Yazarlar

Muhyiddin ibn Arabî & Seyyid Sâlih Halhâlî

 

Mütercim

Aliye Söğüt

 

Revak Kitabevi: 52

Ehlibeyt Serisi: 9

Ebatları: 13,5x21 cm

Sayfa Sayısı: 272

Karton Kapak

1. Baskı: Kasım, 2020

ISBN: 978-605-7722-04-1

Liste Fiyatı: 40 TL

Vücûd/Varlık Hakikati’nin bâtını ya da derinliği, Ehlibeyt’in hakikati olup, bu konuda sınırlı sayıda eser kaleme alınmıştır. Söz konusu nâdir eserlerden biri de, Muhyiddin ibn Arabî’ye nispet edilen Menâkıb-ı Eimme-i İsnâ Aşeriyye adlı risâledir. Menâkıb’da, hakikatlerin hakikatinin derûnundaki bâtınî nükteler, On Dört Mâsum’un her biri için yazılmış salâvâtlarda toplanmıştır. Mezkûr salâvâtlarda yer alan hitapların câzibesi, manevî bir cereyânın yanı sıra mefhumların idrâkine dâir de büyük bir merak uyandırmaktadır.

İşte bu noktada; âlim, ârif ve muhakkik Seyyid Sâlih Halhâlî imdâda yetişmektedir. Arapça kaleme alınmış olan Menâkıb’ı Farsçaya tercüme eden Halhâlî, İslâmî ilimlerdeki müktesebâtını ustalıkla kullanarak, ufuk açıcı tahliller ve izahlar eşliğinde son derece kıymetli bir şerh yazmıştır. Her türlü taassuptan uzak bir şekilde mânâ ummânına dalan Şârih, Şerh-i Menâkıb gibi, ilmî ve irfânî açıdan aşılması hayli güç bir eser ortaya çıkarmıştır. 

Mâsumlar’ın Bâtınî Hakikatleri ismi ile Türkçeye kazandırılan Menâkıb ve Şerhi, Ehlibeyt’in bâtınî hüviyetini ve vahdet-i vücûdun en müşkil meselelerini, farklı disiplinlerdeki otoritelerin beyanları ile ehline sunmaktadır. Mü’minler için evrâd, ilim tâlipleri için eşsiz bir kaynak işlevi görecek olan eser, samimi sâlikler için de hakkanî bir rehber olacaktır.



Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Gazze ateş altında. Gözü dönmüş yahudiler kadın çocuk ayırmadan öldürüyor. İnsanlar iftar sofrasında, sahur sofrasında yakalanıyor füzelere. Suçları ne? Filistinli olmak, Müslüman olmak.
Filistin Devleti’ni görmezden gelip İsrail’i otorite olarak görenler, hâlâ aynı fikirde misiniz?
“Bu mesele İsrail’in iç meselesidir” diyenler yine öyle mi düşünüyorsunuz.
Peygamber Efendimiz’in "Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."[1] Sözünü hiç mi duymadınız? “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır”[2] ayet-i kerimesi neyi hatırlatıyor. Dost, dostunun zulüm altında inlemesine, ölmesine ses çıkarmayacaksa niye adına dost densin ki? Daha bir çok soru akıllarımızı kurcalıyor.
Bir adım daha öteye götürelim manzarayı. Birde Müslümanım dediği halde zalimlerin yanında olanlar var, onlara ne demeli. Yüce Mevla şöyle diyor: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”[3] Allah’tan başka dostumuzun olmadığını bildiren Mevlamız başka bir ayette de şöyle uyarıyor. “Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.”[4]
Emir büyük yerden, eğmeye bükmeye gelmez. Ey Müslümanlar zaman sessiz kalma zamanı değildir. Zaman birlik olma, yardımlaşma, kardeşlik zamanıdır. Öncelikle Yahudilere bilerek veya bilmeyerek verdiğimiz desteği keselim. Tüm dünyada ticarete hâkim olan Yahudilerin mallarını almayalım. Medya organlarını takip etmeyelim. Onların füzelerin gölgesinde bizim ise rahat koltuklarımızda yaptığımız iftarlarda, sahurlarda dua edelim. Çünkü Allah birbirine dua eden kullarını sever. Maddi manevi imkânlarımızı seferber edelim. Edelim ki Yüce Rabbimizin “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin”[5] emrini yerine getirmiş olalım.
Haydi! Gazze’ye umut, Gazze’ye ilaç olmaya.

