Geçmişinden utanıp yaşamışlığına küs olanlar, kendisiyle barışık olamayanlar, bugününe nankör ve geleceğinden umutsuz-endişeli olanlar, suskundur.

Ben suskunlardan değilim. İşte onun için yazabildim bu sayfaları özetleyip geçmişimle gurur duyarak,bu günümün kıymetini bilip Allah’a şükrederek ve daha iyi günler yaşayacağıma inanarak, heyecanla ve coşkuyla.

Sürçü lisan ettiysek affola.

Hepimize çok çok güzel,  pırıl pırıl  güneşli sabahlar ola, hayırlar ola.

Nuri GÜZVELİ
9 Şubat 2020, Kozyatağı- Kadıköy, İstanbul


YAZARIN TÜM YAZILARI>>


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Kentbank’taki günlerimde, artık İstanbul’da kalıp kök salmaya karar verdim. Düşündüm taşındım, Ankara ve İzmir gibi en büyük şehirlerimizden bile gençler, İstanbul’a taşınıyorlardı iş imkanları için, ailelerini bırakıp. Benim önümde iki oğlum ne yapacaktı ? İşte bu nedenle kendime ve evlatlarıma evler almak bir tarafa, Karacaahmet’ten, Allah kısmet eder inşallah hayırlısıyla, mezarlık yeri bile aldım. Koşuyolu’nda dünyada evim olamadı, bari ahiretlik yerim olsun dedim.
En güzel şeydi biliyor musunuz ?
Dünya’da en sevdiğim mesleği elde ettim ? En sevdiğim işi yapmaya başladım.
1992-1993 ders yılı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu Bankacılık Proğramından, bankacılıkla ilgili dersler vermem için davet geldi. Emekli olduğum 2008 yılı yazına kadar İkili Eğitimde( akşamları),  2008-2009 ders yılında itibaren de hem akşam hem gündüz sınıflarına; Bankacılığa Giriş, Mesleki Yabancı Dil (Finans-Bankacılık İngilizcesi) ve Bankalarda Risk Yönetimi dersleri vermeye başladım. Derslerde faydalanıp fotokopi olarak öğrencilere dağıttığım ders notlarını kitaplar haline  getirdim. Aynı dersleri  onbeş  yıl kadar önce faaliyete geçen İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nde de veriyorum ve halen devam ediyorum.  Ancak 2019 yılında, Beyazıt’ta ders verdiğim binalar, Fen Fakültesi’nin bazı bölümlerine ( onların binalarına el konulduğundan-üniversiteden alındığından) devredilmişti.  Sosyal Bilimler de Gaziosmanpaşa ilçesine taşınmak zorunda kalmıştı. Burası evimden çok uzak olup gidiş-dönüş zorluğundan okula gidip gelmeyi bıraktım; çok sevdiğim öğrencilerimle beraber olmaktan mahrum  kaldım.
Koşuyolu’nda  girdiğim inşaat kooperatifinde işler iyi gitmiyor, ağır ilerliyor ve soyup soğana çeviriyorlardı üyeleri, üzülüyordum, umutsuzluğa kapılıyordum.
1992 sonunda , Kentbank’taki nisbeten yüksek maaşıma güvenerek yeni bir daire satın aldım, müteahhitten..  O zamanın parasıyla, Maaliyeti 500 milyon TL’yi buldu. Emlak Kredi Bankası on yıllık döviz konut kredisi veriyordu, aylık 1.106 mark taksit ödeme ile, 100.000 mark karşılığı kredi çektim. Kredi aldığımda mark kuru 5.408 liraydı.  TL kredilerin vadeleri  en fazla dört yıllıktı ve aylık taksitleri ödemeye maaşımın tamamı bile yetmezdi.  Unutabilir miyim hiç ?  O yüzden döviz kredisine girdim.
Evi alıp taşındık. Nisan 1994 ayında ekonomik kriz patladı. Mark kuru 25.000, dolar kuru 40.000 liraya çıktı mı birkaç ayda ?
Kooperatifteki hissemi, 160.000.- liraya satabildim ancak ( bankada vadeli mevdutta kalsa 250-275.000.- olurdu o yıllardaki yüksek getiri oranlarıyla). O parayla ve arkadaşlardan aldığım döviz borçlarıyla Eylül-1994 te Emlak bankası borcunu , erken kapattım, daha da çok kurlar yükselir korkusuyla. O ilk evin maliyeti bana 900 milyon liraya yaklaştı  yüksek kurdan aldığım marklar nedeniyle. Bir yıl önce satın alacak ev ararken, bizim aldığımız evden  geniş , dört odalı, çok daha lüks evler 750.000 milyon liraydı.  O aylar kahroldum, ailece perişan olduk ve 2-3 yıl yemeden içmeden ve giyinmekten kestik ve borçlarımızı ödedik ama ilk evimizin aklımızda  sevinci değil korku ve endişeleri kaldı . Hayatımdaki bu ilk kendi evimizden önce 11 kere kiracı olarak eve taçınmıştım. Onikinci taşınma kendi evimeydi ama buna sevinememiştik fazla, sevincimiz kriz öncesi bir yıl kadar olabilmişti kısacık.
Babamı kaybettim 1996 Mayıs ayında.  Maddi imkanlarım çok kısıtlıydı. Ona ne lokantalarda yemekler ısmarlayabildim ne de sırtına yeni bir takım elbise alabildim. İçimde halen bir uktedir.. İyi günlerimi ne yazık ki göremedi. Kayınvalidem de. O da ‘’ Nasıl ödeyecekler bu borcu çocuklar ?’’ diye dertlenirdi hep. Birbirlerine yakın vefat ettiler. Allah’ım her ikisini de nur içinde yatırsın.
Anlaşmazlıklar oluyordu zamam zaman çalıştığım bankada. Daha önceki yıllrda  iki kere istifamı geri aldırdılar yalvara yakara ama üçüncü istifamı verdim geri almamak üzere, yirmiikinci şubeyi açmadan bir gün evvel, üç buçuk yıllık bir dönem sonunda.
 Arap Türk Bankası’nda çalışmaya başladım 1996 kış başında Genel Müdür Yardımcısı olarak.
Arap Türk Bankası 1977 yılında Libya Devleti, ve İş Bankası – Ziraat Bankası ortaklığıyla kurulmuş ve kurulurken o yıllarda sadece  TC Merkez Bankası yetkisinde olan kambiyo ve dış ticaret  imtiyazları verilmişti. Türkiye’ye, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle batılı emperyalist devletler ambargo uygulayınca Türkiye ekonomik ve döviz krizine girmişti. Türkiye dostu Kaddafi de bu banka ile Türkiye’ye ekonomik açıdan, dövizler akıtarak yardımcı olmaktaydı. İlk yıllar çok kar eden banka, 1980 sonrası liberal ekonomiye geçiş ve tüm bankaların serbest kambiyo rejimine kavuşmaları , kötü yönetim ve har vurup harman savurma sonucu mali yönden zor duruma düşmüştü.
Kimse bana kara kaşıma kara gözüme aşık olduğu için iş teklifi yapmadı. Arap Türk Bankası da ? Banka Yeminli Murakıplarından samimi  arkadaşlarım gitmemem için uyardılar, teklifi reddetmek için.
 Bırakınız ulaslararası bankacılık standartlarına göre, ( o yıllarda Türkiye’de uluslararası muhasebe ve finansal-bankacılık-raporlama standartları pek önemsenmezdi-  kaplumbağa hızıyla yürürlüğe koyulurdu, takan da ancak uluslararası iş yapan ve yurt dışından kredi alan birkaç bankaydı) , Türkiye standartlarına göre bile tutturulması gereken mali rasyoların çok altındaydı bankanın rasyoları.
Banka genel müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı  ile yaptığım görüşmelerde, onları samimi ve güvenilir buldum, bankayı rayına oturtabileceğimi inandım.
İki-üç yıl çok çalışarak ama bankanın eski kadrosundan da çok düşmanlar edinerek bankayı düze çıkardık. Bu ekip işidir. Tamam ben çok çalışıyorum ama benim ittirmemle çok çalışmak zorunda kalarak rahatlıkları bozulan, avantaları elden kaçan kişilerin düşman olmaları normal değil mi ?
Ama bir şey daha var vurgulayacağım. Hayatım boyunca ve özellikle üst düzey yöneticiyken adil olmaya çalıştım. Liyakata, beceriye, iyi niyete prim verdim. Bunlardan uzak olanları yola getirmeye çalıştım, kötülükte-beceriksizlikte ısrar edenleri-düzelemeyenleri ilk fırsatta işten attım, aksi takdirde ben başarısız olacaktım, banka başarısız olacaktı ve ben işten atılacaktım. Adil oluşumdan dolayı sevmeyenler kadar sevenlerim de vardı.
Üniversiteden bir anım geldi aklıma adil olmak deyince.
Yirmiyedi yıılık öğretim görevliliğim esnasında, benden zayıf not alan hiç kimseye sınıf geçirmedim. Ne yalvaranlar yakaranlar ne mazeretler üretenler oldu. Geldiler, not dilendiler. Yazılı notlara sadık kalarak  önemli yerlerden sorular sorarım, sınıfta ders anlatırken de bunların sınav sorusu olduğunu belirterek. Bazen de sınıf ortalaması çok düşük olduğunda, bütün talebelere eşit 15-20 puan eklerim, böylece iyi not alanların puanları da  yükselir, zayıf olanların bazıları da geçerli not 50 ‘yi yakalarken. Fakat 90-100 alanlar ne olacak ? Ek 20 vererek, puanlarını 110-120 yapamam ki ? İşte böyle durumlarda, sınıfta herkesin önünde o yüksek notlu öğrencileri ayağa kaldırır helallik isterdim.   Ama derslerle ilgisiz olanlar çoktur. Azıcık dikkatle çalışanlar benden rahat rahat sınıf geçer ama diğerleri bocalar. Zayıf alanlar kendileri de gelip yalvarırlar, araya başkalarını da sokarlar. Kıramadığım birisi olursa sınıfta kalan bir talebemi geçirmemi isteyen,  tüm sınıftaki öğrencilerime  de, o zayıf notluya vermem gereken notu ,vermek şartıyla, kabul ederdim.
