Bütün
canlı türleri arasında akıl gibi bir ayrıcalığı da bulunan insanoğlunun; doğal
ve beşeri hayatın dengelerini bozması, zulmü ve ahlaksızlığı hâkim kılması,
tamda bu ‘ayrıcalığın’ inşa edilmesindeki anlamsal boşluk dolayısıyladır.
Hayatı anlamayla ilgili temel bir yol ayrımı vardır insanın. Ya var oluşun
ötesine açılan bir akıl, ya da evrenin yapı ve işleyişine indirgenen bir
akıldır bu.
Evrenin
varoluşundaki olağanüstülük, günlük hayatın düşünme alışkanlıklarını aşan bir
zihinsel çaba gerektirir: Evrenin görünen alanı tahminen 35 milyar ışık yılı
genişliğinde ve burada 200-500 milyar galaksi, her galakside de 100 milyar-1
trilyon yıldız bulunuyor. Evrenin asıl bölümü ise görünmüyor ve genişlemeye devam
ettiği içinde, büyüklüğü tahmin bile edilemiyor.(1)
Doğal
bir güzellik karşısında huzur bulan insan ruhunun, bu görkem karşısında
duyarsız kalması, olsa olsa tabii varlığına yabancılaşmasıyla izah olunabilir.
Sanki evrendeki bu dil, ebedi bir hayata çağırmakta, tevazuu ve mesuliyeti
öğütlemektedir. “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için (Allah’ın varlığına,
birliğine, kudretine) işaretler vardır.”(2)
İndirgemeci
aklın tercih edilmesi, insanlığa ve evrene yabancılaşmanın da başlangıcıdır
aslında.
Bu
aklın şekillendirdiği, maddeci kültürün en şedit zamanlarında(19.Asır), ‘dinlerin
kökeni ‘meselesi de ihmal edilmemişti. İnsanın tanrılaştırma eğilimiyle ilgili
bolca malzeme de bulunmuştu. Diğer taraftan hiçbir kültür yoktur ki Yaratıcı irade
ile bir bağı olmasın.(3)
Gerçekte
Yaratıcı iradenin müdahalesi “semavi dinlerle” başlamadığı gibi, insandaki bu
eğilimde yok olmamıştır. Oysa ”Göklerin ve yerin mülkü onundur; çocuk edinmedi
ve mülkte ortağı da yoktur; her şeyi yarattı ve bir ölçüye göre takdir etti”(4)
Din,
hikmet, hak ve batıl gibi kavramlar, dünyevi bir muhtevaya sahip değildir ve
indirgemeci aklın, aslına nüfuz edemeyeceği bir aşkınlık ifade eder. Allah’tan
yardım istemekte bir tuhaflık görmeyen insanoğlunun, peygamberliği yadırgaması
esaslı bir çelişkidir.(5) Peygamberlik görevinin ne denli zor bir mücadele gerektirmiş
olması, bu uygulamanın ne kadar yerinde olduğuna da delalet eder aynı zamanda.
Maddeci
felsefe hurafe olarak kabul etse de fizik ötesi/gizemli olaylar, hep insanların
ilgisini çekegelmiştir. Metafizik felsefenin varlığı bile bu alandaki bilgi ihtiyacını
gösterir. Fakat , ”Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır.”(6) İş dönüp dolaşıp
manevi bir tecrübeye dayanıyor: “Men lem yezuk bilmez yazuk” (Tatmayan ne yazık
ki bilmez)demişler.
Kur’an,
asırlardır beşer mahsulü olduğu iddialarına karşı, bir benzerinin yazılması
hususunda meydan okur. İddia sahiplerinin bu meydan okumaya sessiz kalması,
aslında kendileri için fayda getirmeyecek bir tasdik mahiyetindedir. Bununla
beraber; Wherry, Palmer, Lanepoole gibi müellifler, Kur’an’ın sahiciliği
mevzuunda, hiçbir şüphe olmadığını benzer şekillerde ifade ederler.(7)
Yine
başka hiç bir peygamber için (ifade ve davranışlarından), bu kadar azim ve
çabayla bir ilim ihdas edilmemişken (hadis ilmi ile ilgili), ortaya çıkan menfi
tavırlar, ne kadar düşündürücüdür! (Üstelik inanç esaslarını konsüllerle tespit
eden bir gelenek arkalarında dururken!) Oryantalistlerin hayırlı bir maksat
için olmasa da bu doğrultuda çaba sarf etmeleri bile, meselenin önemini
kavramaya yeter. Hâlbuki onlar bütün zihin bulandırıcı tavırlarına rağmen, tam
bir ayna vazifesi gören; İslam’ın hadisler sayesinde köklü bir gelenek
oluşturduğu, kısa sürede her toplumdan insanın kabul ettiği bir seviyeye
ulaştığı, Hz. Muhammed(sav)’in mükemmel kişiliğinin bugün bile etkileyici
olmaya devam ettiği gibi tespitlerden yola çıkmışlardı.(8)
Dünyevi
savrulmalar kadar manevi savrulmalarda, vahiy ihtiyacına işaret eder. E. Güngör
bu noktaya tarih içinden bir ışık tutarak; İslam’ın ilk yayıldığı
asırlarda, fethedilen ülkelerde,
özellikle spritüalist unsurların yoğun olduğu Asya’da, İslam’ın bir hayli
dünyevi bulunduğunu, bu nedenle kolay bir geçişin olmadığını anlatır. (9) Bir
dinin veya öğretinin şu veya bu tarafa savrulması, nesiller içinde yerleşir ve
sanki doğruymuş gibi bir hal alır. Bu durum, tarihsel gidişat incelendiğinde,
daha açık bir görünürlük kazanır.