                                                                                                      Ahmet ÖZKAN


[1] Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.
[2] Tevbe 71
[3] Hud, 113.
[4] Maide, 51.
[5] Al-i İmran, 103.
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Bir tabir vardır bizde “hafif insan” diye. Hafifleştik maalesef, ağırlaşacağımız yerde. Hafif olanı yıkmak kolay olur. Hafifler gider ağırlar yerinde kalır.
Şöyle etrafınıza bir bakın. İnsanların yürüyüşlerinden oturuşlarına, yemek yemelerinden konuşmalarına ve insanlara hitap tarzlarına. Bir de kıyas edin bizden biraz önce yaşayanlarla. O zaman anlayacaksınız ne demek istediğimi.
Bir delikanlı sosyal bir mekânda oturuyor. Koltuğa hafifçe kaykılmış. Sağ topuğunu sol dizine koymuş, kendine güvendiği mesajını veriyor belki de..Giydiği kıyafetlerde davranışlarını şekillendiren kültürün ürünü. Gelen geçen hiç umurunda değil. Başucunda bekleyen yaşlı amca da..
Bakın bir diğeri de sokakta yürüyor. Ağzında çiğnediği sakızla o kadar bütünleşmiş ki çıkardığı seslerden haberdar bile değil. Egosu o kadar yükselmiş ki kimseyi düşünecek halde değil.
Eğitim kurumları için de maalesef durum iç açıcı değil. Ustaya, üstâda saygı kalmamış. Şair Lâ edrî ne güzel söylemiş.
Edeb; ehl-i ilimden hâli olmaz.
Edebsiz ilim okuyan, âlim olmaz.
Edeb öyle bir ölçüdür ki, “edeb” kelimesinin yüksek sesle telaffuzu bile mümkün değildir.
Haddi aşmamaktır, kalp kırmamaktır edeb.
Yüreğin, avuçta tutulan billur bir kâse olduğuna inanmaktır.
Aşırılığa gitmemektir edeb.
Hakları teslim etmek demektir.
“Bu da geçer Ya Hu!” diyebilmektir.
Hz. Mevlana “İman nedir, diye aklıma sordum. Aklım da kalbimin kulağına eğilip; İmân edepten ibârettir, diye fısıldadı.” diyor.
Öyleyse edebi uzaklarda değil, içimizde aramalıyız. Yol gösterenlere uymalıyız.
Edeb isteyen edeblileri bulsun. Onlara uysun.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZKAN
Bayburt Ünv. İlahiyat Fakültesi

Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Diğergâmlık; kendisinden ziyade başkasını düşünme, kendi ihtiyacından önce başkasının ihtiyacını giderme olarak tanımlanabilir. Bunun zıddı ise hodgâmlıktır, yani nefsini düşünme, bencil davranışlardır. Gamsızlık da bananecilik olarak tarif edilebilir. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışıdır, bencilliktir, dertsizliktir..Oysa derman ancak derdi olanadır. Hz. Mevlânâ şöyle buyurur; ““Dert ve düşkünlük yer alçağına benzer, deva ise suya. O yüzden nerede dert varsa, deva oraya koşar. Neresi alçaksa su oraya akar. O halde derdi sev.
Günümüzün en büyük problemlerinden birisidir bencillik, dertsizlik. Hatta bu duygu öyle bir boyuta gelmiştir ki, artık bencil insanlar “Ben tok olduktan sonra bütün insanlar açlıktan ölse banane” demeye başlamışlardır. Oysa Kur’an-ı Kerim’de yüce Rabbimiz “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz..” (Al-i İmran, 3/92) buyurmaktadır. Bu ilahî hitaba göre insanlar en sevdiği mallarından Allah yolunda infak etmedikçe, Onun iyiliğine, lütfuna, ikramına cennetine kavuşamazlar.
Suffa ashâbından biri birgün gelip Rasûlullah’a açlıktan dolayı takatinin kesildiği bildirir. Peygamberimiz bu sahabeyi ilk önce evine gönderir. Hanımlarından evde yiyecek olmadığı haberini alınca “Kim bu açı yemeğine ortak eder?” diye ashâbına sorar. Ensar’dan bir kişi ayağa kalkıp: “Ben” der ve misâfirini alıp evine götürür. Evinde eşinden “çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını” öğrenir. Sofrayı kurup kandili yaktıktan sonra ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürür. Karı koca yiyormuş gibi yaparlar ve böylece tüm yiyeceği misâfir yiyerek karnını doyurur. Onlar aç sabahlarlar. Sabah olunca ev sâhibi Allah Rasûlü’nün yanına gittiğinde şöyle buyurur:“Bu gece Allah sizin hareketinizden memnûn oldu ve hakkınızda şöyle buyuruldu:“Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini nefislerinden üstün tutarlar.” (Haşr, 59/9)
Diğergamlığın en güzel örneklerinden birisi de Yermük savaşında yaşanmıştır. Yaralılara su dağıtılırken her biri ölmek pahasına da olsa suyun diğer kardeşine ikram edilmesini istemiştir. Ölüm anında bile kardeşini nefsine tercih eden bu insanları tarih yüce gönüllü insanlar olarak kaydetmiştir.
Gelelim problemin çözümüne yani hastalığın reçetesine. İnsanoğlunun temel meyli bencilliktir. İnsan nefisne olan düşkünlüğünden dolayı onun ihtiyaçlarını ön planda tutunca bencil bir birey ortaya çıkar. Bunun tek çaresi iyi bir nefis eğitimidir. Tasavvuf terbiyesindeki  ”Fenâ fi’l-ihvân” anlayışı bu dert için biçilmiş kaftandır.  Çünkü bu anlayışın temelinde, kardeşlik sevgisi, kardeşini kendisine tercih etme vardır. Bunun en güzel örneğini Medineli ensar, Mekkeli muhacirler karşısında göstermiş  ve tarihe geçmişlerdir. Bu tasavvufi terbiye, insana elde ettiği malın gerçek sahibinin kendisi olmadığını, mülkün yalnızca Allah’a ait olduğunu öğretir. Biz millet olarak “malın mâliki” yerine “malın sahibi” deriz. Bunun altında şöyle ince bir anlayış yatar. “Mâlik” demek malı kalıcı olarak elinde tutan demektir ve sıfat yalnızca Allah’a yaraşır. “Sâhib ise geçici olarak malı elinde bulunduran, yani emanetçi olandır. Onun için Yunus şöyle demiştir;
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi,
Mal da yalan mülk de yalan
Var  birazda  sen oyalan.
Oyalanmak ve kısa bir süre vakit geçirmek için geldiğimiz dünyada her şeyi bir gün geride bırakacağımızı bilmeli, sahip olduğumuz her ne varsa onlara bu açıdan hükmetmeliyiz. Ancak bu sayede bencilliğimizden uzaklaşıp diğergâmlık yolunda mesafe alabiliriz. Ne mutlu kardeşini nefsine tercih edebilenlere……
Dr.Ahmet ÖZKAN
Erzurum

