebi olan sevmeye ve sevilmeye hasret bırakmayalım. Hep birlikte Rabbimizin ihsan ettiği her türlü güzelliklere yeniden yelken açabilmek temenni ve niyazı ile…

Prof.Dr.Ahmet Kağan KARABULUT
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Delikanlılığa adım atmaya başladığımız günlerden beri büyüklerimizden sık sık duymaya alıştık bu sözü. Başlarda öyle çok da anlamlı gelmiyor, “özlü sözler” kabilinden yaşlıların zaman zaman telaffuz ettiği sözlerden biridir diye çok da üzerinde durmuyorduk. Ta ki “orta yaşlara” gelip, hatta biraz da geçip, etrafımızda malıyla ve hâliyle övünen veya övülenlere daha çok şahit olmaya başlayınca, her ikisinin de sahiplerine verdiği zararları müşahede etmeye akıl erdirince, söz de anlam kazanmaya başladı küçük dünyamızda.
Şu geçici, yalan dünyada mal, mülk sahibi olmak zaten emanetin ağırlığını artırmaktan başka ne ifade ederdi ki. Hani eskilerin dediği gibi;
“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan…”
makamında, her şeyin gerçek sahibinin şuurunda olarak, “malın, mülkün hükmettiği değil de mala, mülke hükmeden” olabilmek ise gerçekten çok zordu. Pek çok koç yiğitler bu imtihanda soldu gitti gözlerimizin önünde. Emaneti kendilerinin sandılar, hep daha fazlası için daha çok “dinden yırtarak dünyalarını yamamaya” çalıştılar. Nefislerinin arzularının, ihtiraslarının, güç ve tahakküm heveslerinin zavallı kurbanları, mallarının köleleri haline dönüştüler. “Yazık, yazıklar olsun bu hayatın sahiplerine” derekesinde bir hayatı tercih ettiler ve kaybettiler. Hep söylerim, “bu dünyada iki evi olanın kiracı derdi var” diye. Ya evini kiraya veremiyordur ya da kiracısından muzdariptir. Halbuki bize kuvvetimizi, kudretimizi, mallarımızı, vakitlerimizi ve azalarımızı yaratılış gayesine uygun olarak sarf ve istimal etmemiz emrediliyor, bu halin ise sürekli olmasına istikamet adı veriliyordu. Demek ki neymiş, mal ile olunmuyor, mal ile gelen dünyevi itibar, mal elden çıkınca yok olduğu gibi, ahirete de “o malda hakkı olanların hakkı verilmedikçe ve o mal kendinin zannedildikçe” zarar veriyormuş.
Hâl ile de ululuk olmaz diyorlar. İşte bu biraz karışık bir mesele. Öncelikle “hâl ehli olacak hâlimiz mi kaldı” diye sorası geliyor insanın. Hâl ehli olmak, tasavvufta çok fazla ibadet ve nafileler neticesinde o yolun saliklerinden bir takım harikulade durumların ortaya çıkması olarak tarif edilir genellikle. Bu bazen herhangi bir intisap olmadan da husule gelebildiği gibi, hak dinin mensubu olmayanlarda bile nefsin aşırı zayıflatılmasına bağlı olarak “istidraç” şeklinde zuhur edebilir (hint fakirlerinin ateş üzerinde ayakları yanmadan yürümeleri) gibi. Ancak o yolların uluları, bu “belaya duçar” olan biçarelerin derhal bunun etkisinden kurtulmaları, bu hâllerden arınmayı dilemeleri, bu hâllerin “Allah’la aralarına perde olacağı” bilinciyle temizlenmelerini öğütlerler, hele böyle bir durumun iradi olarak talep edilmesini ve halka izhar edilmesini ise son derece şiddetle reddeder ve kınarlarmış. Demek ki “hâl ile” de olmuyormuş.
Kemâl ise, “olgunluk” manasında kullanılsa da, esas itibariyle insanın hakikatini kapsayan, gayesini belirleyen, hâllerini düzeltici ve istikbâlini tayin edici tavır ve davranışların tamamını muhtevi bir ifadedir. İnsan-ı Kâmil tabiri de; kulluk şuuruna ermiş, bir kula yakışan bütün olgunlukları taşıyanlar için kullanılır. Özünde kula yakışır bir acziyet ve bunun neticesinde abdiyyetle tezyin olmayı ifade eder. Çünkü beşer için mümkün olan nihai kemâlin sahibi olan Efendimiz (sav) “Seni hakkıyla bilemedik, sana hakkıyla kulluk edemedik, sana hakkıyla şükremedik Ya Rabb” ifadeleriyle kulluğun tarifini en güzel şekilde yapmış, gerçek kulluğun ve kemâlin, Rabb’in büyüklüğü ve azameti karşısında kulun, acziyetini kabul ve itiraf etmesinden geçtiğini bildirmiştir. Kemâl sahibi olmak, ibadetleri ve yaptığı güzel ameller başta olmak üzere hiçbir şeyi kendisine mal etmeden Rabbin karşısında hiçliğini anlamak, O’nun izzet eşiğine zelil başımızı koymakla mümkün olacaktır. Bizim derdimiz de aradığımız şey de bu olmalıdır ki; Hz. Mevlana’nın “Kişiye, aradığı şeye göre değer biçilir” şeklindeki eşsiz ifadesinde kendimize bir parça yer ve değer bulabilelim. Demek ki ululuğun sırrı mal ve hâl sahibi değil, kemâl ehli olabilmekten geçiyormuş. Gerçek huzuru, adi cam parçalarında değil de hakiki elmaslarda aramanın sırrı da bu olsa gerek…