 Çalışarak geçerli not alanların, çok çalışarak 80-90 alanların günahı ne ? Ben onların haklarını nasıl öderim tembellere fazla not verip geçirirsem?
Bu konuda bir anı daha. Bir ders yılı sonu mezun olacaklardan bir kız  öğrencim zayıf alıp sınıfta kaldı. Önce kendisi yalvardı sınıfı geçirmem için, red ettim. Okul yöneticilerinden araya girenler oldu. Notlar sisteme girildiğinden ve öğrencilere ilan edildiğinden, sınıfta kalanın ihtiyacı olan 15 puan ek not vermem imkansızdı. Bu yüzden kabul etmedim. Bir gün bir telefon geldi İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden,
-          Nuri Bey, müsaitseniz, başkan beyle sizinle görüşmek istiyor.
Saniyeler içinde kafayı çalıştırıp düşündüm. İstanbul Büyükşehir Başkanı beni niye arar kardeşim ? Tanımam, işim düşmez derken aklıma sınıfta kalan kız geldi. Hemen cevapladım.
-          Beyefendi, eğer tembel-sınıfta kalmış bir öğrencinin sınıf geçmesi için arıyorsa konuşmayalım, kendisi de üzülür ben de çok üzülürüm,
-          Dedim. Bir-iki saniye telefonda beklettikten sonra, dönüp, ‘’ Tamam Nuri Bey, iyi günler’’ dedi ve telefonu kapattı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi denince başka bir anı daha geldi aklıma. Arap Türk Bankası’nda birkaç yıl çalıştıktan sonra, Büyükşehir Belediyesi Finanstan sorumlu Başkan Yardımcılığı teklifi aldım. Mevcut maaşımdan düşüktü resmen verebilecekleri maaş ama bu mesele değil, yan faydalarla çok daha fazlasına ulaşırmış gelirlerim.  Belediye’deki pozisyonumun hem haz etmediğim politik yer oluşu ve hem de belki kanuni belki  abidik gubidik yollarla ek  gelirler gibi şeylerin bana tres olduğunu söyleyip, teşekkür ederek, teklifi red ettim.
Bu gibi davranışlarımdan ve tatlı-sert ve canlı ders anlatmamdan öğrencilerim beni severlerdi. Özellikle anfideki derslerim dinleyici misafir öğrencilerle dolardı. Mesela okul açılınca ve vizelerden sonra ilk haftalar derslere katılım pek olmaz. Ben derse yetişmek için Beyazıt Meydandan hızlı hızlı yürürken, benimle aynı saatlerde dersi olup evlerine veya işyerlerine dönen hocaları görürdüm. Bana,
-          Nuri Hoca, okulda öğrenci yok, ders yapamadık, istersen gitme boşuna,
Derlerdi. Ama ben sınıfa girince yine en az , sınıfın yarısını beni bekler bulurdum.
Mezuniyet törenlerine az katılırım. Ya çok uzakta olduğundan ya da sabah saatlerinde yapıldığından. Bir gün Haliç Kongre Merkezindeki törene katıldım, özellikle hocalıkta yirmi yılını mı, yirmibeşinci yılını mı dolduranlara teşekkür  sertifikası ve plaketi verilecekti. Israrla davet edildiğimden, gittim. Oturduk  2.500- 3.000 kişilik dolu koca salonun ön sırasına.  Konuşmalar ve  konser sonrası bizler davet edilmeye başlandık sahneye, isim isim okunarak. Benim ismim okununca, bir alkış başladı kuliste sahneye çıkıp temsili diplomalarını alıp kep fırlatacak öğrencilerden. Bir şaşkınlıkla birlikte ben çıkarken merdivenleri sahneye yavaş yavaş özürlü olan dizlerimle, koca salondan binlerce kişi de alkışlamaya başlamaz mı ? Başladım göz yaşlarımı akıtmaya ?  İşte dürüstlüğün, çalışkanlığın, sevilmenin karşılığı bu olmalıydı.  Başta rektör ve öğretim üyeleri şakınlıkla ve eminim biraz da kıskançlıkla sonradan lütfen başladılar alkışlamaya.
Çalıştığım bankalarda, banka patronlarından-hissedarlarından çok bankaları ben bir bütün olarak görüyordum. Kar edip devlete vergi vererek devletimizin giderlerine katkıda bulunan ve çalışan yüzlerce-binlerce kişinin ekmek yemesini sağlayan bir kurum. Böyle kurumlar daha çok kar etmeli, bunun için de karınca kararınca ben elimden geleni yapmalıydım bu gayede ve başarılı oldukça da gururlanıyordum bankanın kötü adamı olsam da.
Yönetim Kurulu ve Genel Kurullar Toplantılarını; Kentbank’ta görev aldığımdan itibaren organize ederdim, yardımcılarımla ve toplantılarda,   mali tabloların sunulmasını  ben yapar, değerlendirmelerde sorulara ben muhatap olurdum.  Doğrucu Davut halimle, onları yönlendirmemle  bazı Yönetim Kurulu üyeleri beni sevmezlerdi. Hangi genel müdür beni severki, yaptıkları yanlışları yüzüne vuran onları engellemek için didişen birileriyle kim yaren olur ? Ama vazgeçemezlerdi de. 
Her olumsuzluğu durdurabildim mi ? Genelde evet ama hepsi  Mümkün mü ? Benim de bakmakla yükümlü olduğum bir ailem ve onların geleceklerini garanti altına almak gibi sorumluluklarım  vardı. Neticede bordro mahkumuydum, özel sektörde çalışıyordum. Ufacık, ufacık bir hata yapsam da işten atılabilmeme vesile olsun diye ellerinden geleni yapanlar çoktu. Devlet garantisi altında çalışmıyordum.
Kısa vadede kazançlı çıkılmasa da Allah’ın da yardımıyla uzun vadede sabırlılar, dürüstler,  güzel ahlaklılar, çalışkanlar kazanır ve kazanacaktır da.  Kendimce, ben işte o zor kazananlardanım. Boğazda yalı dairem, Amerlka’da Miami’de villam ,  altımda Range Rover jip veya son model Mercedes arabam olmadı, olamazdı da. Ama Allah’ıma şükür ben ve benim gibiler mütevazi yaşamlarımızı devam ettirebilecek kadar maddi imkanlarımızı sağladık, herhangi bir çekince ve endişe duymadan günlük yaşantımızı sürdürebiliyor ve geceleri yatakta kabuslar görmeden, vicdanen rahat uykumuzu uyuyabiliyoruz.
Ayrıldığım işyerleri İnsan Kaynakları Departmanından veya bana bağlı çalışanlardan, telefonlar gelirdi yeni iş yerimde çalışırken veya emekli olduktan sonra,
-          Nuri Bey, sizi…. Kişi veya kurum aradı. Telefonunuzu istiyor. Verebilir miiz ?
Cevabım her zaman,
-          Tabi verebilirsiniz, maddi olarak kimseden alacağım vereceğim de yok, düşmalığım da yok kimseyle. Çekinmeyin, veriniz kim isterse.
Olmuştur. Ne kadar büyük bir rahatlık. Acaba herkes böyle diyebiliyor mu ?
Tanıdığım bazı üst düzey bankacı arkadaşlar emekli olamadan mesleği bıraktılar, bırakmak zorunda kaldılar, sözleşmeleri feshedildi. Özel sektörde, bankacılıkta çalışmak yukarıda dediğim gibi zor ve nankördür.  Yıllarca çalışırsın, başarılı olursun, yüksek karlar ettirirsin ama  önleyemediğin, öngörmediğin bir hata kendini kapı önünde buldurur o gün mesai bitimine doğru veya ilk Cuma akşam üstü.
Emekli olduktan sonraki görüşmelerimizden birinde eski bir genel müdürüm bana şöyle takılmıştı.
-          Nuri Bey, senden çok şeyler öğrendim iş hayatıyla ilgili.  En çok takdir ettiğim yönlerinden birisi de iyi bir politikacılığın, ikna kabiliyetin. Bizleri ve işleri iyi idare ediyorsun. Sen Kofi Annan’ın yerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olmalısın.
İltifat etmek için söylemişti ama bu sözlere kızayım mı sevineyim mi bir anlam veremedim. Ben politik olup insanları bir şekilde idare ederek  işleri yürüttüğümün  farkında değildim. Çoğu zaman da lafımı esirgemem, paldır küldür söylerdim söyleyeceğimi. Politikacılardan hoşlanmazdım da, yalana dolana bulaştıklarından.  
Banka düzelip karlılığa geçerken büyümeye-gelişmeye de başladı. Yeni şubeler açtık, Konya şubesi gibi, kurucu ortağı olduğum ve ilk yönetim kurulu üyelerinden olduğum Finansal Kiralama Şirketi’nin kurulması gibi.
1999’de başlayıp 2000 yılı büyük ekonomik ve bankacılık krizine girdiğimizde yatırımları durdurup, krize karşı önlemler alarak, bankanın en karlı yıllarını yaşadık , sağlam temeller attık Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun getirdiği bankacılık standartlarına titizlikle uyarak.  Bu krizden  Türkiye’de 30 bankanın yok olduğuna galiba  yukarıdada bir yerlerde değinmiştim.
Banka’nın Genel Müdürü Libyalı olup Türkçe ve Türkiye’nin ekonomik-bankacılık piyasasını bilmeyip çekingenliğinden, Resmi ve özel sektörün davetlerinde, toplantılarında bankayı Genel Müdür Vekili olarak ben temsil ederdim. 1999 yılı yüksek karı sonucu ödediğimiz yüksek kurumlar vergisiyle vergi rekortmenleri listesine girmiştik. 2000 yılında, bankam en yüksek vergi veren ilk 50 firma arasına girdiğinden, yapılan törende, Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in elinden bankaya verilen sertifikamızı ve altın plaket  ödülünü ben almıştım.