YORUMLAR:
Mehmet ŞİMŞEK    14 Aralk 2012, 20:29
Sayın Yazar;Ahmet ÖZKAN Bey.İslami bilgi gerçek doğruları yazdığınız için:Allah sizden razı olsun.İnşallah yazdıklarınızı yaşayanlardansınızdır.Allah Müslümanlara nefsiyle değil akıllarıyla:Allah’ın emrinde,Kur’anı Kerimin ışığında;Peygamberimiz!Hz.Muhammed Mustafa(S.A.V.)nın izinde yürümeyi nasip etsin.Öbür dünyaya dürüst olarak alsın.Mahşer gününde bütün müslümanları dürüst olarak uyandırsın:İNŞALLAH!İslami ilimlere susayanlar için bu meyanda yazılarınızın devamını dilerim.Mehmet ŞİMŞEK.Art.Yazar.

Free Hit Counter
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Ne kadar kolay ve basitçe kullanır olduk aşk kavramını, ne kadar çok duyar olduk yılışık “Aşkım” sözcüklerini. Her şeyi yapaylaştırdığımız gibi aşkı da basitleştirdik ahir zamanda. Oysa aşk, söyleyeni titretecek, kalbini yerinden fırlatacak, benliğini sarsacak ağır bir kelimedir. Öyle kolay söylenmez.
Tarihe bir göz atsanız, adı “âşık” olarak yazılmış şahsiyetlerin aşkları için ne yaptıklarına ve aşkın kaynağına yolculuk yapan gönül ehli insanların hayatlarına. Acaba onlar nelere aşk demişler. “Aşk çeşmesinde gönül yıkayanlar” neleri sevmişler ve sevdikleri uğrunda neleri feda etmişler.
Bu âşıkların en meşhuru Mecnun’dur malumunuz. Hani Leyla’ya âşık olan Mecnun. Her şeyi Leyla olarak gören, leyla olarak bakan, Leyla olarak düşünen. Hani fâni aşktan ebedî aşka yol bulan ve Leyla’sından Mevla’sına ulaşan Mecnun. Ve Mecnun’un yolundan giden diğer Mecnun’lar.
Evet aslında “aşk” bir tanedir. Bütün sevgiler bu “bir”in tezahürleridir. Aşk, insan yaratılışındaki güzelliğin ve varlığın temelini oluşturur. Allah, insanı kendisine ayna olsun diye yaratmıştır. İnsan “ahsen-i takvîm”, Allah ise “hüsn-i mutlak”tır. Güzelliğin kaynağı Allah’ın güzelliğidir. Kulun Allah’ı sevmesi, sevgilinin rızasını arzulamak, onunla olmak için sabırsızlanmaktır. Aşk, ezelîdir, insanın mevlâsına duyduğu aşkın kaynağı Elest Bezmi’dir. Büyük âşıklardan Eşrefoğlu Rûmî, bu hususu şöyle dile getirir.
Siz şöyle sanmayın kim ben şimdi âşık oldum
Canım ezel gününde aşka dolaşa geldim