Prof.Dr. Ahmet Kağan KARABULUT
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

İnsani değerlerden hızla uzaklaştığımız, kültürel, manevî ve moral değerlerimizi gün be gün yok ettiğimiz, gün ışığında Diyojen misali elimizde kandil, gözümüzde mendil vefa, dost ve insanlık aradığımız şu acımasız ve acınası zamanlarda güzel ahlaklı bir insan olmak, iyilik ve güzellik timsali olmak, hoşgörülü, merhametli, yardımsever, özü sözü bir, içten, samimi ve ihlaslı olmak aslında bu değerler erozyonunu yaşayan, hisseden ve bundan şiddetle ızdırap çeken her kalbin arzusu olsa gerek.
Bütün semavî dinler, bütün elçiler insanlığı bu kıymet ölçüleri ile yaşamaya davet etmekte, hatta beşerî ahlak ölçüleri de aynı değerleri, yani aslında özümüzde, yaratılışımızda var olanı, fıtrî olanı yaşamaya gayret etmeyi salık vermektedirler. İmam Hasan el-Basri’nin de mükemmel ifadesi ile “insanlığı olmayanın, dini de yoktur” zira.
Bu ahlakî değerlere sahip olmak elbette ki insanın aile içerisinden başlayıp okulda devam eden eğitimleri ile kısmen şekillenecektir, ancak daha fazlası için bireyin kendi niyeti, samimi gayreti ve yakınlık kuracağı çevresini seçiminde göstereceği hassasiyet de bir o kadar önem arz etmektedir. Meşhur atasözünde de geçtiği üzere “bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” ifadesi bu gerçeği en yalın bir şekilde dile getirmektedir.
Peki, insanların bir kısmının hüsn-ü ahlak sahibi olması bir toplumun olgunluğa erişmesi, düzen ve intizamı için yeterli olacak mıdır? Her ne kadar “her koyun kendi bacağından asılır” dense de, eğer uygun şartlarda ve izole değilse zaman içerisinde bozulan et çevreyi de rahatsız edecek, başkalarının yanlışları ve gayri ahlakî tavır ve davranışları özellikle de yeni nesil olmak üzere çevresini olumsuz etkileyecektir.
O zaman toplumsal değerlere sahip çıkmanın ve bunları nesiller boyu yaşatmanın yegâne yolu, “iyiliği emredip, kötülükten sakındırmanın” emredilmesinin de hikmeti, sadece ahlaklı olmanın yeterli olmadığını fark edip ahlakî olanı toplumsal kılma mücadelesinin de bil fiil yerine getirilmesidir. Bu da ancak, kenara, köşeye, inzivaya çekilmeden, sadece kendi iyiliğinin kolaycılığına sığınmadan, “halk içinde, Hak’la beraber” olmak suretiyle, iyi insanların numuneyi imtisal olmaları ve böyle olabilmenin yollarını tebliğ etmeleri ile mümkün olabilecektir. Aslında bu, mutlak rehberimiz olan Efendimiz’in (sav) bu ümmetin fertlerine yüklediği manevî ve tarihî bir sorumluluktur da. Bu önemli misyonu ifa ederken de kimseyi kırmadan, incitmeden, karşıdaki şahıs değersiz ya da günaha boğulmuş gibi hissettirmeden, şefkatle, merhametle, bir lütufta bulunuyor ya da bir şey ihsan ediyor gibi değil de “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır” mesajına uymaya çalışarak, sevdirerek, özendirerek iyiye, doğruya, güzele çağırmak gerek.
Rabbim hepimizi hakka ittiba, batıldan ictinab eden, her geçen gün olduğundan daha iyi olmaya gayret eden, başkalarının da iyiliği için Hakk’a (cc) iltica eden, dua ve niyazda bulunan, kendi iyiliğine ilave olarak toplumun da daha iyi olması için çaba gösteren, emek çeken kullarından eylesin.
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