1997 yılında Tekirdağ –Yenice’de sahile yakın, meşe ormanı içinde bir yazlık alıp hafta sonları gelip gitmeye başladık. 1999 depremiyle ve ulaşım zorluğuyla soğuduk. 2000 yılında, sattım.
2003’ten itibaren Mali İşler ve Risk Yönetiminde, direk bana bağlı olarak çalışan müdürlerim yetişmiş olduğundan, kendi departmanımdan çok bankanın üst düzey meseleriyle uğraşır oldum ve geceleri - hafta sonları fazla mesailerim olmaz oldu.
2005 yılında bir gün eşim bana,
-          Hacca gitmemiz bize farz oldu, gitmemiz lazım,
Dedi. Ben de,
-          Hele bir emekli olayım da gideriz inşallah
Deyince, ‘’ Allah ile pazarlığın mı var, ne kadar yaşayacağımızı nerden biliyorsun ‘’ deyince düşünmeye başladım. Kendimi boşverdim de, ya hanımın başına bir şey gelirse ben vicdan azabından ölürdüm. 2006 yılı başında hac başvurusu yaptık ve normal kurra çekimlerinde verilen sıra numarasıyla gitmemiz imkansızdı. Ama hacca gitmeler başlamadan bir ay kadar önce bir telefon aldım İstanbul Müftülüğünden, ellerimizde pasaportlarımız hazırsa, 12.000 doları da hemen banka hesaplarına yatırabilirsem, 14 günlük pahalı hac gurubundan 100 kişi kadar kontenjan boşluğu olduğunu , kabul edersem 2 saat içinde müftülüğe dekontlar ve pasaportlarla ulaşmam gerektiğini bildirdiler. Kabul ettim. Tesadüf ya, pasaportlar bankada kasadaydı.  Genel Müdürden  zor da olsa izin koparıp bankanın en hızlı şoförüyle, dolarları da vezneden hesabımdan çekip,  koştum Süleymaniye Müftülüğe.

Aralık 2006 sonlarına doğru gittik hanımla hacca ve görevimizi yapıp 14 gün sonra 2007’de döndük Allah’ıma şükür.
Üniversite yıllarındaki korodaki arkadaşlarımdan, Türk  ve Batı Müziğine de vakıf olup anlayan  Mahmur Abra, Boğaziçi Mezunlar Korosu adı altında bir koro kurmuştu. Dönem arkadaşlarım da vardı, tanımadığım sonraki mezunlar da.  Ona üye oldum ve akşamları haftada bir, konserler öncesi haftada birkaç çalışmalara katılmaya başladım. Bu sayede çok sevdiğim ve özlediğim üniversite mekanıma sık sık uğrama, özlem giderme imkanım oldu. İlaveten Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği, Ermenek ve Çevresi Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfına üye olup aktif olarak çalışmaya başladım.  Darüşşafaka Cemiyeti ve Darüşşafaka Mezunlar Derneği’ne zaten  1990’larda, İstanbul’a geri dönünce üye olmuştum ve faaliyetlerini takip ediyordum ve katılıyordum. Böylece sosyal sorumluluklarımı bir nebze yerine getirmeye çalışmaktayım.
2007 yılında, İstanbul-Kocaeli sınırı Bayramoğlu’nda bir vadi yamacından, denize yakın, 600 metre karelik bir arsa aldım, dikenlik, çalılık.  Etrafını tellerle çevirtip,  içine bir portatif kulübe koyarak   sınırlara çam türü fidanlar diktim, ortalara her çeşit meyve fidanlarıyla.  2008 ilk baharında başladım domates, biber, salatalık, lahana  gibi sebzeler yetiştirmeye. 2008 Temmuz sonu emekli olduğumda aldığım kıdem tazminatı ve elimdeki birikimlerimle de içine iki katlı, bir ağaç villa yaptırabildim, çevredeki lüks villalar kadar gösterişli olmasa da. Soğuk, yağışlı kış ayları dışında, zamanımın çoğu burda toprakla, çiçekle, böcekle, meyve sebzeyle uğraşarak, sokak kedileri ve köpekleriye oyalanarak geçiyor. Emekliliğimde hiç sıkılacak zamanım olmadan.
Bol bol da kitap okumaya çalışırım. Kuranı Kerim Tefsirini de, Dünya Klasiklerini de bazen ilk defa bazen tekrar olsa da. Türk Edebiyatındanda elbette okurum.
Nerde sıkılacak zaman ?
Ağustos-Eylül aylarında Ermenek’e de gitmeden yapamam. Hem annemi ziyaret eder, hem akrabalarla ve çocukluğumun geçtiği yerlerle hasret gideririm.
2000 yılı bankacılık krizinden sonra, Interbank’ta çalışmaya başladığımdan itibaren uzmanlaştığım bazı bankalardaki mali kontrol ve denetim işleri, Risk Yönetimi adı altında birleşti ve sıkı sıkı tüm bankalarda uygulamaya konuldu. Arap Türk’te de zaten mali kontrol bölümünü kurup, başına güvendiğim bir kardeşimi getirmiştim  1996 yılından itibaren. Risk Yönetim Birimleri ve yönetmeliklerini de hazırlayıp uygulamaya koyduktan sonra, Ziraat Bankası’ndan ( bankamızın Ziraat Bankasını temsilen bulunan yönetim kurulu üyesi vasıtasıyla) 2002 yılında bana bu departmanın başına geçmem için Genel Müdür Yardımcılığı teklifi geldi. Emekli olmak üzere, istifa dilekçemi verdiğim 2008 yılı Mayıs ayında da aynı bankadan İştiraklerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı teklifi geldi. Ama politikacılarla ve iktidarın veya gelecekte iktidara gelecek partilerin ileri gelenlerinin taleplerine ve müdahalelerine göğüs geremeyeceğimi bildiğinden, teşekkür ederek, teklifleri kabul etmedim. Hele Ankara’da görev almak ve hafta sonları eve gelip gitmek fikrini hiç beğenmedim. ‘’ Yakında İstanbul Finans Merkezine taşınacağız’’ dediler, onbir yıl oldu, halen taşınmadılar.
5. Mayıs.2008 günü sabah saatlerinde Genel Müdür odasına çağırdı. Çıktım. Yanında aynı zamanda İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı  da olan Yönetim Kurulu Başkanımız vardı. Oturduk, birer çay içip az sohbetten sonra Yönetim Kurulu Başkanı;
- Nuri Bey, yıl sonuna kadar bankamızın elliye yakın şube açmasını kararlaştırdık. Geniş bir organizasyon değişimine ve yatırımlara girişiyoruz ve sizden destek bekliyoruz.  Görüşleriniz nedir ?
Deyince, bu banka için şubeleşmenin kötü olacağını, büyük banakalarla rekabet edemeyeceğimizi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri ile yaptığımız ve avantajımız olan dış ticaretin bu banka için yeterli olduğunu, bu konuda daha çok yoğunlaşmamız gerektiğini  anlatmaya çalıştıysam da , nuh deyip peygamber demiyorlardı.  Israr ediyorlardı büyümekte. Yönetim Kurulu Başkanı kendince bankayı büyütüp, karlı hale getirip, İş Bankası’nın hisselerinin yüksek bedellerle satışını yaparak sükse yapma amacı taşıdığını anlamıştım dolaylı olarak. Daha önceleri de çıtlatmıştı, Finansbank örneğini vererek.
Kabul etmedim.-
-          Ben bunu ne kabul eder ne de sorumluluğunu taşırım, hemen istifa ediyorum. Buyrunuz siz nasıl isterseniz öyle yapınız, aksi halde kalırsam size engel teşkil ederim.
Deyip , odama dönüp istifamı verdim.  Hem bölümümde, hem üst önetim şaşırdı, bankada bomba patladı, afalladılar. Temmuz sonua kadar, üç ay süre verdim yerime adam bulmaları ve toparlanmaları için ve Temmuz sonunda ayrıldım alnım ak, vicdanım rahat. Genel Müdür’ün bana vekaleti bırakıp, ben  iki ay izin yapayım, sen gittikten sona izin falan yapamam deyip Libya’ya gittiğini unutamam.
2009 yılı Nisan ayında, Genel Kurul Toplantılarımıza katılan Ticaret Bakanlığı temsilcisi beyin beni telefonla arayarak
-          Nuri Bey, nasılsınız. Siz gittiniz, banka karıştı. Sizinle iki saatte biten toplantılar, bu yıl gece yarısına kadar süren tartışma ve kavgalarla devam etti. Toplantı da sonuçlanmadı. Toplantı mahkemelik olacak.  Hissedarlar birbirine düştü.
Diye haber verdi. Üzüldüm. Emeğim geçen banka ne hale gelmişti. Ben ayrıldığımda banka 25 milyon kardaydı ( özkaynaklarına ve aktif büyüklüğüne göre iyi bir kar).  Kalan 5 ayda zarara dönmüş ve iştirakler karlarından yapılan reeskont temettü geliriyle sembolik 2 milyon TL kar açıklanmış mali tablolarda. Bu durumdan Yönetim Kurulu Başkanı sorumlu tutulmuş ve hissedarlar arasında, yönetim kurulu üyelerinden istifalar, yeni atamalar falan derken kavga gürültü çıkmış.
2009 yılı başına kadar yönetimi elinde bulunduran ve söz geçiren İş Bankası’nın  dönemi,  benim istifam ile başlayan ve kötü giden 2008 yılı sonu itibariyle bitti.  Diğer ortak Ziraat bankasına geçti yönetimde söz sahipliği, her ne kadar İş bankası ortaklığı pasif olarak devam etse de. Şu anda halen de öyle. 2009 yılında banka kendini toparladı ve faaliyetlerine de gayet güzel devam ediyor. İstifama neden olan şube açma ne mi oldu. Takip eden üç yılda sadece üç şube açılabildi, şube açma girişimlerine 2008 de benden sonra başlanıldığı için ve öylece kaldı. Hatta galiba zarar ettiğinden bir veya ikisini kapatmışlar.