Kâlü Belâ gününden elestden ileriden
Türlü mihnete âşık anda sataşa geldim
Aşk, varından yoğundan, her şeyinden vazgeçmek, bir nevi kendini ateşten bir denizin ortasına atmak, bu uğurda fâni olmaktır. Aşkın kendisi derttir, derdin dermanı bizzat derdin kendisidir. Bunu bilen âşık, bilerek kendisini bu derdin içine atar.
Cihânı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk
             
Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ona tutmaktır adı aşk
Aşk sâfi, temiz bir kalp ister. Kibir, haset, kin gibi kötü huyların bulunduğu kalpte aşk olmaz. Aşkın girdiği kalp tüm bu kötü hasletlerden temizlenir. Aşk kalbi ma’mur eyler. İşte gönül gözünü barındıran kalp bu kalptir.
Aşkın neticesi vuslattır elbet. Ancak fâni aşklar vuslat ile son bulurken, gerçek olan ilahî aşk vuslat ile son bulmaz, sonsuzlaşır….Yakın dönem Hak âşıklarından Alvarlı Efe Hazretleri de aşkın neticesinde Mevla’nın rızası ve ikramından bahisle bu uğurda can vermeye razıdır.

Aşkın demi cinândır bir cennet-i cânândır
Seâdete şâyândır ikrâmı Rıdvân eyler

Serinde varsa sevdâ dilde olduysa peydâ
Bu LUTFÎ gibi şeydâ cânını kurbân eyler.
Şimdi size soruyorum, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü gibi adlarla sırf pazarlama mantığıyla empoze edilen günler, yukarıda bahsedilen sevgi ve aşkın neresindedir. Bu yüce aşk ve bundan zuhur eden diğer sevgiler bir güne sığar mı? Çok kıymetli bir ağabeyim anne sevgisini anlattığı bir şiirinde“Anne bir güne sığmaz” demişti. Evet, Rabbim’den zuhur eden anne sevgisi, eş, çocuk vs. sevgisi bir güne sığar mı? Elbette sığmaz, çünkü bunlar bir ömür boyu yaşanılacak sevgilerdir, sene de bir gün değil. Bizim sevgimiz pazarlarda değil gönüllerdedir.
Aşkın ve sevginin yozlaştırıldığı, pazarlara ve etiketlere indirgendiği günümüzde aşkı ve sevgiyi ve gerçek sevgiliyi idrak etmeye ne kadar çok ihtiyacımız var. Aşkın ve sevginin kaynağını öğrenip O’na yönelmeye ne çok muhtacız. Ne mutlu “âşık” olanlara, gerçek aşkı bulanlara. Her gününüz aşk olsun, aşkınız cemâl olsun…

                                         Dr. Ahmet ÖZKAN-Erzurum

YORUMLAR:
Ahmet ÖZKAN    16 Şubat 2013, 16:22
Hasan Bey, öncelikle ilginiz için teşekkür ederim.Günümüzde aşk kavramının ne kadar yozlaştığı malumlarınızdır. Kişi aşkım dediği kişiyi bir gün sonra öldürebiliyor. Problem aşkta değil, aşkı anlamayan bizlerde.
Yazıda anlatılan aşkın esasının “İlahi aşk” olduğu ve diğer aşk ve sevgilerin bunların tezahürleri olduğudur. Allah aşkından zuhur eden dünyevi sevgilerinde kutsallığıdır. Eleştirdiğimiz meselede bu tip günlerin tamamen pazarlama mantığına hizmet etmesi ve toplumun buna alet olmasıdır. Hz. Peygamberin doğum gününe gelinde bu ezelden beri kutlanır zaten. Mevlid kandili Efendimizin doğumu değil midir. İnşaallah aşk ve sevgiye dair daha izah edici bir yazı kaleme alırız. İlginiz için tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla…
Hasan Şimşek    15 Şubat 2013, 22:13
Beşeri aşk ile ilahi aşk arasında gidip gelmişsiniz. Tasavufî bir anlayışla işlemeye çalıştığınız ilahi aşk ile beşeri aşk arasındaki farkı netleştirebilirdiniz. Genel olarak sevginin olduğu yerde incelik, duygusallık olur. Kötülüklerden insan kendini korur. Sevginin olduğu yerde kötülük olmaz.Sevgili yerine göre tanrı, yerine göre anne,eş ve nişanlı olamaz mı? bunların hepsinin farklı bir yeri yok mu insan kalbinde. Bir zamanlar doğum gününe de tepki vardı. Şimdi Peygamberimizin doğum gününü bir hafta kutlamıyor muyuz? Toplum bu günleri kabullenmiş. Söylenecek bir şey olmasa gerek.Toplumda eleştirilecek o kadar davranışlar var ki onları gözleyip dini açıdan eleştirseniz topluma daha yararlı hizmet edeceğinizi düşünüyorum.Saygı ve sevgilerimle.