Kem nazarı gözüne,
Kem kelâmı sözüne,
Kem fikri de özüne,
Bulaştırma Ey Oğul...
Tanış, dost ol hüzüne,
Ki bakılsın yüzüne,
Geceni gündüzüne,
Katık eyle Ey Oğul...
Kanaat et azına,
Katlan dostun nazına,
Devam et niyazına,
İhmâl etme Ey Oğul...
Toprağına, tozuna,
Yavuzuna, yozuna,
Kanıp da yazbozuna,
Oyalanma Ey Oğul...
Koyununa, kuzuna,
Kolundaki pazuna,
Yaz gününde buzuna,
Bel bağlama Ey Oğul...
Yavaşına, tezine,
Derman yetmez dizine,
Üç beş arşın bezine,
Hazırlık yap Ey Oğul...
Şu dünyanın hızına,
Oğuluna, kızına,
Aldanma yaldızına,
Meyil etme Ey Oğul...
Hevesine, hazına,
Kederine, sızına,
Alnındaki yazına,
Razı ol, sev Ey Oğul...
Öncelikle oğluma yazıldı, hem ona, hem bana, hem de her kula, her anlayana, duyana, okuyana... Vesselâm...

Prof. Dr. Ahmet Kağan KARABULUT
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Aklım yetti yeteli,
Dedim size "ben buyum"...
Nasıl isem öyleyim,
Ne isem aynen O'yum...
Ne gizli bir fikrim var,
Ne yüzümde bir maske...
Ne farklı bir sözüm var,
Ne de saklı bir huyum...
Şu uzun yolculukta,
Nisyan, tuğyan doluyum...
Ne heybemde azık var,
Ne de bir damla suyum...
Asır yabancı sanki
Ruhum yollarda kayıp...
Duygularım mülteci,
Biçare mecnûn muyum?..
Hak yolunda gidenin,
Yoldaşıyım, yoluyum...
Yalnız Rabb'den isteyen,
Yalnız O'nun kuluyum.
Dilerim ki Allah'tan,
Rızasını buluyum...
Zelil başım eşikte,
Affa mazhar oluyum...
Ahmet Kağan Karabulut


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Şöyle birkaç dakika durup, kenara çekilip hayattan, etrafımıza bir göz gezdirmeye ne dersiniz? Sizleri bilmem ama ben çevreme baktığımda o kadar çok insan görüyorum ki ellerinde başkalarının günah defterleri ile dolaşan. Sürekli not alıyorlar ve şu adam şu günahı işledi, kızım böyle yaptı, gelinim şöyle yaptı, oğlum şuna dikkat etmedi, eşim yanlış yaptı, komşum zaten külliyen günahkâr, arkadaşım şurada hata etti, memurum şöyle, amirim böyle diye hesap kesme telaşında herkes. Toplum olarak adeta başkalarının hata ve günahlarını sayıp bir kenara yazma, ilk fırsatta da ayıp ve kusurlarını yüzüne vurma ve yargılamadan cehenneme gönderme aceleciliğine mahkûm olmuş gibi bir görüntü arz etmekteyiz. Halbuki Hz. Mevlâna diyor ki “Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmek de korkaklıktır”.