Çaıştığım hiçbir kurumdan kötü ayrılmadım. Son işyerimden de. Takip eden yıllarda, gitgide azalarak da olsa, yetkililerle görüşmelerim devam etti. Yemekli davetlerine, önemli kutlamalarına davet edildim. Anılarımız anlatıldı, tazelendi bazen coşkuyla, bazen sinirlenerek bazen de hüzünle.

Büyük oğlum; ‘’ Ben evlenip çoluk çocuk sorumluluğu almak istemiyorum. Türkiye’nin geleceğinden umutlu değilim’’ gibi mazeretler üretip evlenmediyse de, küçük oğlum 28 Mayıs 2016 günü evlendi. Allah bana, iki oğuldan sonra bir de kız evladı verdi, çok şükür.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

İZMİT- KOCAELİ

Kasım başında, ailem Konya’da ben  akşamları Dedeman Otel’de kalarak gündüzleri bankada işleri yakından öğrenmeye başladım. Ama bir sürpriz gelişmeyle… İstanbul Esentepe’deki Genel Müdürlüğe varıp İnsan Kaynakları’na ‘’ Ben geldim’’ dediğimde;
-          İki ay sonra açacağımız İzmit şubesine aldığımız denetim yetkilisi caydı. Şube müdürü pazarlamayı yürütecek ama acilen denetim yetkilisine ihtiyacımız var, bu işi sen yapacaksın,
Demezler mi. Denetim yetkilisi nedir, ne yapar, olmaz falan derken izah edip kabul ettirdiler. Bu banka real – time, on-line hizmet veriyordu. Yani bugünkü bankalardan aldığınız tüm hizmetler gibi, sistem yani bilgisayar üzerinden. Türkiye’nin her yerindeki şubelerde, anında yapılıp görülebilen işlemler. İstanbul’daki bir şubeden Kars şubesi’ne havale yap, lehdar 3-5 dakika sonra parayı alır. Klasik usulde 4-5 günde. O yıllarda tek şubeli bankalar dışında, bu şekilde hizmet veren orta ölçekli( şube sayısı ellilere kadar )  bir-iki banka vardı.  Diğer bankalar klasik usul. Tüm işlemler manuel, elden dekont düzenlemekle, fiş kesmekle ve yine manuel  muhasebe defterleri işlemekle olurdu. Yeni bankada muhasebeciye gerek yok gibiydi, sadece şubelere veya genel müdürlüğe alınan mal ve hizmet bedeli faturalarını sisteme girmek dışında ama denetim yetkilisi diye bir pozisyon oluşturmuşlardı ve denetim yetkilisi tüm işlemleri kontrol ediyor, sistemin ürettiği raporları ve defterleri bile. Şubenin zarar etmemesi, daha çok kar etmesi için bütçe-planlama yapıyor, günlük tahmini ve aylık kesin kar/zarar raporları hazırlıyor, bütçe ile yani verilen hedeflerle karşılaştırıyor, sapmaları tespit edip  şube müdürüne önerilerde bulunuyordu.  Yani şubenin finans doktoru ama benim hiç de ilgim olan bir alan değil. Lisede, üniversitede hep kaçmıştım hesap kitaptan, ama  şimdi elim mahkumdu. Denetim yetkilileri Genel Müdürlükte Mali Kontrol Müdürlüne bağlıydı. Raporları hem şube müdürüne hem Genel Müdürlüğe gidiyordu.
İki ay Merkez Şube Denetim yetkilisinin yanında çalıştım. 15 gün sistem uygulama ( bilgisayarla bankacılık yapma ) eğitimi verdiler. Yılbaşı’nda Konya’ya döndüm. İzmit’e gelip kış şartlarında, ana cadde üstünde, şubeye yürüyerek 15 dakika mesafede eski üç katlı bir evin üst katını zar-zor bulup kiralayıp evi taşıdık, kayınbiraderim Orhan’ın da yardımlarıyla.  20 Ocak 2015  tarihinde de, İzmit’in o günkü en iyi otelinde açılışı yaptık İzmit’li iş adamlarına verilen bir kokteyl ile.
Şube’nin benim dışımdaki yetkilileri İstanbul’da ikamet ediyor ve her gün gelip gidiyorlardı.  Onlar saat 17.00 gibi şubeden fırlayıp gittiklerinden ve sabah ta bazen saat 08.30-9.00 gibi gelemediklerinden, şubeyi açıp kapamak benim vazifemdi, günlük işlerin de arkasını toplamak. Akşamları 9.00  dan önce eve varamazdım.  Genellikle Cuma akşamları da İstanbul’a gder, Dedeman Otele varır yerleşir ve Cumartesi günleri Genel Müdürlükteki eğitimlere katılırdım. Evimle, hanımla , çocuğumla ilgilenecek bir tek pazarım vardı. Zaman zaman boğuluyordum iş yoğunluğundan ama bu günler iyi bir bankacı olmamı sağladı.
Her üç ayda bir Genel Müdürlüğe performans toplantılarına davet edilirdi tüm şubeler, müdür, müdür muavini(şube yönetmeni denirdi) ve denetim yetkilileriyle. Şubemiz iyi çalışıyordu, iyi kar ediyordu ama eleştirecek birşeyler bulacaklar ya Genel Müdür ve Yardımcıları sizi hesaba çekerken. Bir keresinde, benim çok titizlikle yürüttüğüm  giderlerin kısılması  üzerine bir tenkitte bulununca, ben dayanamayıp,
-          Bu konuda eleştirinizi kabul etmiyorum. En kaliteli, en uygun hizmet ve mal ve hizmeti en uygun bedelle satın almak için kılı kırk yarıyorum. Siz genel müdürlükte har vurup harman savuruyorsunuz,
Deyip birkaç da örnek vererek sözümü bitirdim ama sağımda oturan şube müdürü Şahin Bey, sağ baldırımı susmam için çimdikleyerek  morartmıştı bile. Böyle bir çıkışmaya şube müdürü bile cesaret edemezdi ama ben yine dayanamamıştım. Ne bileyim başıma iş açtığımı, açacağımı ?
Bir akşam saat 09.30 sularıydı, hanım üç yaşındaki Nezih’in elinden tutup yürüyerek bankaya gelip doğum sancılarının başladığını söylemez mi ? Tahminimizden bir hafta kadar önceydi. Hamilelik esnasında kontrol altında tutan doktor beyi aradık. O gece İzmit’te değildi. Koşturduk İzmit devlet hastanesine. Sancılar içinde kıvranan hanımı hemen doğumhaneye aldılar. Ben de telaş ve şaşkınlık içinde, içeri girmeye kalkınca, beni de fırçaladılar.
-          Sen git bir kadın gelsin.
İyi de akraba-dost kimimiz vardı ki ? Nezih’le koştura koştura demir yolunu geçip kestirmeden eve vardım. Nezih’e;
-          Oğlum annen kimlerle görüşüyordu, haydi o evi bana göster.
Dedim. Benim tanıdığım kimse yoktu.  Nezih yanımızda bir apartmana girip, çakmak ışığının loşluğunda üçüncü kata çıkardı beni, hala hala diye. Niğdeli, daha önce hanımdan duyduğum Türkan hanımdı bu kişi. Nezih ona ‘’ hala ‘’ diyormuş. Kadıncağız Nezih’le beni görünce telaşlandı, ‘’ Nurhan’a bir şey mi oldu ? ‘’ diye sorunca, doğum için Nurhan’ın hastanede olduğunu,  hastaneden kovulduğumu, bir kadın istediklerini söyledim ve hep birlikte dışarı fırladık. Bizim eve geldik. Nurhan doğum için gerekli şeyleri bir küçük çantaya doldurmuş, onu bulup fırladık hastaneye.  Ulaştığımızda, doğum gerçekleşmiş ve bebişi bir çarşafa çoktan sarmışlar bile.
24 Kasım 1986.
Nesil koyduk adını, soyumuzu devam ettirsin hayırlısıyla, inşallah temennilerimizle.
Nezih ile dönüp eve uyuduk. Sabah hastaneye bir buket çiçek ile vardığımızda, şubeden Daçkalı arkadaşım Oğuz’un kardeşi Yıldız ve eşi mobilyacı Yakup, hanımı ve çocuğu hastaneden çoktan çıkarıp eve taşımışlardı bile. O evde kışı zor geçirdik, eskiydi, soğuktu, etrafta fareler geziyordu. Yaz başında daha düzgün bir apartman dairesine taşındık.
Planlarım şube müdürü olmaktı. O yıllarda şube müdürleri , iki-üç yılda bir banka değiştiriyorlardı 100.000 dolar transfer parasıyla. Müdürlere ev telefonu, otomobil, temsil ağırlama gibi imkanlar veriliyordu ama benim sürücü ehliyetim bile yoktu. Yazılı sınavı verip direksiyon dersleri alıp ehliyeti aldım ama doğru düzen araba kullanmasını bilmediğimden, eski bir göl mavisi renkli  Murat 131  alıp vurarak, kırarak, çarparak hafif kazalarla şoförlüğü öğrendim.    Daha önce hafta sonları toplu taşıma araçları ile gezdiğimiz Sapanca Gölü, Karamürsel, Değirmendere gibi yakın yerlere kendi arabamızla gidip gelmeye başladık.