Web Counter
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Evrendeki en sıcak duygu ve düşünce olan aşk ve muhabbet, günümüz insanına sunulması ve yüreklerde taze tutulması gereken en değerli hazinedir. Aşk ve muhabbet katılaşmış ve donuklaşmış gönüllere canlılık verecek, neşe ve mutluluk kazandıracak çok önemli duygulardır. Gönlünü Mevla’sına vermiş Hak âşıklarının da bizlere miras bıraktığı en büyük hazinedir.
Mutasavvıflar baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını, O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Miracda söz konusu edilen Cebrail aklı, Refref aşkı temsil eder. Cebrail Hz. Peygamberi bir noktaya kadar götürebilmiş, daha ileri götürmesi için onu Refref’e teslim etmişti. Nitekim Fuzuli bu gerçeği şöyle ifade etmektedir.

“Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kîl u kal imiş ancak.”
Aşk kelimesinin aslı “Işk”tır. Işk, sarmaşık demek olan “aşeka” kelimesinden gelmektedir. Sarmaşık nasıl sardığı her yeri istila ederse, aşk da girdiği kalbi ve vücudu öylece istila ettiğinden, şiddetli sevgiye aşk denmiştir.
Sûfilere göre aşk başlangıçta Hak’tan zuhur etmiş ve bütün âlemin icadına sebep olmuştur. Mevlana’ya göre aşk cihan ülkesinin sultanıdır. Aşk, sevginin en mükemmel şeklidir. Aşkın en mükemmel şekli ise hakiki aşk, yani ilahi aşktır.
Tasavvufta aşkın temeli muhabbettir. Muhabbet, içinde su bulunan kap demek olan “hubb” kökünden gelir. Kap içine konulan şeyi tutar ve başka bir şey almaz. Kalp muhabbetle dolunca içine sevgiliden başkası sığmaz. Muhabbet sevgilinin cemalini görme heyecanı ve susuzluğu içinde bulunan bir kimsenin kalbinin galeyan etmesi ve coşmasıdır.
Muhabbet insan gönlünün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. İnsanın ilk sevdiği şey kendi zatıdır. İlahi asıldan gelmiş bir nefha olarak asıl kaynağına ilgi ve sevgi duyar.
Allah sevgisini kalbe yerleştirmenin iki yolu vardır. Birincisi, nefsin başka şeylere meyil ve arzularını azaltarak gönülden mâsiva sevgisini çıkarmak, diğeri, İbadet ve tâatla marifeti artırmaktır. Marifetin insan kalbini her yönüyle tamamen kaplaması muhabbetİ doğurur.
Yakın dönem Hak âşıklarından Alvar’lı Muhammet Lütfi Efendi, aşk ve muhabbeti gönlünde yaşatmış ve şiirleri vasıtasıyla bizlere ulaştırmıştır Efe Hazretleri şiirlerinde ilahi aşkı anlatmak için genelde aşk, muhabbet ve dert kavramlarını kullanır.
Lütfi Efendi, Yüce Mevla’dan gönlündeki basîret nuru ile kulluğunu gerçekleştirmesi için sevgisini talep eder, zerre kadar irfanım var ise onu bu muhabbetin gerçekleşmesi için aydınlatıcı bir güneş kıl şeklinde niyaz ederek şöyle der;
“Muhabbetin et dildeki ihsânımı ya Rab
Hurşîd ederek zerre-i irfânımı ya Rab.”
Muhabbette iştiyak vardır ki insan sevdiğine vasıl olunca iştiyakı daha da artar, müşahedesine doyamaz, inceledikçe güzellikleri artar. Bu noktada insan bütün nehirleri içine alan fakat bir türlü doymayan denize benzer, susuzluğunu gideremez.
“Deryalara daldırsan da gönül yine âb ister
Meyhaneye girse gül rengi şarab ister”.
Ona göre, gönül derdinin ilacı, iki dünya saadetinin sırrı Mevla’ya duyulan aşktır. İlahi muhabbet vahdetin nuru, gerçekleri kavrama gücüdür. O, yüce Mevla’dan gönlüne yoldaş, arkadaş olacak kendi sevgisini talep etmektedir.
“Derûnum derdine dermân muhabbet
Dü-âlem afvime fermân muhabbet.
Muhabbet-i İlâhî nûr-i vahdet
Bırakır dillere irfân muhabbet
Muhammed Lutfi’ye lutf ede Allah
Derûnuna ola mihmân muhabbet”
Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı tarzda anlatabilmek için bir takım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mum-ateş, gül-bülbül ve bâde misalleridir. Gerçek anlamda insanı kendinden geçiren aklı baştan alan özelliğiyle şarap da (bâde, mey) derûni anlamda insanı kendinden geçiren aşkın yerine kullanılır.