Birilerini her fırsatta aşağılayan, birçoğunu hor ve hakir gören, insanları günah ve hatalarına mahkûm etmeyi, kusurlarını yakalarına yapıştırıp dolaştırmayı marifet addeden narsist bir ruh hali hâkim aslında bambaşka rüzgârların esmesi gereken gönül iklimlerimize maalesef. Kimse sormuyor “Arkadaş, biz Allah’ın (cc) zabıt kâtibi miyiz?” diye, kimse başkalarını bir kenara bırakıp da kendini hesaba çekmiyor. Kimse araştırmıyor, Nebevî tavır neydi diye. Bizim rehberimiz olan Zat (sav) etrafındakilere “siz dinsizsiniz, siz günahkârsınız” diye yaklaşıp, onları bulundukları karanlıklara mahkûm etme yolunu seçseydi (şu anda birçoğumuzun yaptığı gibi), sizce bu kadar insan hidayete erer miydi, O’nu ve yolunu takip eder miydi? “İyiliği emredip, kötülükten sakındırmanın” yolu bizim takip ettiğimiz yol ve üslup olmamalı diye düşünüyorum.
Eskilerin çok sevdiğim bir sözü vardır, derler ki “insanları meth ederken zemm payı, zemmederken meth payı bırakmak gerek” diye. Yani överken yerme, yererken de övme payı bırakılmalı. Her türlü arzu, ihtiras ve heveslerle dolu yaratılan, bünyesinde fıtrî olarak his, hareket, gazap ve şehvet ihtiva eden biz kullar için elbette mutlak siyah ve mutlak beyaz diye bir şey olamaz. Sahi herkesin eksiğini arayanlara bir bakalım, ne kadar mükemmel ahlâki vasıflara ve olgunluğa sahipler de diğerlerini beğenmiyorlar. Bizi yaratan ve bizi en iyi bilen Rabbimiz “Kadınlara, oğullara, yığınla biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma ve güzel atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı ihtiraskârane sevgi insanlar için bezenip süslenmiştir, bunlar dünya hayatının geçici birer faidesidir. Nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği Allah katındadır” buyurup bizi bu kadar güzel tanımlarken ve en güzele, güzel ahlak sahibi kullar olarak ulaşmamızı murat ederken, biz fıtratımızın hilafına tavır ve davranışlarla neden kendi gözümüzdeki merteği görmeyiz de hep başkalarının gözündeki çöpe sarılma, birilerinin gözünde çöp arama telâşına düşeriz anlaşılır gibi değil gerçekten. En ufak bir hatada, en küçük bir günahta yargısız infazlarla insanlardan yüz çevirip, olabildiğince de deşifre ederek, afişe ederek duyurmaya çalışmak mı olmalı tavrımız? Bizim peygamberimiz değil miydi “merhamet etmeyene merhamet edilmez” diyen, “mümin, mümin hakkında gece gibi olmalıdır” diyen, gecenin her şeyi kaplayıp gizlediği gibi müminler de birbirlerinin hatalarını, kusurlarını gizlemeli, ortaya çıkarıp yaymamalı öğüdünü veren?
Kutsal kitabımızda “birbirinizin gizli hallerini araştırmayın” buyrulmuyor muydu? “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır” buyrulmuyor muydu? Sahi “zorlaştırmayıp kolaylaştırmamız, müjdeleyip, nefret ettirmememiz” emredilmiyor muydu bizlere? Allah (cc) aşkına kim iyi kim kötü, kimin iyi kimin kötü olduğunu kim biliyor? İşin sırrına vakıf olanlar, gönül sultanları boşuna mı “her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil, eller yahşi biz yaman, eller buğday biz saman” diyorlar, bir düşünelim isterseniz.
Ne oldu da bu hale geldik, getirildik. Kalplerimiz neden bu kadar karardı, gönüllerimiz neden bu kadar katılaştı. Biz kimiz de kendimizin hata ve günahlarla, eksiklik, hırs ve zaaflarla dolu hallerimize bakmadan, başkalarını kınar, her fırsatta ezmeye çalışır olduk. Allah’ın (cc) her türlü hal ve hareketi kaydetmeye memur melekleri var ve onlar zaten vazifelerini eksiksiz ve kusursuz bir şekilde an be an yerine getiriyorlar. Onlardan başka kimseye de böyle bir vazife tevdi edilmiş değil. O halde herkes kendi işini yapmalı ve rahmetli dedemin de dediği gibi “Kul, kulluğunu bilecek ve kulluk şuuruyla hareket edecek” düsturunu rehber edinmeliyiz kanaatimce. Öyleyse, ne dersiniz başkalarının hesabını yapmaktansa yeniden kendimize dönmeye, hatalarımızı azaltarak yeniden razı olunanlardan olmaya çalışmaya, yeniden kul gibi kul olmayı denemeye…

Prof. Dr. Ahmet Kağan KARABULUT

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com