 1988 yılı sonbaharında Bursa Şubesi müdür muavini başka bankaya geçince, Genel Müdürlükten oraya tayinimi istedim. Kabul edilmedi, ben de kızıp başka bankalara geçmeyi düşündüğümden haberdar olan Genel Müdürlük beni İstanbul’a çağırdı ve tayinimi Genel Müdürlüğe yaptıklarını söyleyip istifamı önlediler. Hayat şartlarının zorluğu  ve maddi açıdan İstanbul’u istemiyordum  aslında. Hangi departmana ve hangi pozisyona diye sorduğumda,
-          Masraf Yönetim Bölümü ve başında da, yönetmen sen olacaksın. Yanına da bir-iki  tecrübeli eleman vereceğiz,
Dediler. ‘’ Böyle bir bölüm mü var,bu nasıl iş ? ‘’  dediysem de, ‘’Sen bizden iyi bilirsin böyle işleri’’ diyerek tayinimi bağladılar.  Daha önceki yıllarda gerçekleştirilen bir performans toplantısında ağzımdan çıkan eleştiri dönüp beni vurmuştu.
İstanbul Kozyatağı’nda, çocuklarımın oynayarak büyüdüğü, geniş bahçesi olan Derya Sitesi’nden bir daire kiralayıp, İstanbul’a taşındık, 1989 yılı kış aylarında.
Bankacılık tarihinde bankalarda ,  Masraf Yönetim diye bir bölüm ne daha önce vardı, ne de daha sonra oldu. Amacım tasarruf ettirmekti. Düşün taşın dur, kafa çalıştır.
 O yıllar bankacılık karlı ve bundan kaynaklanan, savurganlığa varan rahat harcama da vardı.  Yapılması gereken harcamalardan tasarruf yaptırılabilirdi ama bankacılık faaliyetlerinin yerine getirilmesiyle ilgili olmayan ve bankaya gider kaydedilen harcamalara taktım kafayı. Bu tür harcamaların gider yazılıp vergiden düşülmesi hem kanunen hem vicdanen beni rahatsız ediyordu ama bunları benden başka gözleyebilen yoktu. Madem bana böyle bir görev verdiler, gösterecektim ben onlara günlerini ?
Müdürlere verilen otomobillerin yakıt giderleri limitsizdi. Maksimum ayda 200 litre limit getirdim.Tatillerde yapılan benzin ve bazı yemek faturaları bedelleri bankadan alınıyordu. Bunları yasakladım. Her katta çaycı olurdu ve çaycı isteyene çay-kahve servisi yapardı. Katlara çay-kahve makinaları koydurttum. Bu banka içi örnekler dışında, resmi kurumlarla da görüşmeler yapıp tasarruf sağladım. Örneğin o yıllar PTT ( o yıllar posta-telefon hepsi bir kurumdu), internet bankacılığı yapan bankalardan, data hattı kirası adı altında ( bugün evlerimizdeki internet aylık bağlantı ücreti) her yıl Ocak ayında, yüklü bir para alırdı, yıllık 100-150.000.- lira gibi. Bankalardaki yıllık mevduat faiz oranı % 80’ lerde. Bu da adaletsizdi, çünkü telefon aboneleri aylık ödeme yaparlardı, bugünkü gibi. Randevu alıp gittim PTT İstanbul Müdürüne, yazılı dilekçe verip, durumu izah edip peşin alınmanın haksızlığını ve kaldırılmasını talep ettim. Birkaç ay sonra, istediğim oldu. Bu gibi örneklerle bir yıl geçti ve yıllık aşağı yukarı beş milyon liralık,  tasarruf yaptım ama bankanın da kötü adamı oldum. Tüm müdürler ve üst yönetim bana gıcık olmaya başlamıştı ama tasarruf tedbirlerim de tükenmeye başlamıştı.
Ben hala Anadolu’da şube müdürlüğü peşindeyim.  Tarişbank İzmir’den İstanbul’a taşıdı genel müdürlüğü ve şubeler açmaya başladı. Adını da önce Yaşarbank sonra Egebank’a çevirmişti, yanlış hatırlamıyorsam. Bir gün genel müdürleri beni davet edip Genel Müdürlükte, Mali Kontrol Müdürlüğü’nü teklif etti, ben kabul etmeyip Anadolu’da şube müdürlüğü istedim.
Aylar geçti.  Bursa’da açılan bir şube için Egebank’tan teklif geldi ama çalıştığım Interbank beni bırakmayıp, İştirakler ve Genel Müdürlük Muhasebe’den sorumlu müdürlüğe terfi ettirip, altıma da Murat 131 Şahin Lacivert arabayı tahsis ettiler.  Samimi olduğum müdür arkadaşlar vasıtasıyla beni ikna ettiler, kaldım İstanbul’da.
Çalış çalış deliler gibi gece geç saatlere kadar…
İş hayatı acımasız.
Genel Müdürlüklerde çalışmaya başlayınca,  dürüstlüğe, edebe, namusa, geleneklere, kanunlara, etik kurallara, hakka, hukuka  aykırı nelere şahit olmadım ki…  Türkiye’de her ortamda karşılanabilecek, çoğumuzun farkına bile varmadığı, farkına varsa bile üstünde durup tepkisini koymadığı, bazılarımızın ise tahammül sınırlarını zorlayan olaylar, durumlar…
1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başlarında Türkiye’de gerçek ama fıkra gibi bir olay anlatılırdı. Efendim Almanya’da  sigara otomatik makineleri varmış. Para karşışığı alınan Jetonlarla çalışırmış. Türk işçilerinden uyanık, zeki biri bu jetonları buz kalıbında döküp bunlarla sigara almayı keşfetmiş. Bu olay Türk işçiler arasında yaygınlaşmış.  Almanlar sigaraların tükendiğini ama olması gereken paranın olmadığını ve jetonların bulunduğu yerde su biriktiğini görüp bu işe akıl sır erdirememişler. Hah hah hah… Şu Alman’lar ne kadar aptalmış. Evet Nasrettin Hoca fıkrası gibi bu anlatılırdı ve biz de güler geçerdik. Nasrettin Hoca fıkralarında bile anlatılmak istenen meramı biz anlamadık ki, güldük geçtik. Hah hah hah… Çünkü düşünmeyi; dürüstlüğe, güzel ahlaka kafa yormayı bilmiyorduk, unutturulduk, öğretilmedik.
Örneğin Almanlar ve Japonlar dünya savaşlarında yerle bir edildiler ama küllerinden yeniden doğdular  ve dünyanın en gelişmiş-refah ülkelerinden oldular. Çünkü onlar; disiplinle dürüstçe çalışmakdan,  güzel ahlakla yaşamaktan ödün vermeyi bilmezler ki…
İş icabı, görevle veya turistik amaçla pek çok ülkeyi gezdim. Para-maddi çıkarlar, iktidar sahibi olmak veya mevcut gücün korunması söz konusu olduğunda; güzel dinimizin emirleri ve ahlak kuralları hiçe sayıldı geçmişte ve hiçe sayılmakta günümüzde.  Orta Doğu, Suudi Arabistan Yarımadası ve Kuzey Afrika’daki ülkelerde gördüklerim, edindiğim intibalar bizden kötüydü genel olarak.   Avrupa’da ise çoğunluk bizim fersah fersah üstümüzdeydi, iyilikte, dürüstlükte ve çalışkanlıkta.. Yakından şahit olduğum alışverişler  ve güzel ahlaklı davranışlar karşısında duygulanıp ‘’ Allah’ım bu insanlar neden Müslüman değil ?’’  diye sorgulayarak ağlamaklı oldum defalarca.
Üst düzey yönetici olarak çalışma imkanı bulduğum ve söz sahibi  olduğum bankalarda olabildiğince yasalara, mevzuata ve etik kurallara uygun iş yapmayı ve yaptırmayı ilke edindim. Ankara’dan Gelirler Genel Müdürlüğünden gelen maliye müfettişlerine ve Başbakanlık Banka Kambiyo Genel Müdürlüğünden ( sonra Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurumu oldu) gelen murakıplara rahat hesap veriyordum ve daha sonra çalıştığım bankalarda da hep göğsümü gere gere, rahatça teftiş verdim. Bu şekilde onlarla ilişkilerimiz de gelişti.  Çoğu ile samimi arkadaş olduk, onların yüksek mevkilere geldikleri dönemlerde de.
Söz dinletemediğim, endişe edeceğim , geleceğimi riske atacağım durumlar görmeye başladığımda da, mevcut işimden sıkıldığımdan söz etmeye başlıyordum çevreme ve bana iş teklifleri geliyordu. Ama zor işler. Çünkü  ben amirlerimin, patronların hoşuna gideceği bir kişi değildim ki . Ailemi, çocuklarımı ihmal edecek kadar , gecemi gündüzüme katıp  özveriyle çalışan bilgili-tecrübeli bir bankacıydım sadece, işlerine pek gelmese de.  Pek çok kişi gibi neden daha çabuk terfi edemiyordum veya mevcut pozisyonumu korumak için neden göreceli olarak eğitim ve tecrübede aşağı yukarı eşit pek çok müdürden daha çok çalışıp kendimi yıpratıyordum ?  Hatta bazen, benden yeteneksizler, benim üstümde olabiliyordu ?
-          Sırtımı dayayacağım, destek olacak kimsem yoktu.
-          Ailemden maddi destek imkanı olmadığı için ailem ve çocuklarımın yaşamasını ve geleceğini temin için çok çalışmaktan başka alternatifim olmadığından.
-          İnsanlarlarla ilişki ve etkilenişimim önde olduğu  hizmet sektöründe, dış görünüş ve fiziğe önem verilir. Özellikle Interbank’ta erkekler de bayanlar da uzun boylu, artist gibi yakışıklı yani presentable denilenlerden özenle seçilirdi. Ben ise mücadeleye 1-0 yenik başlıyordum, en başta boydan fakirdim.
-          Özal dönemi,  Amerika’da yüksek lisans yapmış, finans piyasasında üç-dört  yıllık tecrübelilerin yanında  tecrübesizler bile Türk Bankalarına genel müdür ve genel müdür yardımcısı olmaya başladılar ve benim gibilerin önünü tıkadılar, terfilerimiz çok zorlaştı. Bu sınıftakiler bankacılıkta bilanço makyajını getirdiler Türkiye’ye. Üst düzey yönetici oldukları bankaları balon gibi şişirip şişirip 1999-2000 büyük bankacılık krizinin nedenlerinden biri oldular. 80 bankadan 30’u yok oldu,  balonlar üçer-beşer patladı gitti. Çünkü yurtiçi bankacılık pazarını ve uygulamalarını, gelenek göreneklerini bilmiyorlardı.