Efe Hazretleri’ne göre Aşkın şarabı şeriat bâde ise hidayettir. Hikmet, evliyanın kalbini güçlendiren Allah’ın ordusudur, hikmeti isteyen âşıklar aşk şarabını arzu ederler.
“Şerâb-ı şeri’atdir bâde-i hidâyetir
Âşıklara şâyândır kim ister ise hikmet.”
O’na göre, İlâhi aşk şarabından her kim içerse, O’nun aşkı dışında kalan her şeyden vazgeçer, aşkın göklerine yükselerek kanat açar, böyle bir sonucu elde edebilmek için aşk şarabını tatmak lazımdır. Bu gerçeği şöyle ifade etmektedir.
“Ol bâdeden her kim içer
Kayd-i sivâlardan geçer
Eflâk-ı ışka per açar
Ey sâki doldur bir kadeh”
Mutasavvıflara göre bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aşkın ıstırabı, bülbülün yanık nağmeleri aşkın feryat ve figanıdır. Âşık aşk ateşinde yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık elinde bulunan bütün varlığını sevdiğine bağışlar ve onda o’nun sevgisinden başka hiçbir şey kalmaz, yani iradesini, azmini, vaktini, işlerini, nefsini, bütün malını sevgilinin mülkü yapar, onun rızasını arzu eder. Efe Hazretleri’de yüreğinde Mevla’sına duyduğu aşkın ateşinin vücudunda meydana getirdiği tesirden bahsederek, bu aşk vesilesi ile yâr ile bütünleştiğini, bir olduğunu, ayrılıkların ortadan kalktığını ifade eder.
“Aşkın odu yaktı cân u bedenim
Te’sîr-i derd LUTFİ mahvetti tenim
Yâr diyor ki men seninem sen menim
Sen yine derdi hezâr ettin gönül”
Allah sevgisinin yerleştiği gönülde başka sevgilere yer yoktur, Yüce Mevla kendi sevgisini yerleştirdiği kalbe dünya sevgisini vermez, kendi yüceliğine âşık eder, böylece Hak yolunu arama hissinin nûru o kimseyi masivadan temizler.
“Muhabbet-i Mevlâ budur kuluna
Dünya muhabbetin vermez diline
Âşık eder hikmetinin gülüne
Nûr-i hidâyetle mutahher eyler”
Bir gönülde yetişebilecek en güzel meyve Allah sevgisidir ve bu sevgi kulun sığınabileceği tek yerdir.
“Gönül bağçesinin bârı muhabbet-i ilâhidir
Muhabbet-i ilâhiyse kulun püşt-i penâhidir”.
Efe Hazretleri’ne göre Allah aşkında karşılık beklenmez, ancak hakkıyla Mevla’sını seven, onun rızasını gözeten, bu aşk için canını vermeye razı kullarına mutlaka sevgilerinin karşılığını verir.
“Sen Mevlâ’yı sevende Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına ivende rızasını vermez mi?
Sen Hakk’ın kapusunda canlar fedâ eylesen
Emrince hizmet kılsan Allah ecrin vermez mi?”
Ne kadar dert var ise hepsinin dermanı mevcuttur, aşk derdinin dermanı da maşuk yani sevgilidir. Bu dert öyle bir derttir ki bu derde tutulanlar mutlu olur, dertli olan sona ulaşır.
“Her bir derdin elbet dermânı vardır
Dermân ise derde dâima yârdır
Erbâb-ı derd olan bil bahtiyardır
Derd ile kurbiyyet intiha eyler”
Bu derde tutulmuş olanların feryadına Allah’ın merhameti ulaşır, âşıkların yardımına Hak dergâhının kapısında bulunanlar yetişir, feryatları duyulur,
“Derd ehlinin feryâdını
Merhamet-i Rahmân sever
Üftâdeler imdâdını
Dergâh-ı Hakk derbân sever”
Aşk derdinin dermanı yine kendisidir, derdin ilacı yine derttir, bunun dışında bir bağışlanma söz konusu değildir, aşk derdine tutulmuş olanlar için dertlerinden daha kıymetli bir şey yoktur, bu derde müptela olanları Allah’ın çok esirgeyici sıfatı kuşatır.
“Dertden büyük derman mı var
Bir sebeb-i gufrân mı var
Derd gibi bir kıymet mi var
Marizleri Hannân sever”
Bir kutsi hadiste Yüce Mevla “Bana bir karış yaklaşana, Ben bir kulaç yaklaşırım. Eğer kulum bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim” buyurmuştur. Bu esasın farkında olan Efe Hazretleri gibi Hak dostları Mevla’ya yaklaşmak için aşk yolunu tercih etmişlerdir. Allah’ı sevmişler, Allah’ın da kendilerini sevmeleri için ne gerekiyorsa yapmışlardır. Onlar için Allah’tan başka bir şey yoktur. Yüce Mevla tüm hak âşıklarından razı olsun.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZKAN
Bayburt Ünv. İlahiyat Fakültesi