Hak
ve batıl kavramları da yine varoluş seviyesinde bir muhtevaya sahiptir ve
neden-sonuç ilişkilerindeki doğrularda dâhil olmak üzere, hayatın içindeki
bütün davranışlar için bir hayrı veya şerri işaret eder. Mesela modern bilim
için böyle bir istikamet olmadığından, elde edilen bilgi ve tecrübeler,
insanlığın ve tabiatın zararına kullanılmaya açıktır. Modern insan, evrene ne
kadar gelişmiş teleskoplarla bakarsa baksın bir yabancıdır ve kaçınılmaz olarak
sömürücü ve yok edici bir kültürün asli unsurlarından biridir.*
Güzel-çirkin
davranışların sergilendiği alanın, bir toplum için hayati belirleyiciliğe sahip
olduğu şüphesizdir. O kadar önemlidir ki bu, ahlaki çöküntü içindeki bir
toplumun bilim ve teknolojideki gelişmesi bile çok anlamlı değildir. Neticede,
kale ne kadar sağlam olursa olsun, kalenin anahtarlarını zalim bir topluma
teslim edecek tek bir kişinin bile elde edilememesi gerekir. Güzel ahlakı
tamamlamak için gönderilen son peygamber(sav), ” Doğruluğu şiar edinip güzel
ahlakı olan Müslüman, hoş tabiatı ve güzel ahlakı sayesinde Allah’ın emirlerini
yerine getirip devamlı oruç tutanlar seviyesine yükselir. ”buyurur.
Hikmet
ise; gerçekliğin ardındaki hakikati görme, hakkı batıldan ayırma, derin
kavrayış gibi geniş bir anlam zenginliğine sahiptir. Hâk ve batılın yerine
paranın ve iktidarın gücünü getiren, hikmetle de hiçbir alışverişi olmayan
indirgemeci akıl, F.Poppenheim’in isabetle vurguladığı gibi “…dünyayı kendi
amaçlarına tabi kılma, hem doğa hem de hemcinsleri üzerinde gücünü arttırma
hedefini gerçekleştirebilecek bir öğrenme türünü tercih etti”. (10) Hiç bir
anlama kapı açmayan modern bilgi külliyatı, fiiliyatta insanın konfor alanını
genişleten ve anlam bilincinden uzaklaştıran bir işlev gördü. Son tahlilde,
‘Özgür birey’, ‘rasyonel toplum ‘ ve ‘bilimsel kültür’ gibi hedeflerden hiç
birine ulaşılamadığı gibi, insanlık mefhumu da yok oldu.(11) Hikmet nazarıyla
bakanlar; ahlakın, istikametin ve insanlığın aynı iklimde yetiştiğini zaten
görmüşlerdir.
T.S.Eliot,
Çorak ülke olarak nitelendirdiği Batı uygarlığını şöyle tasvir eder: Burada hiç
su yok, yalnız kaya var/Kaya var hiç su yok ve kumlu yol/Kumlu yol dönerek
tırmanıyor dağları/Susuz kayalık tepeleri tırmanıyor/Su olsaydı durur ve
içerdik/Bu kayalar arasında kim durup da düşünür/…/Hiç olmazsa suyun sesi olsaydı.
N.Genç’te
Na’tında derki: “Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin/Sana mümindir
sema/Sana muhtaçtır zemin.”
Mustafa KENARLI
Kaynak ve Dipnotlar:
1)İnsan Oluşa Dair, Ümit Aktaş, 2018 2)Kur’an:45/3
3)İlkellerden Günümüze Dini Olgularda Yüce Tanrı İnancı, Şükrü
Pınar,2007(İlk toplumdan itibaren bütün toplumlara peygamber gönderilmesiyle,
bu kültürlerdeki ‘metafizik izler’
arasında bir paralellik kurmak mümkündür. Birden çok tanrıya inanılsa ve adı toplumdan
topluma değişse de, bir baş tanrı her zaman vardı. Azteklerde Tezcoco
prenslerinden Nezauhalcoyotl’ın kâinatın yaratıcısı, görünmeyen bir tanrıya
iman ve itaate çağırması gibi örnekler her halde dinler tarihindeki yeni
araştırmalarla birlikte gün yüzüne çıkmaya devam edecektir)
4)Kur’an:25/2
5)Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç (Doç. Dr.), 1991
6)Kur’an:6/59
7)Kur’an’ı Anlamada İlke ve Esaslar,
Ebu’l Hasan En-Nedvi,2018
9)İslam Tasavvufunun Meseleleri Erol Güngör, 1989
10)Varoluşun Tınısı, Âdem İnce,2023
*Bir toplumun ayakta kalacağı kadar bilgi ve teknoloji üretmesi dini
bir zorunluluk olduğu gibi, bu yapılmadığında hangi durumların ortaya çıktığı
da tarihsel bir gerçekliktir. Bu üstünlük, maddi kültürün elinde olduğu
müddetçe, insanlık için bir iyilik ifade etmeyecektir
11)Perde ve Mana,İbrahim Kalın2022
Ufuk açıcı güzel bir yazı..Allah razı olsun Mustafa hocamdan ...