İşte yukarıdaki örneklerden, çok çalıştım çok yıprandım.
1990 yılında, İstanbul’a taşındıktan bir yıl kadar sonra İstanbul’da nasıl ev sahibi olabiliriz diye araştırıyorum. Koşuyolu’nda, Karacaahmet Mezarlığı’na yakın Beykoz Şişecam İşçilerinin bir inşaat kooperatifini duydum. Binalar orta  katlara kadar çıkmıştı.  Çıkan üyeler oluyormuş. 75.000.- peşinatla ve ayda 2.000.- lira taksitle, bu inşaat halindeki siteden bir daire satın aldım. Konya’daki Meram’daki evi 35.000.- liraya ve Binkonutlardaki daireyi de 25.000.- liraya satıp peşinatı denkleştirdim. 
1992  yılı Ekim ayı sonunda, o yılın ilkbahar aylarında faaliyete geçen Kentbank’tan iş teklifi aldım, üst düzey yönetici olarak. Ama yılı tamamlayıp, mali tabloları bağlamadan 8,5 yıl ekmek yediğim kurumu zor bırakamayacağımı bildirdim ve teklifi kabul etmedim. Kentbank faaliyete geçmişti ama toz duman içinde savruluyordu sanki, yaptıkları işler düzgün mü, mevzuata ne kadar uygun, en başta karlı mı-zararlı mı belli değildi ve patron işleri yoluna yordamına koyacak ve gelecekte de bunu sağlayacak birisini arıyormuş, araştırmış ve beni önermişler.  
20 Ocak 1993 gününü unutamam. Sekreteri beni telefonla arayıp patronun  beni davet ettiğini bildirdi. Kentbank Genel Müdürlüğü de Esentepe’de yakınımızdaydı. Gittim. Takip eden hafta başı, 3-4 gün sonra işe başlamamı istedi. Bu ne acelecilik, İhbar süresi, istifa, kontrat falan filan derken, tatlı sert,
-          Sen git şimdi istifanı ver, Cuma akşamından itibaren gitmeyeceğini söyle, gerisine karışma,
Dedi ve kalktım gittim, istifamı verdim. Banka karıştı. İki gün kadar genel müdür yardımcıları istifamdan caydırmaya kalkltılar. Dönmedim. Genel Müdür böyle durumlarda müdürlerle falan hiç muhatap olmazdı zaten bankada yoktu o günlerde, hastaydı,evdeydi. Üçüncü gün gelip beni odasına çağırdı.

-          Nuri Bey, sen istifa edemezsin. Sen bankasın, biz senin şahsında bankayı bulduk, bildik. İtiraf ediyorum senden çekindik, dikkat ettik yaptığımız işlemlerde bir terslik,olumsuzluk olmasın ve senin karşı durmanla muhatap olmayalım diye. Vazgeç ve seni hemen terfi ettirelim.
Gibi sözlerle istifamın geri alınmasını istedi ama ben,
-          Çok geç. Şimdiye kadar nerelerdeydiniz. Maaşım düşük kaldı. Önümüzdeki pozisyonları doldurdunuz işi bilmeyenlerle ve onlarla anlaşmakta zorlanıyorum. Zaten sözleşme imzaladım Kentbank’la, geri dönüşü yok,
Deyip ayrıldım. Hizmetlerime teşekkür edip, geri dönersem daima kapıların açık olduğunu söyledi.
Kentbank’ta; muhasebe, mali kontrol, idari işler,  grubunun diğer şirketleri ile ilişkiler, insan kaynaklarından sorumlu Genel Koordenatörlük  gibi bir pozisyon yarattılar bana. Genel Müdür Yardımcısı’na denkti, sorumluluğu da maaşı da, ama o sırada, Mali İşlerden sorumlı bir genel müdür yardımcısı olduğundan ( altı ay sonra sözleşmesi feshedildi)  beni öyle lansettiler. Bu da bir ilkti Türkiye Bankacılığında. Çünkü takip eden yıllarda Genel Koordinatörlük makamı diğer bankalarda  çoğalmaya başladı, özellikle Banka Genel Müdür Yardımcılarında kanunen aranan niteliklerden yırtmak için. Benim  niteliklerim uygundu ama daha sonraki atamalar  öyle değildi. Mecliste kanunda değişiklik yapılarak, Genel koordinatörlük makamına da, genel müdür yardımcılarından aranan vasıfları şart koştular.  2000 yılından sonra değişen ve dünya standartlarına uyulan yeni mevzuatta, böyle bir pozisyona da yer verilmedi.
Harıl harıl, gece gündüz ve hafta sonları da çalışıp bankayı rayına oturttum. 1994 bankacılık krizini de başarıyla atlattık yeni olmamıza rağmen , eski üç-beş banka batarken.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.


KONYA
Konya’nın çok büyük tüccarlarından, Altın Reklam Ajansıyla  da çalışan bir iş adamı benim Küçükköy’deki fabrikadaki başarılarımı duymuş ajanstan ve ajansın aracılığıyla bana iş teklifi etti, aylık 40.000 liraya kabul edip, Nalçacı’da bir daireye taşındım.  Maaşım yükselmişti ve Konya’da daha fazla tasarruf edebilecektim evlilik için gerekli olan.  Esas önemlisi  ise nişamlımla daha fazla birlikte olma ve tanıma fırsatım olacaktı.
Rahmetli patronum, Konya’lı klasik, bakkallıktan gelme, ama çok çalışarak Konya ve çevre illere satış yapan, toptancılık yapan zengin bir tüccardı. Ama yeniliğe kapalıydı, gelişmelerden habersizdi.  Ben modern pazarlama usullerini uygulamaya koymaya kalkınca ‘’ Müşterinin ayağına gidersen malımın değeri düşer’’ diyerek kabul etmeyince anlaşamadık ve ayrıldım birbuşuk ay kadar sonra. Çok kısa süre KETAŞ isminde elektrik malzemeleri toptan pazarlama ve satış şirketinde çalıştıktan sonra,  kurulması tamamlanıp imalata başlamak üzere olan SUPAR Supab Fabrikası’na pazarlama ve satış müdürü oldum.  Bu arada maaşım 25.000 liraya düştü ama İstanbul’a dönüp iyi bir iş aramam zordu çünkü askerlik görevimi henüz tamamlayamamıştım. Çok bekleyen vardı, hemen isteyince gidemiyorduk ki.  Ne zaman çağıracakları  da belli değildi.
Yeni bir fabrika, piyasaya yeni sunulan denenmemiş bir ürün… İşleri yürütmek zordu. Fabrikanın patronları da mevcut nakitlerini tüketmişler ve bankalardan kredi almaya başlamışlardı yani  işletme sermayesi  yetersizliği de fabrikanın işleyişine köstek vuruyordu.  Bu şartlar altında çabaladık durduk.
Nişanlımla hafta sonları, onların evinde akşam yemeklerinde buluşuyor, Pazar günleri parklarda, çarşıda dolaşıyorduk. Bir gün dedi ki,
-          Buluşmalarımız, görüşmelerimiz komşularımızın gözüne batıyor. Annem-babam rahatsız oluyor. Evlenelim de bu dedikodulardan kurtulalım.
Nişan masrafları borçlarını daha ödemekteydim ve mali açıdan hazır değildim ama nişanlım ‘’  Üç-beş ay beklesek ne değişecek’’ deyince kabul ettim. Patron Mümtaz Abi’ye gidip ‘’ Abi bana iki-üç gün izin verir misin, İstanbul’a gidip geleceğim’’ deyince nedenini sordu. Ben de ‘’ Evlenmeyi düşünüyoruz ama hiç birikmişim yok, İstanbul’da arkadaşlardan borç araştıracğım’’ deyince bana ‘’ Gerek yok, ne lazımsa ben yardımcı olacağım. Kılık kıyafet için, nişan şekeri için, nikah davetiyesi için  şu şu dikkanlara gidiniz ve benim gönderdiğimi söyleyin’’ deyip çıktı işin içinden.
Pirebi Camisi önündeki apartmanlardan birinden daire kiralayıp Nalçacı’dan taşındım. Gerekli eşyları alıp evi dayayıp döşedik asgari düzeyde, borçlanarak.
Allah razı olsun Mümtaz Ağabeyden, yardımlarıyla gerçekten işler oldu bitti ve biz 18 Haziran 1981 tarihinde nikahı kıydık, Alaaddin Tepesinde, nikah salonunda ve aynı gün yine patronum Mümtaz Ağabeyin ayarladığı balayına çıktık, Alanya Güneş Motel'e.
Ağustos’daydı galiba askerliğim çıktı. Biriken asker adaylarını eritmek için dört aylık kısa dönem askerlik piyangosu çıkmıştı benim gibi bekleyenlere.   Manisa Kırkağaç 6. Jandarma Komando Alay’ında yaptım askerliğimi. Jandarma komando askerlerinin disiplinlerini bozmamak için bizim talimleri ve disiplini de sıkı tuttular. Zorlandık çünkü yaş ortalamamız 28-30 arasıydı, komandolar ise 20, ama neticede sayılı gün tez biter, geldi geçti ve döndüm Konya’ya Supar Supab Fabrikasına.
Fabrika  hem mali açıdan, hem pazarlama ve satış açısından sıkıntıdaydı. Çevre illeri, Çıkurova ve Gaziantep, Bursa gibi önemli sanayi şehirlerini de devamlı gezdiğimden bazı geceler evden uzaktaydım ve eşim buna bozuluyordu ve her sabah saat 8 gibi evden çıkan ve akşam 6 gibi eve gelen çevresindeki memurları örnek alıp, düzenli olarak aybaşlarında maaşımı bile alamadığım fabrikadan çıkıp memur olmamı istiyordu..