HTML Hit Counter
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
İnsanoğlunun kıymeti, değeri ve bu değeri nasıl elde edeceği Kur’an-ı Kerimde belirtilir. Aynı zaman da insanoğlunun kökenine, nasıl yaratıldığına da yer verilir. Yine Kur’an’nın ifadesiyle insan isterse yaratıkların en şereflisi, isterse de en zelili olabilir. Dünyaya gelen insan kendisini yalnızca biyolojik bir varlık olarak görürse değerini anlamamış kendisini küçültmüş demektir. Böyle bir insan ancak kadavra insandır. Sufilere göre insan özünden uzaklaşmış ve dünyaya gelmekle adeta gurbete gönderilmiştir. Onun bütün çabası aslında kendisinden koptuğu bütüne dönmesi, bir başka ifadeyle sılaya varmasıdır. Bu hususu Cüneyd el-Bağdadi çok güzel ifade etmiştir.
“Diri o kimsedir ki hayatı, yaratıcısının hayatıyladır. Yoksa, hayatı, şeklinin varlığına bağlı olana diri denmez.”

Bu hususu Kur’an şöyle izah eder. “İnsan topraktan yaratıldı ve insan Allah’ın ruhundan bir nefhadır.”
Parçanın bütüne (Kulun Allah’a) ulaşması olayına Kur’an Lika diyor. Lika’yı engelleyen her türlü eşya, hadise ve eğilimler bütününe dünya diyor. Ancak Allah’a gidişi engelleyen adi ve fani şeyler anlamına gelen dünya ile imarına ve tetkikine memur olduğumuz arz’ı birbirine katmamak icab eder. İşte tam burada çok büyük bir yanlış anlaşılma ve yaygın bir yanlış kanaat var. Bir takım tarikatlar dünyayı yanlış okumaları sebebiyle müntesiplerini yanlış yönlendirmektedirler.
Dünyadan uzak durmak demek, Hristiyan din adamlarının yaptığı gibi, ibadethanelere çekilmek değildir. Aksine büyük sufiler halk içinde olmayı tavsiye etmişlerdir. Uzak durulacak olan şey (dünya) Allah’a vuslatı engelleyen her şeydir, yani masivadır. Bu yanlış anlaşılma ve uygulama yüzündendir ki Müslümanların dünyanın önemini ve değerini kavraması çok uzun sürmüştür.
Burada İmam Rabbani’nin çok güzel bir sözünü zikretmeden geçmek olmaz. “İslamiyet insanların saadeti için çalışanları kendini kurtarmaya çalışanlardan üstün tutar.”
Bütünden kopan parça olan insan koptuğu yere ulaşınca felaha erer. Yunus Emre bu hususu ne güzel ifade etmektedir.
“Ballar balını buldum
Kovanım yağma olsun.”
Genel kanaatin aksine tasavvuf, mutluluğu, öteki dünyada gerçekleşecek bir keyfiyet olarak değil, dünyada elde edilmesi mümkün, hatta gerekli bir keyfiyet olarak görür. Bu Sünnetullah’tır ve Sünnetullah’ı kimse değiştiremez.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZKAN
Bayburt Ünv. İlahiyat Fakültesi

Free Counter
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
Beş vakit namaz farzdır, bunda şüphe yoktur. Bir mümin günde beş kez bu görevi yerine getirecektir. Efendimizin namazın önemi ile alakalı hadislerine bakıldığında “Namaz kötülüklerden alıkoyar” ibaresi dikkatimizi çekmektedir. Bu hadise göre namaz kılan kişi kötülük yapmamalıdır. Ancak pratikte durumun böyle olmadığı gözümüze çarpar. Namazdan çıkıp ticarethanesine giden bir mümin diğer kardeşini aldatabiliyorsa burada bir problem var demektir.
Namazda mıdır problem? Hâşâ!
Problem namazı eda edende aranmalıdır. Tam da burada ayet-i kerimenin ifadesi imdadımıza yetişiverir. “Vay o namaz kılanların haline” ne demek yani? Evet aynen öyle,
“Vay o namaz kılanların haline!”

Burada bahsedilen namazda şuur, bilinç yoktur. Namazın niye kılındığı idrak edilememiş, sorgulanmamıştır. Namazın manası anlaşılamamıştır. Oysa bir mümin namaz kılarken Allah’ın huzurundadır. Secde Allah’a en yakın olduğu andır.
Bir sûfi namazını bitirdikten sonra seccadesini alıp yere vurmuş. Sebebini sormuşlar. Bu namazı ben bile beğenmedim Allah hiç kabul eder mi demiş. İnsan önce kıldığı namazı kendisi beğenmeli, Allah’a layık mı ? değil mi? sorgulamalıdır.
Çocuklarımızı namaza teşvik ederken de bu bilinçle teşvik etmeliyiz. Sadece namaz kıl demekle yetinmemeli aynı zamanda namazı ne için kılacağını, anlamının ne olduğunu, kıldığı zaman ne elde edeceğini onlara izah etmeliyiz.
Rabbimiz bizden samimiyet ister, ne yaparsanız yapın samimi olun der.
“Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar” hadisi bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyar.
Tam burada Huşû kavramı karşımıza çıkar. Namazı huşû içine kılmak.
Huşû; Müminin Yüce Allah’ın yüce sıfatları karşısında kendini küçük görmesi ve derin bir saygı duyması, kalbini başka duygulardan uzaklaştırmasıdır.
Huşûnun kökleri kalpte, belirtileri bedende olmalıdır. Kökleri kalpte olmayan huşû riyadan ibarettir ve sahtedir. Gerçek huşû için ise samimi bir iman gerekir.
“Felaha ulaştı o müminler, ki onlar, namazlarında saygılıdırlar” ayeti namazda huşû konusunda bize rehberlik etmektedir.
Namazda huşûnun bedene yansıyan yönü, O’nun dışındaki şeyleri zihinden uzaklaştırmak, secde yerine odaklanmak, O’nun karşısında kendini küçük görmek olarak ortaya çıkar. Namaz kılıp ta okuduğu şeylerin farkında olmayan, zihninde başka işlerle meşgul olan kimsenin namazında huşudan bahsedilemez.
Kalpte huşû olduğu zaman vücudun azaları huşûya uygun düşecek şekilde duruş sergiler.
Kur’an huşû kavramını sabır ile ilişkilendirir. Sabır ve namaz belli zorlukları olan fiillerdir. Kur’an sabır ve namazın ancak huşû sahibi müminlere ağır gelmeyeceğini bildirir.
“Sabırla, namazla Allh’tan yardım dileyin, şüphesiz bu (Allah’a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.”
Namaz kılacak müminde bir heyecan var ise, bu eylem ona zevk ve haz verici olarak geliyorsa huşû yakalanmış demektir.
Huşûnun aynı zamanda namaz kılmaya teşvik edici bir boyutu da vardır. Huşû namazı arzu edilir, istenir bir eylem haline getirir. Huşû olmaksızın kılınan namaz bir yük, anlamsız ve amaçsız yapılan hareketler bütünüdür.
Büyük mutasavvıf Yunus Emre ‘de; “ Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.” diyerek huşûya sûfice derin bir anlam katmıştır.
Rabbim namazlarımız huşû ile süslesin.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZKAN
Bayburt Ünv. İlahiyat Fakültesi

Free Hit Counter
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
“Muhammed,(s.a.v) Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler….” (Fetih, 48/29).
Yukarıdaki ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, inanan yani Hz. Peygamber’in yolundan giden insanların vasfından bahsediyor. “Birbirlerine karşı merhametli”, “inkârcılara karşı çetin”, diyor. Olması gereken böyle. Gel gör ki vakıa pek de böyle değil. Ahir zaman ümmeti olarak maalesef yukarıdaki esasın zıddına birbirimizle mücadele ediyor, dışarıya karşı ise yumuşak davranıyoruz.
Neden böyle olduk? İşte bu sorunun cevabını bulmak için amellerimizi gözden geçirmemiz yeterli olacaktır. Çünkü Sünnetullah (İlahi yasa) kendi yaptıklarımıza yine kendimizin katlanacağı bir düzen koymuş. Bu tüm kullar için eşit ve adildir. İnananlara bir torpil yok anlayacağınız. “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider…” (Enfal, 8/46) İlahi buyruğu da bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kanaatimce tefrikaya düşmemizin sebebi dünyevileşmedir. Bu öyle bir hastalıktır ki, Uhud Savaşı’nda okçulara yerlerini terk ettirmiş, Peygamber (s.a.v) mescidinde Rasûlullah Efendimizin hutbesini dinleyenleri dışarıdan gelen kervana koşturmuş, kardeşi kardeşe kırdırmıştır. Daha neler neler.
Hz. Musa (a.s.) önderliğinde Firavun’un zülmünden kurtulan ve Allah’ın ikramına mazhar olan Yahudilerin, kendilerine ikram edilen kudret helvasından bıkarak “biz bir çeşit yemekle yetinemeyiz” feryatlarına karşı Hz. Musa (a.s.) “siz değerli olanla değersiz olanı değiştirmek istiyorsunuz, öyleyse Mısır’a inin, kendiniz için istediğiniz şey orada vardır” (Bakara, 2/61) demişti.
Firavunun zulmünden kurtulan bu halk, soğan-sarımsak yemek için yine zülüm diyarına dönmeye razıydı. İşte insanı bu kadar basitleştiren şey dünyaya olan meylidir. Dünyaya olan meyil başladığında işin fazileti kaçar, sıradanlaşır, basitleşir. Bizi birbirimize düşürür. İşte o zaman Sünnetullah gereğince kendi ettiğimiz başımıza çalınır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” (Âl-i İmran, 3/103) Hitabı apaçık ortadayken, bu tefrika niye!

Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZKAN
Bayburt Ünv. İlahiyat Fakültesi

Free Hit Counter
Kişi Okudu
Medya Ermenek Taşeli Edebiyat Güncesi yayınlanan makalelerin içeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.
sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2023 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com