Fabrikadaki pozisyonum icabı, fabrikanın finansman işleri için Konya’daki bankalarla da muhatap oluyordum. Bir gün İş Bankası Aziziye Şubesi şefi Numan Abi bana,
-          Nuri Bey, sen 25.000 lira maaş alıyorsun. Boğaziçi mezunusun. Yabancı dilin var. Bankalarda senin gibilere çok ihtiyaç var. Benim elime ayda 120.000.- lira geçiyor. Geçsene bankacılığa ( o yıllarda sendikaların gücü ile bankacılar, işçiler 12 ay maaş 12 maaş ikramiye gibi yüksek gelirler elde ediyordu.)
Diyerek kafamı bulandırmıştı. Doğruydu, bankalarda üniversite mezunu azdı, hele iyi yabancı dili olanlar yok gibiydi. Bankacılık gelişiyordu ve hem maaş yönünden hem kariyer geliştirme yönünden cazipti. Bu konuyu hanıma açınca başladı başımda boza pişirmeye istifa et, bankacı ol diye…
O yıllarda Konya’da Osmanlı Bankası şubesi A1 diye sınıflandırılan, ithlat-ihracat yetkisi olan tek bankaydı. Emlak Kredi Bankası gibi 2-3 banka da Ankara merkez şubeleri üzerinden yapıyordu. Osmanlı Bankasına girersem, yabancı dilim sayesinde dış ticaret işlemlerine çabuk vakıf olacağımdan, çabuk terfi edeceğimden emindim. Osmanlı Bankası Şube müdürü Tufan Bey ile de tanışıyordum ve ona açtım konuyu, hemen kimlik bilgilerimi ve özgeçmişimi alıp Genel Müdürlüğe işe alınmam için başvuru yaptı. SUPAR’a istifa dilekçemi verdim ama Osmanlı Bankasından cevap gelene kadar çalışacaktım. Bu arada o zamanın Konya’daki en büyük sanayicisi ÖZYATAĞANLI’lar duymuş istifamı ve iş teklif ettiler, hem hanımı hem beni ikna etmek için çok uğraştılar , çok yüksek maaş vadederek ama kabul etmedik ve bankacı olduk 12.000.- lira aylık maaşla, ama iki – üç ay sonra Yabancı Dil sınavına girip birinci derece kazanınca, 20.000.- lira dil tazminatıyla maaşım 32.000.- lira olmuştu.
Bankacılığa başlamam 1982 yılı ilkbahar ayları.
Eşim de makine ressamıydı, benim maaşla borç öderken, onun o yıllardaki asgari ücret olan maaşıyla da evimizi geçindiriyorduk. Borçlarımız bitene kadar da bebek sahibi olmak istemedik.
İlk aylar kolay olmadı. Ben bankacılıktan sıfırdan başladım.  Memur olarak,  alfabenin a ‘ sından başlayarak tecrübeli memurların yanında.  Zor olmuştu, ağırıma gitmiyor değildi yakın geçmişimde şirketlerde  müdür olarak çalıştığımdan ve bankalara müşteri olarak gelip ağırlandığımdan, saygı ve kabul gördüğümden. Ama Konya’da işler, müdür de olsam beklediğim gibi iyi gitmemişti ve kulvar değiştrmek zorunda kalmıştım ve bankacılığı iyice öğrenerek, işlemleri hazmede hazmede , basamakları tek tek en alttan en yükseğe kadar çıkmak zorundaydım.  
İyi yaptığımı sonraki senelerde farkettim. İşin mutfağından başlayıp ilerlemem bana detaylı tüm bankacılık işlerini öğretecekti. Müfettişlikten veya management trainee( stajyer yöneticilik) kadrosundan başlayıp, daha sonra yönetici pozisyonuna geçenlerle mukakese yaptığımda, onların bazen yetersiz kaldıklarını ve astlarıyla ilişkilerinde ve onlara otorite kurmalarında zamam zaman zor durumda kalmalarına şahit oldum.
Müdür Bey St Joseph Fransız Lisesi mezunuydu ve iyi derece Fransızca biliyordu. Bu sayede yabancılarca kurulduğu 1863 yılından beri Türkiye’nin dış ticaretinde başı çeken Osmanlı Bankası’nda yabancı dil ve yüksek tahsilli Rum, Yahudi, Ermeni gibi azınlıklar çalışmışlardı çoğunlukla. Türkler azdı çünkü, Türkler arasında okur-yazar oranı düşük, orta ve yüksek tahsilleri yok denecek kadar azdı. Türkler tarım ve ziraatle uğraşırdı çoğunlukla ve bir de cephelerde savaşmakta, bu vatan için ölmek için varlardı. Diğer yandan Fransızca’nın modası geçmekte , uluslararası ticaret yazışmalarında  yerini  İngilizce’ye bırakmıştı. Müdür Osmanlı Bankası’nda iş bulabilen az Türk’lerdendi ve bana ithalat-ihracat işlemlerini öğretirken, kendisi ilk işe başladığı yıllarda, Türk olmayan amirlerinin işi öğretmekten kaçındıklarını, uzun vadede Türk’lerin işlerini ellerinden almalarından korktuklarını anlatırdı. Müdür İngilizce gelen akreditiflerin, mektupların, telekslerin mecburen benden geçmesi ve işlemleri benim yapmam gerekliliğinden öğretiyordu bana  mecburen, ama  bana jest yaptığını  söylemeden edemiyordu.   
Küçük şubede olmak tüm işlemleri öğrenmemi sağlıyordu. Her zaman ithalat-ihracat-kambiyo işlemleri olmuyordu ki…  Gişe işlemleri, Gayrinakdi ve nakdi kredi verme işlemlerini dahi öğrenmek durumunda kalıyordum. Kocaman kocaman muhasebe defterlerini bile işlerken muhasebeciye yardımcı oluyordum. Halbuki İstanbul’daki büyük bir şubede çalışsam, örneğin sadece ihracat akreditiflerinden vesaik mukabili işlemlerinde uzmanlaşabilirdim yıllar içinde. Ama ben Konya şubesinde herşeyi öğrenme imkanı buldum üç yıl gibi kısa sayılacak sürde.
Osmanlı Bankası’nda müdür değişti. Yeni müdürün de gözdesiyim. O günlerde Konya’dan büyük bir tüccar Portekiz’e, yüklü miktarda, üç  gemi patates ithalatı işlemi için  şubemize başvurdu. Büyük meblağ bir kredi aldı. Niğde-Nevşehir’den patatesleri topluyor, Mersin’e naklediyor, orada gemiye yüklüyordu. İlk yüklemeyi hafta içi bir gün öğleden sonra bitirmiş ve bize telefon ederek şubeyi açık tutmamızı istemişti. Müdür kabul etmişti ve gece 9.30-10.00 civarı elinde ihracat belgeleriyle geldi.  İşlemleri yaptık içimizden küfrede küfrede, gece yarısına doğru ihracat bedelini nakit alıp çantasına doldurdu gitti. Kredi için kısmi ödeme yapması gerekirken, yapmadı.
Takip eden günlerde bu ihracatçı bey sık sık şubeye müdür beye gelip gitmeye başladı. Müdür sıfır kilometre doğan marka bir otomobil aldı. O günlerde bu kolay değildi ve içime bir kurt düştü. Genel Müdürlük Teftiş Kurulu Başkanlığına bir mektup yazıp ,
‘’ ….. isimli firmaya verilen ihracat kredisinin, ilk yükleme sonrası bedel ödenmesi esnasında  tahsili gereken ilk taksidi ödenmemiştir. Bu kredinin batak olması şüphesi kuvvetlidir. Takdirlerinize arz ederim.’’
Benim mektubu pek ciddiye almayıp İnsan Kaynaklarına göndermişler,  şöyle bir okuyup atmışlar dosyama. Ben de baktım soran-soruşturan yok, unuttum gittim. Üç – dört ay sonra,  ihracat bitti. Ödemeler yapıldı müşteriye tabii, her ödeme ilk seferdeki gibi gece yarılarına doğru bizleri sinir ede ede... Verilen kredinin vadesi geldi geçti çoktan, ödenmedi ve ödenmeyecekti, ödeneceği de yoktu .
Genel Müdürlükten bana telefonla  Genel Müdürlüğe gelmem talimatı verildi.Hanımı da alıp İstanbul’u bir gezelim  bu bahaneyle diye, vardık Karaköy’de Bankalar Caddesindeki tarihi  Genel Müdürlük binasına.
İnsan Kaynaklarından sorumlu Genel Müdür Yardımcısı’nın odasında; Teftiş Kurulu Başkanı Orhan Bey ve Dış İlişkilerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Adil Üsküdarlı’nın huzuruna çıktık. Çay kahve ve biraz sohbetten sonra, sorularını sordular.
-          Kredi vadesinin aylar öncesinden …. Firmaya verilen kredinin batacağını nasıl bildin de , ellerindeki mektubu göstererek (  aylar öncesi yazdığım mektubu iş işten geçtikten sonra dikkate alıyorlardı) bize yazdın ?
Ben de kısaca anlattım ve mektubumda bunlara değindiğimi ama dikkate alınıp önlemler alınmadığını söyledim.  Biraz bozuldular, ne diyeceklerini bilemediler. Buna ilaveten, ben;
-          Bu saatte beni niye çağırdınız. Ben artık geri dönüp o şubede nasıl çalışacağım ?
Diye sorunca, iki gün tatil yap İstanbul’da. Görevli geldin, masrafların bankadan. Üçüncü gün dön, merak etme, sen hiç zor durumda kalmayacaksın.
Diyerek toplantıyı bitirdiler ve Adil Bey beni Dış İlişkiler Departmanına götürdü, yetkililerle tanıştırdı, genel müdürlüğü gezdirdi. Takip eden tarihlerde birkaç kere,  dış ticaret konusundaki toplantılara gelip katıldım o kişilerle.
Konya’ya döndüğümde hem şube kambiyo şefliğine terfim şubeye ulaşmış hem de şube müdür işten atılmıştı. Ben terfi falan beklemiyordum, şube müdürünün atılacağını. İkisi de sürpriz olmuştu.
O yaz, 25.Temmuz.1983 tarihinde, Mümtaz Koru İlkokulu yakınındaki H.Tosun apartmanında( evlendiğimiz ilk daire sahibi bir yıl sonra çıkarmıştı bizi) oğlum Nezih doğdu,  üniversiteden hocam ve iş hayatımda ilk genel müdürüm Nezih H.Neyzi’nin ismini koydum. Kocamandı ve çok güzel bir bebekti  dünyaya geldiğinde. Büyümesiyle de ilgilenebildim. Konya’daki şube şartlarında mesai saatlerine uyulabiliyordu.
Ben düğünde hanıma hiçbir takı falan alamamıştım ama sonraki aylarda iki tane bilezik alıp bileğine takabilmiştim. O yıllarda Konya’da inşaat kooperatifi furyası vardı. Bu iki bileziği bozdurup Binkonutlar’da bir kooperatife üye olup dört senede ev sahibi olduk ama hiç oturamadık. Kiraya verdik, başımıza bela oldu, kira da alamadık doğru düzen.
O yıllarda dış ticaret işlemlerini, mevzuatını ve İngilizceyi bilen Konya’da galiba pek kimse yoktu ki, yabancı ülkelerle ithalat ihracat üzerine telefon görüşmeleri olanlar, müdürden izin alıp beni fabrikalarına arabayla götürüp getiriyorlardı. Bana konuyu anlatıyorlar ve onlar adına İngilizce iş görüşmeleri yapıyordum.
Geçinebilmek için, Cumartesi günleri Dutlukırı mevkiinde Konya Krom Magnezit  Fabrikasına gidiyor ve gelen İngilizce yazışmaları tercüme diyor ve cevaplarını yazıyordum. Her gidişimde 500-600 lira kazanıyordum ve bu para haftalık Pazar alışverişimize yetiyordu.
Osmanlı Bankasında çalışırken, Konya’ya şubelerine ziyarete gelen özal bankaların Genel Müdür veya Genel Müdür Yardımcıları, beni Konya şubelerine transfer etmek ve bu sayede şubelerinin de Konya’da dış ticaretten pay almalarını sağlamak istiyorlardı. Henüz kendime tam güvenemediğimden, kabul etmemiştim nazikçe teşekkür ederek.
Türkiye’de liberal ekonomiye geçiş, Özal devri başlamıştı. Yabancı bankalar Türkiye’de ya banka kuruyorlar, ya şube açıyorlardı. Saudi-Amerikan Bank, Bank of Boston, Citibank gibi… Orta ölçekli bazıTürk Bankaları da kaliteli hizmet vermek, artan iç ve dış ticaret hacimlerinden pay almak için çabalıyorlardı. Çukurova Holding’in Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası ( daha sonraki yıllar Interbank adını aldı) bunlardan biriydi.  Şube açarak ve İyi İngilizce bilen yüksek tahsilli bankcıları bulup işe almak için uğraşıyorlardı.  Bu banka, Mersin, Adana ve İskenderun şubelerini açarken Osmanlı Bankasından pek çok personel transfer etmişti. Bunlarla mülakatlarda, Osmanlı Bankası’ndan transfer edebilecekleri isimleri de soruyorlarmış. Şahsen tanımamakla birlikte, Konya şubesinde çalışkan, Boğaziçi’li,  kısa sürede terfi almış Nuri diye birisinden söz edildiğini söylemişler.
1985 yılı Ekim ayında telefonla Uluslaraarası Endüstri Ticaret Bankası’ndan davet aldım ve İstanbul’a genel müdürlüğe görüşmeye gittim. Yeni açacakları İzmit Şubesi’ne  pazarlama yetkilisi olarak istiyorlardı. Osmanlı Bankası’ndaki hizmet sürem kadar oluşan kıdem tazminatını da transfer ücreti olarak öneriyorlardı ki 15.000.- lira aldım ve Meram yolunda SSK hastanesi karşısındaki, Eğitim Fakültesi yanuındaki yeni bir inşaattan daire satın alıp bu parayı peşinat yapmıştım. Maaşım da % 50 ‘ye yakın artacağından, kalan borcumu  aylık takistler halinde iki yılda ödeyebilecektim.
Kasım ayında İstanbul Merkez Şubeye gelip, iş başı staj ve yeni bankama ısınma yapmak üzere anlaşıp sözleşme imzaladık.
Konya’ya dönüp Kasım başından itibaren istifa edeceğimi yazılı olarak bildirdim. Genel Müdürlük, İskenderun Şube Müdürlüğü, iki-üç sene sonra da dış ticaret yetkisi olan büyük merkez şubelerinden birine şube müdürlüğü teklif ederek istifamdan vazgeçirmeye çalıştıysa da, kararımdan dönmedim. Çünkü Osmanlı Bankası klasik bankacılık yapıyordu, yeni bankam ise modern ve  kariyerimde ilerlemem için daha elverişliydi.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>


Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

12 Eylül 1980 askeri darbesini unutamam. Osmanbey’deki evde hafta sonu uyuyorum. Benim evde sığınan, Daçka’lı kardeşim Hilmi, Hilton Otelinde stajyer. Cumartesi sabah kalkıp otele giderken yolda askerlerce durdurulup, zorla ite kaka eve geri gönderiliyor. Yağmurlu puslu bir gün.  Gelip beni uyandırınca televizyonu açtık ve Kenan Evren’in konuşmasıyla karşılaştık. İlginç, ülke öylesine karışmıştı ki yıllardır; olaylar ve cinayetler öylesine fazlalaşmıştı ki, darbeyi hoş karşıladık o günkü psikolojiyle, olaylar-çarpışmalar-cinayetler, korkular bitecek diye.
Fabrika’nın stokları çok birikmişti, bankalara kredi borçları vardı ama satışta zorlanıyorlardı. Türkiye’deki iş yaptığı tüm tüccarlara ve fabrikalara önden mektuplar yazdık. O yıllarda televizyon reklamları İstanbul Reklam Ajansı, Altın Reklam Ajansı gibi firmalardan geçerdi. Altın Reklam ile anlaştık ve reklamlar yaptık TV’lerde. O sırada 45 gün sürecek bir Anadolu ve Trakya gezisine çıktım. Stoklar eridiği gibi fabrika mal yetiştirmekte zorlandı ama sonbahara girdiğimizde mali sıkıntılar bitmişti. Borçlar ödenmişti ve hatta patron Florya’da 3 katlı bir villa da satın almıştı  6-7 aylık yüksek tempo çalışmayla elde edilen yüksek karlılıktan artan parayla.
Bu iş gezisi sırasında Konya’ daki 2-3 günlük iş gezimde, Özkaymak Otelde kaldım.  Halamları ziyaret ettim. Bir akşam , küçük halamın vesilesiyle eşim Nurhan ile tanıştım. Nurhan’ın anne ve babasının Ermenek’li olmaları, huyumuzun suyumuzun, zevklerimizin benzer olacağı fikri beni yumuşatmıştı.  Ama o yılların şartlarında flört etmek için değil, evlilik niyetiyle. Ben ne kadar ‘’ Ben evlenmem ‘’ deyip ipe un sermeye çalışsam da çöpçatan halamın Nurhan’larla komşu olması, Nurhan’ın annesiyle samimi olmaları ve halamın işi pişirmesiyle oldu bu iş ve Konya’dan ayrılıp İstanbul’a dönünce mektuplaşmalar başladı ve hanımla birbirimize ısınmaya, birbirimizi tanımaya başladık.
6 Şubat 1981 akşam otobüsüyle İstanbul’dan başımızda büyük olarak Üsküdarlı Melahat Anne dediğimiz kişi ve  3 genç çocuğu ( Melahat Hanım ve çocuklarıyla ders verirken tanımıştım ve samimiyetimiz halen devam ediyor), Tülin Abla ve Melis ve Müjgan adlı arkadaşlarımız olan kızları, Hilmi gibi arkadaşlarla otobüse binip Konya’ya varıp merkezde Selçuklu Otele yerleştik. Ermenek’ten de babam ve teyzemin kocasının geldiğini hatırlıyorum. Annem araba tuttuğundan çok mecbur kalmadıkça otobüse binmezdi, gelmedi.
Misafirlerimi otele yerleştirip Nurhan’la gittim sabah saatlerinde. Herkes şaşırdı.
-          Bu akşam nişan yapıyoruz haydi ben Nurhan’ı götürüyorum İstanbul’dan gelen arkadaşlara. Ordan da nişan alışverişine,
Deyip çıktık evden beraber kahvaltıdan sonra.  En uyanık ve girişken arkadaşım Melis’e verdim bir tomar para ve haydi Nurhan ile ne alınması gerekirse alınız, ne yapılması gerekiyorsa yapınız deyip İstanbul’dan gelen misafirlerimi Konya’yı gezdirdim. Babam ile buluştum ve akşam Nurhan’ların evinde tekrar biraraya gelip nişanı yaptık.
07. Şubat. 1981
Paldır küldür karmaşa ve telaş içinde….  Herkes şaşkındı, alel acele bu nasıl iş diye… Hanım hala zamam zaman sitem eder.
-          Siz beni Allah’ın emri peygamberin kavli ile annemden-babamdan istemediniz bile,
Diye. Ne bileyim, oldu da bitti maşşallah. İyi ki de yapmışım, Allah’ıma şükür mutlu olduk, mutluyuz ve mutlu olacağız inşallah.
Yüzüklerimizi rahmetli büyüğümüz, eşimin teyzesinin kocası Atalay Çetin takmıştı. Bir gün daha kalıp ertesi akşam İstanbul’a  döndük.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com